<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>İlter Dergisi &#45; Göksel Burak GÜZELKÜÇÜK</title>
<link>https://ilterdergisi.com/rss/author/gokselburak07</link>
<description>İlter Dergisi &#45; Göksel Burak GÜZELKÜÇÜK</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>İlter 2024 &#45; Tüm Hakları Saklıdır.</dc:rights>

<item>
<title>XIX. ve XX. Yüzyıllarda Osmanlı Devleti’nde Askerî Islahat Süreci: Asâkir&#45;i Mansûre&#45;i Muhammediyye Örneği</title>
<link>https://ilterdergisi.com/Bu-%C3%A7al%C4%B1%C5%9Fma%2C-Osmanl%C4%B1-Devleti%E2%80%99nde-XIX.-ve-XX.-y%C3%BCzy%C4%B1llarda-y%C3%BCr%C3%BCt%C3%BClen-asker%C3%AE-%C4%B1slahat-s%C3%BCrecini%2C-As%C3%A2kir-i-Mans%C3%BBre-i-Muhammediyye-%C3%B6rne%C4%9Fi-%C3%BCzerinden-incelemektedir.-Yeni%C3%A7eri-Oca%C4%9F%C4%B1%E2%80%99n%C4%B1n-ilgas%C4%B1-sonras%C4%B1-kurulan-bu-modern-ordu-yap%C4%B1s%C4%B1n%C4%B1n-te%C5%9Fkilat%2C-e%C4%9Fitim%2C-disiplin-ve-doktrin-a%C3%A7%C4%B1s%C4%B1ndan-Osmanl%C4%B1-asker%C3%AE-sistemine-etkileri-de%C4%9Ferlendirilmektedir.</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/Bu-%C3%A7al%C4%B1%C5%9Fma%2C-Osmanl%C4%B1-Devleti%E2%80%99nde-XIX.-ve-XX.-y%C3%BCzy%C4%B1llarda-y%C3%BCr%C3%BCt%C3%BClen-asker%C3%AE-%C4%B1slahat-s%C3%BCrecini%2C-As%C3%A2kir-i-Mans%C3%BBre-i-Muhammediyye-%C3%B6rne%C4%9Fi-%C3%BCzerinden-incelemektedir.-Yeni%C3%A7eri-Oca%C4%9F%C4%B1%E2%80%99n%C4%B1n-ilgas%C4%B1-sonras%C4%B1-kurulan-bu-modern-ordu-yap%C4%B1s%C4%B1n%C4%B1n-te%C5%9Fkilat%2C-e%C4%9Fitim%2C-disiplin-ve-doktrin-a%C3%A7%C4%B1s%C4%B1ndan-Osmanl%C4%B1-asker%C3%AE-sistemine-etkileri-de%C4%9Ferlendirilmektedir.</guid>
<description><![CDATA[ Osmanlı Devleti, XVII. yüzyılın sonlarından itibaren askerî alanda yaşadığı yapısal bozulmalar ve ardı ardına gelen askerî yenilgiler nedeniyle köklü bir ıslahat sürecine girmek zorunda kalmıştır. Bu süreç, özellikle XIX. yüzyılda askerî teşkilatın yeniden düzenlenmesi ve geleneksel yapıların tasfiyesiyle belirgin hâle gelmiştir. 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve yerine Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’nin kurulması, Osmanlı askerî modernleşmesinin en radikal ve belirleyici adımlarından biri olarak kabul edilmektedir (İnalcık, 2014). Bu çalışmada, Osmanlı Devleti’nin XIX. ve XX. yüzyıllardaki askerî ıslahat süreci, Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye örneği üzerinden incelenmektedir. Reformların ortaya çıkış nedenleri, uygulanma biçimleri, teşkilat yapısı ve Osmanlı askerî sistemi üzerindeki kısa ve uzun vadeli etkileri tarihsel ve analitik bir çerçevede ele alınmaktadır.  ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202602/image_870x580_698f371ae528c.jpg" length="114958" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 13 Feb 2026 17:39:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Göksel Burak GÜZELKÜÇÜK</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Cumhuriyet, Tarih, Yakınçağ Tarihi, Gazete, Osmanlı Devleti, askerî ıslahat, Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye, II. Mahmud Dönemi, Yeniçeri Ocağı, Vak‘a-i Hayriye, askerî modernleşme, daimî ordu, askerî teşkilatlanma, askerî disiplin, askerî eğitim, subay sınıfı, harp okulları, komuta-kontrol sistemi, lojistik teşkilat, silahlanma ve teknoloji, merkezî ordu yapısı, Tanzimat Dönemi, Osmanlı askerî doktrini, Cumhuriyet ordusuna miras</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Öz</strong></p>
<p>Osmanlı Devleti, XVII. yüzyılın sonlarından itibaren askerî alanda yaşadığı yapısal bozulmalar ve ardı ardına gelen askerî yenilgiler nedeniyle köklü bir ıslahat sürecine girmek zorunda kalmıştır. Bu süreç, özellikle XIX. yüzyılda askerî teşkilatın yeniden düzenlenmesi ve geleneksel yapıların tasfiyesiyle belirgin hâle gelmiştir. 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve yerine Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’nin kurulması, Osmanlı askerî modernleşmesinin en radikal ve belirleyici adımlarından biri olarak kabul edilmektedir (İnalcık, 2014). Bu çalışmada, Osmanlı Devleti’nin XIX. ve XX. yüzyıllardaki askerî ıslahat süreci, Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye örneği üzerinden incelenmektedir. Reformların ortaya çıkış nedenleri, uygulanma biçimleri, teşkilat yapısı ve Osmanlı askerî sistemi üzerindeki kısa ve uzun vadeli etkileri tarihsel ve analitik bir çerçevede ele alınmaktadır. </p>
<p data-start="1382" data-end="1498"><em></em></p>
<p data-start="1382" data-end="1498"><strong>GİRİŞ </strong></p>
<p data-start="1382" data-end="1498">Osmanlı Devleti’nin askerî gücü, kuruluşundan itibaren devletin siyasal varlığını ve toprak bütünlüğünü koruyan temel unsur olmuştur. Klasik dönemde tımar sistemi ve Yeniçeri Ocağı üzerine inşa edilen askerî yapı, uzun süre boyunca Osmanlı Devleti’ne Avrupa karşısında belirgin bir üstünlük sağlamıştır. Ancak XVI. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa’da yaşanan askerî devrimler, ateşli silahların yaygınlaşması, daimî orduların kurulması ve disiplin temelli askerî teşkilatların geliştirilmesi, Osmanlı askerî sistemini giderek geri planda bırakmıştır (Parker, <em data-start="1961" data-end="1976">Askerî Devrim</em>, 1996). XVII. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’nin askerî başarısızlıkları belirginleşmiş; özellikle II. Viyana Kuşatması’nın başarısızlığı ve ardından imzalanan Karlofça Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin Avrupa karşısındaki askerî üstünlüğünün sona erdiğini açık biçimde ortaya koymuştur (İnalcık, <em data-start="2277" data-end="2294">Devlet-i Aliyye</em>, c. II, 2011). Bu gelişmeler, Osmanlı yöneticileri açısından askerî alanda köklü reformların zorunlu hâle geldiğini göstermiştir.</p>
<p data-start="2426" data-end="2837">XIX. yüzyıl, Osmanlı askerî tarihinin en kritik dönüm noktalarından biridir. Bu dönemde askerî ıslahatlar, yalnızca teknik düzenlemelerle sınırlı kalmamış; askerî teşkilatın kurumsal yapısı, eğitim sistemi ve komuta anlayışı da yeniden şekillendirilmiştir. Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’nin kurulması, bu dönüşümün somut ve simgesel bir ifadesi olarak değerlendirilmektedir (Aksan, <em data-start="2810" data-end="2829">Osmanlı Savaşları</em>, 2011). Bu çalışmanın amacı, Osmanlı Devleti’nin XIX. ve XX. yüzyıllardaki askerî ıslahat sürecini, Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye örneği üzerinden incelemek; bu yeni ordunun Osmanlı askerî modernleşmesindeki yerini ve etkilerini tarihsel veriler ışığında değerlendirmektir.</p>
<p data-start="2426" data-end="2837"></p>
<p data-start="2426" data-end="2837"><strong>ORDUDA ISLAHAT İHTİYACI</strong></p>
<p data-start="3188" data-end="3603">Osmanlı Devleti’nde askerî ıslahat ihtiyacının temelinde, askerî teşkilatın zamanla işlevini yitirmesi ve savaş meydanlarında yaşanan başarısızlıklar yer almaktadır. Yeniçeri Ocağı, kuruluş döneminde disiplinli ve merkezî otoriteye bağlı bir askerî yapı iken, zamanla askerî niteliğini kaybetmiş; ekonomik ve siyasî ayrıcalıklar elde eden bir zümre hâline gelmiştir (Uzunçarşılı, <em data-start="3568" data-end="3595">Osmanlı Devleti Teşkilâtı</em>, 1988). XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Yeniçerilerin askerlikle ilgisi giderek azalmış, ticaret ve esnaflık faaliyetlerine yönelmeleri ordunun savaş kabiliyetini ciddi biçimde zayıflatmıştır. Bununla birlikte, Yeniçeri Ocağı’nın siyasî nüfuzu, padişahların ve devlet adamlarının reform girişimlerini engelleyen bir unsur hâline gelmiştir. Sık sık yaşanan isyanlar, merkezî otoritenin zayıflamasına ve askerî disiplinin tamamen bozulmasına yol açmıştır (Quataert, <em data-start="4057" data-end="4080">Osmanlı İmparatorluğu</em>, 2004).</p>
<p data-start="4090" data-end="4562">XVIII. yüzyılda Avrupa devletlerinin askerî alandaki hızlı ilerlemesi, Osmanlı Devleti’ni karşılaştırmalı bir değerlendirmeye zorlamıştır. Özellikle Prusya ve Fransa ordularının disiplin, eğitim ve lojistik alanlarında geliştirdiği sistemler, Osmanlı yöneticileri tarafından yakından takip edilmiştir. III. Selim döneminde kurulan Nizam-ı Cedid ordusu, bu arayışın ilk sistemli ürünü olarak kabul edilmektedir (Shaw, <em data-start="4507" data-end="4548">Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye</em>, c. I, 2006). Ancak Nizam-ı Cedid girişimi, geleneksel askerî sınıfların tepkisiyle karşılaşmış ve uzun ömürlü olamamıştır. 1807 Kabakçı Mustafa İsyanı, Osmanlı askerî reform tarihinin en önemli kırılma noktalarından biri olarak değerlendirilmekte; bu isyan, askerî ıslahatların yalnızca teknik değil, aynı zamanda siyasî ve toplumsal boyutları olduğunu göstermektedir (İnalcık, 2014).</p>
<p data-start="4090" data-end="4562"></p>
<p data-start="4090" data-end="4562"></p>
<p data-start="4090" data-end="4562"><strong>II. MAHMUD DÖNEMİNDE ORDU VE ISLAHAT ANLAYIŞI</strong></p>
<p data-start="288" data-end="805">II. Mahmud dönemi (1808–1839), Osmanlı askerî tarihinin en köklü dönüşümlerinin yaşandığı bir süreçtir. Bu dönemde askerî reformlar, önceki girişimlerden farklı olarak geçici düzenlemeler şeklinde değil, devletin merkezî yapısını güçlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir dönüşüm programı çerçevesinde ele alınmıştır. II. Mahmud, askerî ıslahatların yalnızca ordunun değil, aynı zamanda devletin bütün idarî yapısının yeniden düzenlenmesini zorunlu kıldığının farkındadır (Ortaylı, <em data-start="765" data-end="797">İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı</em>, 2018). II. Mahmud’un askerî reform anlayışının temelinde, merkezî otoritenin güçlendirilmesi ve askerî gücün doğrudan padişaha bağlı, disiplinli bir yapı hâline getirilmesi hedefi yer almaktadır. Bu bağlamda, Yeniçeri Ocağı’nın varlığı, reformların önündeki en büyük engel olarak değerlendirilmiştir. Yeniçeriler, yalnızca askerî alanda değil, siyasî ve toplumsal hayatta da belirleyici bir güç hâline gelmiş; padişah değişikliklerinden devlet politikalarına kadar pek çok alanda etkili olmuştur (Uzunçarşılı, 1988).</p>
<p data-start="1318" data-end="1731">II. Mahmud, seleflerinden farklı olarak askerî reformları aşamalı ve temkinli bir biçimde yürütmüştür. Öncelikle Yeniçeri Ocağı’nın meşruiyetini zayıflatacak adımlar atılmış, kamuoyunda reformlara yönelik destek oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu süreçte, Avrupa tarzı askerî eğitimin gerekliliği vurgulanmış; disiplin, talim ve modern silah kullanımının önemi devlet söyleminde ön plana çıkarılmıştır (Aksan, 2011).</p>
<p data-start="1318" data-end="1731"></p>
<p data-start="1318" data-end="1731"><strong>VAK'A-İ HAYRİYYE OLAYI</strong></p>
<p data-start="1797" data-end="2178">1826 yılında gerçekleşen ve Osmanlı tarihine “Vak‘a-i Hayriye” olarak geçen olay, Osmanlı askerî modernleşmesinin en radikal adımıdır. Bu olay sonucunda Yeniçeri Ocağı kaldırılmış, yerine modern esaslara dayanan yeni bir ordu kurulmuştur. Vak‘a-i Hayriye, yalnızca askerî bir düzenleme değil, aynı zamanda siyasî ve toplumsal sonuçları olan bir dönüşüm hareketidir (İnalcık, 2014). Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, uzun yıllar boyunca ertelenmiş bir karar olmakla birlikte, II. Mahmud döneminde devletin bekası açısından kaçınılmaz hâle gelmiştir. Yeniçerilerin sık sık isyan etmesi, savaşlarda yetersiz kalması ve reform girişimlerine karşı direnç göstermesi, bu kurumun artık sürdürülemez olduğunu ortaya koymuştur (Shaw, 2006).</p>
<p data-start="2530" data-end="2886">Vak‘a-i Hayriye sürecinde, II. Mahmud’un hem dinî hem de siyasî meşruiyeti ustalıkla kullandığı görülmektedir. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, yalnızca askerî bir zorunluluk olarak değil, aynı zamanda “devlet düzenini bozan bir unsurun ortadan kaldırılması” şeklinde sunulmuştur. Bu durum, reformların toplumsal kabulünü kolaylaştırmıştır (Ortaylı, 2018). Yeniçeri Ocağı’nın ilgası, Osmanlı askerî yapısında köklü bir boşluk yaratmış; bu boşluğun hızla doldurulması ihtiyacı, Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’nin kuruluşunu zorunlu kılmıştır.</p>
<p data-start="1318" data-end="1731"></p>
<p data-start="1318" data-end="1731"><strong>ASAKİR-İ MANSURE-İ MUHAMMEDİYYE'NİN KURULUŞU</strong></p>
<p data-start="3133" data-end="3507">Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye, 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasının hemen ardından kurulmuştur. Bu yeni ordu, Osmanlı Devleti’nin modern ve düzenli bir askerî güce sahip olma arayışının somut bir ürünüdür. Kuruluş aşamasında, Avrupa ordularının teşkilat yapısı ve eğitim sistemi örnek alınmış; özellikle Fransız askerî modeli belirleyici olmuştur (Aksan, 2011). Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’nin kuruluşunda, askerî disiplin ve hiyerarşi temel ilke olarak benimsenmiştir. Askerler düzenli maaş almakta, belirli bir talim programına tâbi tutulmakta ve sürekli eğitimle savaş kabiliyetleri artırılmaya çalışılmaktadır. Bu durum, Osmanlı askerî tarihinde önemli bir yenilik olarak değerlendirilmektedir (Uzunçarşılı, 1988).</p>
<p data-start="3871" data-end="4203">Yeni ordunun adı, dinî ve siyasî meşruiyeti bir arada sağlamayı amaçlamaktadır. “Mansûre-i Muhammediyye” ifadesi, ordunun hem İslâmî değerlere bağlılığını hem de devletin koruyucu gücü olma vasfını vurgulamaktadır. Bu tercih, reformların toplumsal tepkilerle karşılaşmasını önlemek açısından büyük önem taşımaktadır (İnalcık, 2014).</p>
<p data-start="3871" data-end="4203"></p>
<p data-start="3871" data-end="4203"><strong>YENİ ORDUNUN TEŞKİLAT YAPISI VE DİSİPLİN ANLAYIŞIN</strong></p>
<p data-start="4263" data-end="4600">Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’nin teşkilat yapısı, klasik Osmanlı askerî sisteminden önemli ölçüde farklıdır. Ordu, tabur ve alay esasına göre düzenlenmiş; rütbe sistemi belirgin hâle getirilmiştir. Subayların eğitimi için modern askerî okullar açılmış, Harbiye Mektebi bu sürecin en önemli kurumlarından biri olmuştur (Ortaylı, 2018). Eğitim ve disiplin, Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’nin temel dayanaklarını oluşturmaktadır. Askerlere düzenli talim yaptırılmış, ateşli silahların etkin kullanımı öğretilmiş ve Avrupa tarzı askerî eğitim programları uygulanmıştır. Bu durum, Osmanlı ordusunun savaş meydanlarındaki performansını artırmayı amaçlamaktadır (Shaw, 2006).</p>
<p data-start="4938" data-end="5228">Disiplin anlayışı, yalnızca askerî düzeni sağlamakla sınırlı kalmamış; askerlerin günlük yaşamlarını da kapsayan bir sistem hâline getirilmiştir. Üniforma zorunluluğu, düzenli kışla hayatı ve hiyerarşik komuta zinciri, Osmanlı askerî kültüründe önemli bir dönüşüm yaratmıştır (Aksan, 2011).</p>
<p data-start="3871" data-end="4203"></p>
<p data-start="3871" data-end="4203"><strong>YENİ ORDUNUN YAPILANMASI</strong></p>
<p data-start="3871" data-end="4203">Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’nin kuruluşuyla birlikte Osmanlı Devleti’nde askerî alanda yalnızca teşkilat yapısı değil, silahlanma ve lojistik anlayışı da köklü biçimde değişmiştir. Klasik dönemde Osmanlı ordusu, büyük ölçüde yerel imkânlara dayalı ve düzensiz bir lojistik sistemle hareket ederken, XIX. yüzyılda bu anlayış yerini merkezî ve planlı bir lojistik yapıya bırakmıştır. Bu dönüşüm, modern orduların savaş kabiliyetinin sürekliliği açısından hayati öneme sahiptir (Aksan, 2011). Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’nin silahlanmasında, Avrupa’dan ithal edilen modern ateşli silahlar önemli bir yer tutmuştur. Özellikle tüfek ve top teknolojisinde yaşanan gelişmeler, Osmanlı ordusunun savaş gücünü artırmayı hedeflemiştir. Bununla birlikte, silah üretiminde dışa bağımlılığın artması, uzun vadede Osmanlı Devleti için ciddi bir sorun alanı oluşturmuştur (Quataert, 2004). </p>
<p data-start="3871" data-end="4203">Lojistik alanda yapılan düzenlemeler, askerî reformların kalıcılığını sağlamaya yönelik önemli adımlar arasında yer almaktadır. Askerlerin iaşe, ibate ve maaş sistemleri düzenli hâle getirilmiş; bu durum, ordunun disiplin ve bağlılık düzeyini doğrudan etkilemiştir. Düzenli maaş uygulaması, askerlerin geçim kaygısını azaltmış ve askerliği profesyonel bir meslek hâline getirme yolunda önemli bir adım olmuştur (Uzunçarşılı, 1988).  Teknolojik yenilikler, yalnızca silah sistemleriyle sınırlı kalmamış; askerî mühendislik, istihkâm ve haritacılık alanlarında da önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bu bağlamda, askerî okullarda verilen teknik eğitim, Osmanlı subay kadrosunun niteliğini artırmayı amaçlamıştır (Ortaylı, 2018).</p>
<p data-start="1318" data-end="1731"></p>
<p data-start="1318" data-end="1731"><strong>ASAKİR-İ MANSURE-İ MUHAMMEDİYYE'NİN HARP ALANINDA ETKİLERİ</strong></p>
<p data-start="1318" data-end="1731">Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’nin kurulmasının ardından Osmanlı ordusu, kısa sürede çeşitli askerî çatışmalarda görev almıştır. Bu yeni ordunun savaş meydanlarındaki performansı, askerî reformların başarısını değerlendirmek açısından önemli bir ölçüt oluşturmaktadır. Her ne kadar Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye, kuruluşunun ilk yıllarında tecrübe eksikliği yaşamış olsa da disiplinli yapısı ve modern eğitim anlayışı, uzun vadede Osmanlı ordusuna önemli katkılar sağlamıştır (Shaw, 2006). 1830’lu yıllarda yaşanan iç ve dış çatışmalar, Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’nin sınanma alanları olmuştur. Bu süreçte ordunun düzenli yapısı, merkezi otoritenin güçlenmesine katkıda bulunmuş; askerî karar alma mekanizmaları daha rasyonel bir zemine oturtulmuştur. Ancak, modern orduya geçiş sürecinin sancılı olması ve ekonomik kaynakların sınırlılığı, reformların etkinliğini zaman zaman zayıflatmıştır (İnalcık, 2014). </p>
<p data-start="1318" data-end="1731">Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’nin en önemli katkılarından biri, Osmanlı askerî kültüründe disiplin ve hiyerarşi anlayışının yerleşmesini sağlamasıdır. Bu durum, savaş meydanlarında emir-komuta zincirinin daha etkin işlemesine imkân tanımıştır. Bununla birlikte, ordunun modernleşmesi, Osmanlı Devleti’nin genel siyasî ve ekonomik sorunlarını tek başına çözmeye yeterli olmamıştır (Aksan, 2011).</p>
<p data-start="1318" data-end="1731"></p>
<p data-start="1318" data-end="1731"><strong>TANZİMAT VE ISLAHAT DÖNEMLERİNDE ORDUNUN EVRİMİ</strong></p>
<p data-start="3323" data-end="3688">Tanzimat Dönemi (1839–1876), Osmanlı askerî reformlarının kurumsallaştığı bir süreçtir. Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye ile başlatılan askerî modernleşme, Tanzimat reformlarıyla birlikte daha sistemli bir hâl almıştır. Bu dönemde askerlik, devletin temel görevlerinden biri olarak tanımlanmış; askerî teşkilat, hukukî düzenlemelerle desteklenmiştir (Ortaylı, 2018). Tanzimat Fermanı sonrasında çıkarılan askerî nizamnameler, ordunun teşkilat yapısını ve görev alanlarını ayrıntılı biçimde düzenlemiştir. Asker alma sistemi yeniden yapılandırılmış, zorunlu askerlik uygulaması yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu durum, ordunun insan kaynağını genişletmiş; ancak toplumsal tepkileri de beraberinde getirmiştir (Quataert, 2004).</p>
<p data-start="4053" data-end="4424">Islahat Dönemi’nde ise askerî eğitim kurumlarının sayısı artırılmış, subay yetiştirme sistemi daha modern bir çerçeveye kavuşturulmuştur. Harbiye ve Erkân-ı Harbiye okulları, Osmanlı subay kadrosunun profesyonelleşmesinde belirleyici rol oynamıştır. Bu okullarda yetişen subaylar, XX. yüzyıl başlarında Osmanlı ordusunun temel komuta kadrosunu oluşturmuştur (Shaw, 2006).</p>
<p data-start="1318" data-end="1731"></p>
<p data-start="1318" data-end="1731"><strong>XX. YÜZYILA VE CUMHURİYET DÖNEMİNE ETKİLERİ</strong></p>
<p data-start="1318" data-end="1731">Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye ile başlayan askerî modernleşme süreci, XX. yüzyılda Osmanlı ordusunun yapısını belirleyen temel unsurlardan biri olmuştur. Bu süreçte oluşturulan disiplin anlayışı, eğitim sistemi ve kurumsal yapı, doğrudan Cumhuriyet dönemi Türk ordusuna miras kalmıştır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan askerî süreklilik, modern Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tarihsel temellerini oluşturmaktadır (İnalcık, 2014). XX. yüzyıl başlarında Osmanlı ordusunda görev yapan subayların büyük bölümü, Tanzimat ve Islahat dönemlerinde kurulan askerî okullarda yetişmiştir. Bu subaylar, Millî Mücadele sürecinde hem askerî hem de siyasî liderlik rolleri üstlenmiş; Osmanlı askerî modernleşmesinin Cumhuriyet’e aktarılmasında belirleyici olmuşlardır (Ortaylı, 2018)</p>
<p data-start="1318" data-end="1731"></p>
<p data-start="1318" data-end="1731"><strong>SONUÇ</strong></p>
<p data-start="329" data-end="874">Osmanlı Devleti’nde XIX. ve XX. yüzyıllarda gerçekleştirilen askerî ıslahatlar, devletin karşı karşıya kaldığı askerî, siyasî ve toplumsal krizlere verilen zorunlu bir yanıt olarak ortaya çıkmıştır. Bu reform süreci, yalnızca savaş meydanlarında yaşanan yenilgilerin telafisini amaçlamamış; aynı zamanda devletin merkezî yapısını güçlendirmeyi ve modern bir yönetim anlayışı inşa etmeyi hedeflemiştir. Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’nin kurulması, bu sürecin en somut ve belirleyici adımı olarak Osmanlı askerî tarihinde özel bir yere sahiptir. Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla ortaya çıkan askerî boşluğu doldurmakla kalmamış, Osmanlı Devleti’nde modern ordu anlayışının kurumsal temelini oluşturmuştur. Bu yeni ordu, disiplin, hiyerarşi, düzenli maaş ve sürekli eğitim esaslarına dayanan yapısıyla, klasik Osmanlı askerî sisteminden köklü biçimde ayrılmaktadır. Avrupa ordularının teşkilat ve eğitim modellerinin örnek alınması, Osmanlı askerî modernleşmesinin yönünü belirlemiş; bu durum, askerî alanda Batı etkisinin kurumsallaşmasını sağlamıştır (Aksan, 2011).</p>
<p data-start="1433" data-end="2082">Bununla birlikte, Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’nin kurulması ve askerî reformların hayata geçirilmesi, Osmanlı Devleti’nin yapısal sorunlarını tek başına çözmeye yeterli olmamıştır. Ekonomik yetersizlikler, teknolojik bağımlılık ve siyasî istikrarsızlık, reformların etkinliğini sınırlayan temel unsurlar arasında yer almıştır. Ancak tüm bu sınırlılıklara rağmen, Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’nin Osmanlı askerî tarihinde bir dönüm noktası olduğu açıktır. Bu ordu, Tanzimat ve Islahat dönemlerinde gerçekleştirilen askerî düzenlemelerin temelini oluşturmuş; XX. yüzyıl başlarında Osmanlı ordusunun teşkilat yapısını belirlemiştir (Shaw, 2006). Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye ile başlayan askerî modernleşme süreci, Cumhuriyet dönemi Türk ordusuna da doğrudan miras kalmıştır. Disiplinli ordu anlayışı, subay eğitimi ve merkezî komuta sistemi, modern Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tarihsel köklerini oluşturmaktadır. Bu yönüyle Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye, yalnızca Osmanlı Devleti’nin değil, Türk askerî tarihinin sürekliliği açısından da büyük önem taşımaktadır (Ortaylı, 2018). Sonuç olarak, Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye örneği, Osmanlı Devleti’nin askerî modernleşme çabalarının en kapsamlı ve etkili uygulaması olarak değerlendirilebilir. Bu kurum, askerî reformların yalnızca teknik düzenlemelerden ibaret olmadığını; siyasî irade, toplumsal meşruiyet ve kurumsal dönüşümle birlikte ele alınması gerektiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Osmanlı askerî ıslahat sürecinin anlaşılması, modern Türk askerî yapısının tarihsel arka planını kavramak açısından da büyük önem arz etmektedir.</p>
<p data-start="1433" data-end="2082"></p>
<p data-start="1433" data-end="2082"><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p data-start="3062" data-end="3152"><em>Aksan, V. H. (2011). Osmanlı Savaşları 1700–1870. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.</em></p>
<p data-start="3154" data-end="3293"><em>İnalcık, H. (2011). Devlet-i Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar (Cilt II). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.</em></p>
<p data-start="3295" data-end="3435"><em>İnalcık, H. (2014). Devlet-i Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar (Cilt III). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.</em></p>
<p data-start="3437" data-end="3517"><em>Ortaylı, İ. (2018). İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı. İstanbul: Timaş Yayınları.</em></p>
<p data-start="3519" data-end="3624"><em>Parker, G. (1996). Askerî Devrim: Batı’da Savaş Sanatı ve Devletin Yükselişi. İstanbul: Kitap Yayınevi.</em></p>
<p data-start="3626" data-end="3711"><em>Quataert, D. (2004). Osmanlı İmparatorluğu 1700–1922. İstanbul: İletişim Yayınları.</em></p>
<p data-start="3713" data-end="3807"><em>Shaw, S. J. (2006). Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye (Cilt I). İstanbul: E Yayınları.</em></p>
<p data-start="3809" data-end="3923"><em>Uzunçarşılı, İ. H. (1988). Osmanlı Devleti Teşkilâtından Kapukulu Ocakları. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.</em></p>
<p data-start="1318" data-end="1731"></p>
<p data-start="1318" data-end="1731"><strong>Yazar Sosyal Medya Hesapları</strong></p>
<p data-start="1318" data-end="1731"><a href="https://www.instagram.com/hulasa.tarih/?hl=tr">https://www.instagram.com/hulasa.tarih/?hl=tr</a> </p>
<p data-start="1318" data-end="1731"><a href="https://www.instagram.com/gokselburak07/?hl=tr">https://www.instagram.com/gokselburak07/?hl=tr</a> </p>
<p data-start="1318" data-end="1731"><a href="https://x.com/gokselburak07">https://x.com/gokselburak07</a> </p>
<p data-start="1318" data-end="1731"><strong>Yazar Academia Profili</strong></p>
<p data-start="1318" data-end="1731"><a href="https://independent.academia.edu/karubleskog">https://independent.academia.edu/karubleskog</a> </p>
<p data-start="1318" data-end="1731"></p>
<p data-start="2426" data-end="2837"></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>TÜRK DEVLET GELENEĞİNDE BAYRAĞIN KUTSALLIĞI, SAYGISIZLIKLAR VE CEZALARI</title>
<link>https://ilterdergisi.com/T%C3%BCrk-bayra%C4%9F%C4%B1%2C-tarih-boyunca%2C-devlet-egemenli%C4%9Finin-ve-mill%C3%AE-onurun-somut-ifadesi-olmu%C5%9Ftur.-Bu-%C3%A7al%C4%B1%C5%9Fma%2C-T%C3%BCrk-bayra%C4%9F%C4%B1na-yap%C4%B1lan-sayg%C4%B1s%C4%B1zl%C4%B1klar%C4%B1-tarihsel-%C3%B6rneklerle-ele-almakta-Hunlardan-Cumhuriyet%E2%80%99e-uzanan-s%C3%BCre%C3%A7te-T%C3%BCrk-devletlerinin-verdi%C4%9Fi-hukuk%C3%AE-ve-fiil%C3%AE-tepkileri-incelemektedir</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/T%C3%BCrk-bayra%C4%9F%C4%B1%2C-tarih-boyunca%2C-devlet-egemenli%C4%9Finin-ve-mill%C3%AE-onurun-somut-ifadesi-olmu%C5%9Ftur.-Bu-%C3%A7al%C4%B1%C5%9Fma%2C-T%C3%BCrk-bayra%C4%9F%C4%B1na-yap%C4%B1lan-sayg%C4%B1s%C4%B1zl%C4%B1klar%C4%B1-tarihsel-%C3%B6rneklerle-ele-almakta-Hunlardan-Cumhuriyet%E2%80%99e-uzanan-s%C3%BCre%C3%A7te-T%C3%BCrk-devletlerinin-verdi%C4%9Fi-hukuk%C3%AE-ve-fiil%C3%AE-tepkileri-incelemektedir</guid>
<description><![CDATA[ Bayrak, bir milletin tarihsel hafızasını, kolektif onurunu ve bağımsızlık iradesini temsil eden en yüksek sembollerden biridir. Türk tarihinin en erken dönemlerinden itibaren sancak ve bayrak kavramı, kutsallık atfedilen bir devlet alameti olarak görülmüş; bu sembole yönelik her türlü hakaret, doğrudan devlet otoritesine ve milletin varlığına yönelmiş bir saldırı kabul edilmiştir. Türk bayrağına yapılan saygısızlıklar, tarih boyunca yalnızca bireysel bir suç olarak değil, devlet düzenini ve kamu vicdanını sarsan ağır bir cürüm olarak değerlendirilmiştir. Bu makale; Türk devlet geleneğinde bayrağın kutsallığını, tarih boyunca Türk bayrağına veya onun selefi sayılan sancaklara yönelik yapılan saygısızlıkları ve bu eylemler karşısında Türk devletlerinin verdiği cezai tepkileri kronolojik bir çerçevede ele almayı amaçlamaktadır. Çalışma, Hunlardan Osmanlı’ya, oradan Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan geniş bir tarihsel perspektifte; hem hukuki metinleri hem de somut tarihî vakaları esas alacaktır. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202601/image_870x580_697b824551c5c.jpg" length="58298" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 29 Jan 2026 18:57:08 +0300</pubDate>
<dc:creator>Göksel Burak GÜZELKÜÇÜK</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Cumhuriyet, Tarih, Yakınçağ Tarihi, Türk, Bayrak, Türk Bayrağı, Devlet, Hukuk, Yaptırım, Gündem, Terör, Milliyetçilik, Osmanlı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p data-start="602" data-end="1203"><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p data-start="602" data-end="1203">Bayrak, bir milletin tarihsel hafızasını, kolektif onurunu ve bağımsızlık iradesini temsil eden en yüksek sembollerden biridir. Türk tarihinin en erken dönemlerinden itibaren sancak ve bayrak kavramı, kutsallık atfedilen bir devlet alameti olarak görülmüş; bu sembole yönelik her türlü hakaret, doğrudan devlet otoritesine ve milletin varlığına yönelmiş bir saldırı kabul edilmiştir. Türk bayrağına yapılan saygısızlıklar, tarih boyunca yalnızca bireysel bir suç olarak değil, devlet düzenini ve kamu vicdanını sarsan ağır bir cürüm olarak değerlendirilmiştir. Bu makale; Türk devlet geleneğinde bayrağın kutsallığını, tarih boyunca Türk bayrağına veya onun selefi sayılan sancaklara yönelik yapılan saygısızlıkları ve bu eylemler karşısında Türk devletlerinin verdiği cezai tepkileri kronolojik bir çerçevede ele almayı amaçlamaktadır. Çalışma, Hunlardan Osmanlı’ya, oradan Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan geniş bir tarihsel perspektifte; hem hukuki metinleri hem de somut tarihî vakaları esas alacaktır.</p>
<p data-start="602" data-end="1203"></p>
<p data-start="602" data-end="1203"><strong>1. TÜRK DEVLET GELENEĞİNDE BAYRAK VE SANCAĞIN KUTSALLIĞI</strong></p>
<p data-start="602" data-end="1203"><strong>1.1 İslamiyet Öncesi Türk Devletlerinde Bayrak Anlayışı</strong></p>
<p data-start="1801" data-end="2168">İslamiyet öncesi Türk topluluklarında bayrak, “tuğ”, “bukağı”, “ongun” ve “alem” kavramlarıyla ifade edilmiştir. Özellikle Göktürkler ve Hunlar döneminde tuğ, devlet başkanının egemenlik simgesi olarak kabul edilmiştir. Çin kaynaklarında, Göktürk Kağanlarının tuğlarının yere düşmesinin “kut kaybı” olarak yorumlandığına dair kayıtlar bulunmaktadır (Sinor, 1990). Bu dönemde bayrağa yapılan bir saygısızlık, sadece hakaret değil, isyan ve vatana ihanet anlamına gelmekteydi. Kağanın sancağını yere atan veya çiğneyen bir kişi, doğrudan ölüm cezası ile cezalandırılabiliyordu (Kafesoğlu, 2014).</p>
<p data-start="1801" data-end="2168"><strong>1.2  İslamiyet Sonrası Türk Devletlerinde Bayrağın Dini Boyutu</strong></p>
<p data-start="2481" data-end="2718">Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular döneminde bayrak, İslami bir kutsiyet de kazanmıştır. Bayrak; Allah’ın adı, ayetler veya dini sembollerle donatılmış; savaşta sancağın düşmesi, ordunun manevî olarak çöktüğü anlamına gelmiştir. Büyük Selçuklu Devleti’nde sancağa hakaret eden bir kişinin, “ümmetin birliğine zarar verdiği” gerekçesiyle ağır hapis veya idam cezası aldığına dair ferman örnekleri mevcuttur (İnalcık, 2009).</p>
<p data-start="2481" data-end="2718"></p>
<p data-start="2481" data-end="2718"><strong>2. OSMANLI DEVLETİ DÖNEMİNDE BAYRAĞA SAYGISIZLIK VE CEZALARI</strong></p>
<p data-start="2481" data-end="2718"><strong>2.1 Osmanlı Hukuk Sisteminde Bayrağın Önemi</strong></p>
<p data-start="3046" data-end="3383">Osmanlı Devleti’nde bayrak (sancak-ı şerif ve devlet sancağı), padişahın şahsını ve devleti temsil ederdi. Bu nedenle bayrağa yönelik bir saldırı, padişaha karşı işlenmiş suç kapsamında değerlendirilirdi. Şer’i hukuk ile örfi hukukun birleştiği Osmanlı ceza sisteminde, bayrağa hakaret “fesad-ı fi’l-arz” kapsamına sokulabilmekteydi. Kanunnâme-i Âl-i Osman’da, devlet alametlerine zarar veren kişilere sürgün, kürek cezası veya idam uygulanabileceği açıkça belirtilmiştir (Akgündüz, 2010).</p>
<p data-start="3046" data-end="3383"><strong>2.2 Osmanlı Döneminde Yaşanmış Somut Vakalar</strong></p>
<h4 data-start="3601" data-end="3652">2.2.1. 1821 Mora İsyanı ve Bayrak Olayları</h4>
<p data-start="3654" data-end="3960">1821 Mora İsyanı sırasında bazı Rum isyancıların Osmanlı sancaklarını indirip yakmaları, Osmanlı yönetimi tarafından ağır bir devlet suçu olarak değerlendirilmiştir. Bu olaylar sonrası yakalanan isyancıların önemli bir kısmı idam edilmiş, bazıları ise ömür boyu sürgüne gönderilmiştir (Shaw, 2008).</p>
<h4 data-start="3962" data-end="4024">2.2.2. Balkan Savaşları Öncesi Bayrak Provokasyonları</h4>
<ol start="19" data-start="4026" data-end="4303">
<li data-start="4026" data-end="4303">
<p data-start="4030" data-end="4303">yüzyıl sonlarında Balkanlar’da Osmanlı bayrağının indirilmesi ve yerine isyancı sembollerin asılması, doğrudan askeri müdahale sebebi sayılmıştır. Bu tür eylemlere katılan kişilere askeri mahkemelerde yargılama yapılmış ve ağır hapis cezaları verilmiştir (Karal, 1996).</p>
</li>
</ol>
<p></p>
<p><strong>3. MİLLÎ MÜCADELE DÖNEMİNDE TÜRK BAYRAĞINA YÖNELİK SALDIRILAR VE ANINDA VERİLEN CEZALAR (1919–1923)</strong></p>
<p><strong>3.1. İşgal Yıllarında Bayrağın Direniş Sembolüne Dönüşmesi</strong></p>
<p data-start="483" data-end="886">Mondros Mütarekesi sonrasında Anadolu’nun çeşitli bölgelerinin işgale uğramasıyla birlikte Türk bayrağı, yalnızca bir devlet sembolü olmaktan çıkmış; millî direnişin ve bağımsızlık iradesinin somutlaştığı bir simge hâline gelmiştir. İşgal kuvvetleri ve yerel işbirlikçiler tarafından Türk bayrağına yönelik gerçekleştirilen saldırılar, doğrudan millî varlığa yönelik bir tehdit olarak algılanmıştır. İzmir’in 15 Mayıs 1919’da işgali sırasında Yunan askerlerinin Osmanlı-Türk bayrağını indirmesi ve bazı noktalarda ayaklar altına alması, Anadolu genelinde büyük infial uyandırmış; bu olay, Millî Mücadele ruhunun kitleselleşmesinde sembolik bir kırılma noktası olmuştur (Atatürk, 1927).</p>
<p data-start="888" data-end="1173"><strong>3.2. Kuvâ-yi Milliye Tarafından Uygulanan Fiilî Yaptırımlar</strong></p>
<p data-start="1244" data-end="1618">Millî Mücadele’nin ilk safhalarında henüz düzenli bir hukuk sistemi tesis edilmemiş olduğundan, bayrağa yönelik hakaretler çoğu zaman sahadaki millî kuvvetler tarafından anında cezalandırılmıştır. Türk bayrağını yakan, indiren veya aşağılayan işgal işbirlikçileri; yerel millî mahkemelerde yargılanmış ya da doğrudan vatana ihanet suçu kapsamında cezalandırılmıştır. Batı Anadolu’da Yunan kuvvetlerine yardım eden bazı yerel unsurların Türk bayrağını indirip Yunan bayrağı asması, Kuvâ-yi Milliye komutanları tarafından “millî mukaddesata saldırı” olarak değerlendirilmiş ve bu kişiler idam veya sürgün cezasına çarptırılmıştır (Özdemir, 2011).</p>
<p data-start="1244" data-end="1618"><strong>3.3. İstiklal Mahkemeleri ve Bayrak Suçları</strong></p>
<p data-start="1956" data-end="2234">1920’den itibaren kurulan İstiklal Mahkemeleri, Türk bayrağına yönelik saygısızlıkları devrim ve bağımsızlık karşıtı faaliyetler kapsamında ele almıştır. Bayrağa hakaret eden kişiler, çoğu zaman “isyanı teşvik” ve “millî birliği zedeleme” suçlarıyla birlikte yargılanmıştır. İstiklal Mahkemeleri kayıtlarında, bayrağa yönelik hakaretin hafifletici bir sebep olarak kabul edilmediği, aksine cezanın ağırlaştırılmasına neden olduğu açıkça görülmektedir (Tunaya, 1989).</p>
<p><strong>4. TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NDE BAYRAĞIN HUKUKİ KORUMA ALTINA ALINMASI</strong></p>
<p><strong>4.1. Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Bayrak Algısı</strong></p>
<p data-start="2570" data-end="2857">Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanıyla birlikte Türk bayrağı, Osmanlı mirasından devralınan sembolik anlamını modern ulus-devlet çerçevesinde yeniden kazanmıştır. Bayrak; Cumhuriyet’in kurucu değerleri olan bağımsızlık, egemenlik ve ulusal birlik ilkelerinin taşıyıcısı olarak görülmüştür. 1924 Anayasası’nda bayrak doğrudan tanımlanmamış olsa da, devletin sembollerine yönelik saldırıların ağır suç sayılacağı yönünde genel hükümler yer almıştır.</p>
<p data-start="2570" data-end="2857"><strong>4.2. Türk Bayrağı Kanunu (1936 ve 1983)</strong></p>
<p data-start="3067" data-end="3351">1936 yılında kabul edilen Türk Bayrağı Kanunu, bayrağın şekli, ölçüleri ve kullanım alanlarını net bir biçimde tanımlamış; bayrağa yönelik saygısızlıkları hukuki zemine oturtmuştur. 1983 tarihli ve 2893 sayılı Türk Bayrağı Kanunu ise bu düzenlemeleri güncellemiş ve detaylandırmıştır. Kanunun 7. maddesinde, Türk bayrağının yırtılamayacağı, yakılamayacağı, yere atılamayacağı ve hakaret amacıyla kullanılamayacağı açıkça belirtilmiştir (TBK, 1983).</p>
<p data-start="3067" data-end="3351"><strong>4.3. Türk Ceza Kanunu’nda Bayrağa Hakaret Suçu</strong></p>
<p data-start="3578" data-end="3717">5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 300. maddesi, Türk bayrağına ve devletin diğer egemenlik alametlerine hakareti açıkça suç saymaktadır:</p>
<blockquote data-start="3719" data-end="3837">
<p data-start="3721" data-end="3837"><em>“Türk Bayrağını yırtan, yakan veya alenen aşağılayan kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”</em></p>
</blockquote>
<p data-start="3839" data-end="4002">Bu düzenleme, bayrağın sözlü, yazılı ve görsel yollarla aşağılanmasını da kapsamaktadır (Artuk &amp; Gökcen, 2020).</p>
<p data-start="3839" data-end="4002"></p>
<p data-start="3839" data-end="4002"><strong>5. CUMHURİYET DÖNEMİNDE YAŞANMIŞ ÖNEMLİ BAYRAK SAYGISIZLIĞI VAKALARI</strong></p>
<p data-start="3839" data-end="4002"><strong>5.1. 1950–1980 Dönemi Olayları</strong></p>
<p data-start="4126" data-end="4420">Bu dönemde bayrağa yönelik saygısızlıklar çoğunlukla ideolojik çatışmalar çerçevesinde yaşanmıştır. Özellikle 1970’li yıllarda bazı aşırı grupların bayrak yakma girişimleri, devlet tarafından sert şekilde bastırılmış; failler hakkında uzun süreli hapis cezaları verilmiştir (Zürcher, 2004).</p>
<p data-start="4126" data-end="4420"><strong>5.2. 1990 Sonrası Terör Kaynaklı Bayrak Saldırıları</strong></p>
<p data-start="4483" data-end="4790">PKK terör örgütü tarafından gerçekleştirilen bazı eylemlerde Türk bayrağının hedef alınması, bu suçun terör suçu kapsamında değerlendirilmesine yol açmıştır. Bu tür vakalarda, bayrağa hakaret suçu, terör örgütü propagandası ile birlikte ele alınmış ve cezalar ciddi biçimde artırılmıştır (Yıldız, 2016).</p>
<p data-start="4483" data-end="4790"><strong>5.3. Yurt Dışında Türk Bayrağına Yönelik Saldırılar</strong></p>
<p data-start="4853" data-end="5188">Avrupa ülkelerinde ve ABD’de Türk bayrağına yönelik gerçekleştirilen saldırılar, Türkiye Cumhuriyeti tarafından diplomatik düzeyde protesto edilmiş; bazı vakalarda failler bulundukları ülkelerde yargılanmıştır. Bu durum, bayrağın uluslararası alanda da Türkiye’nin egemenlik sembolü olarak savunulduğunu göstermektedir (Arı, 2018).</p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong>6. ULUSLARARASI HUKUKTA BAYRAĞIN KORUNMASI VE TÜRK HUKUKU İLE KARŞILAŞTIRMA</strong></p>
<p><strong>6.1. Bayrak Kavramının Uluslararası Hukuktaki Yeri</strong></p>
<p data-start="537" data-end="979">Uluslararası hukukta bayrak, bir devletin egemenliğinin ve tüzel kişiliğinin sembolü olarak kabul edilir. Devlet bayrakları, diplomatik misyonlar, askerî birlikler ve kamu binaları üzerinde sergilenerek devletin varlığını temsil eder. 1961 tarihli Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi, bayrağın dokunulmazlığına dolaylı biçimde atıf yaparak, bayrağa yönelik saldırıların devlet onuruna yapılmış sayılacağını kabul eder (Shaw, 2017). Her ne kadar uluslararası hukukta bayrağa hakareti doğrudan düzenleyen tek tip bir sözleşme bulunmasa da, devletlerin iç hukuklarında bu konuda yaptırımlar öngörmesi egemenlik hakkının doğal bir uzantısı olarak değerlendirilir.</p>
<p data-start="981" data-end="1212"><strong>6.2. ABD’de Bayrak Yakma Tartışmaları</strong></p>
<p data-start="1261" data-end="1629">Amerika Birleşik Devletleri, bayrağa hakaret konusunda en tartışmalı örneklerden biridir. 1989 yılında görülen Texas v. Johnson davasında ABD Yüksek Mahkemesi, bayrak yakmanın ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine hükmetmiştir. Bu karar sonrasında federal düzeyde bayrak yakmayı yasaklayan düzenlemeler geçerliliğini yitirmiştir (Dworkin, 1996). Bu durum, Türk hukuku ile keskin bir tezat oluşturmaktadır. Türkiye’de bayrak, ifade özgürlüğünün sınırları dışında tutulmuş; kamu düzeni ve millî birlik gerekçesiyle özel koruma altına alınmıştır.</p>
<p data-start="1631" data-end="1832"><strong>6.3. Avrupa Ülkelerinde Bayrağa Hakaret Suçları</strong></p>
<p data-start="1891" data-end="2155">Almanya Ceza Kanunu’nun 90a maddesi, Alman bayrağına veya başka bir devletin bayrağına hakareti suç saymakta ve hapis cezası öngörmektedir. Fransa’da da benzer şekilde, kamuya açık alanda Fransız bayrağının aşağılanması cezai yaptırıma tabidir (Frowein, 2010). Bu örnekler, Türkiye’nin bayrağa yönelik sert koruma yaklaşımının uluslararası uygulamalardan kopuk olmadığını, aksine Avrupa hukuk geleneğiyle örtüştüğünü göstermektedir.</p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong>7. İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ – MİLLÎ SEMBOLLERİN KORUNMASI TARTIŞMASI</strong></p>
<p><strong>7.1. İfade Özgürlüğünün Sınırları</strong></p>
<p data-start="2452" data-end="2755">İfade özgürlüğü, demokratik toplumların temel taşlarından biridir. Ancak bu özgürlük, mutlak ve sınırsız değildir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi, ifade özgürlüğünün kamu düzeni, millî güvenlik ve başkalarının haklarının korunması amacıyla sınırlandırılabileceğini kabul etmektedir. Türk bayrağına hakaretin cezalandırılması, Türkiye tarafından millî birliğin ve kamu vicdanının korunması gerekçesiyle savunulmaktadır (AİHM, Otto-Preminger-Institut v. Austria).</p>
<p data-start="2757" data-end="2939"><strong>7.2. Türk Yargısının Yaklaşımı</strong></p>
<p data-start="2981" data-end="3234">Türk Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarında, Türk bayrağına hakaret suçu değerlendirilirken “kast” unsuru özellikle vurgulanmaktadır. Sanığın eyleminin bilinçli ve aşağılayıcı bir amaç taşıması, cezalandırma için temel kriter kabul edilmektedir. Bu yaklaşım, bayrağın günlük kullanımda istemeden zarar görmesi ile bilinçli hakaret fiillerini ayırarak hukuk güvenliğini sağlamayı amaçlamaktadır (Yargıtay 16. CD, 2019/4321 E.).</p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong>8. TARİHSEL VE HUKUKİ DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p><strong>8.1. Tarihsel Süreklilik</strong></p>
<p data-start="3508" data-end="3774">Hunlardan Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan çizgide Türk devletlerinin bayrağa yaklaşımı, dikkat çekici bir süreklilik göstermektedir. Bayrak; her dönemde devletin varlığıyla özdeşleştirilmiş, ona yapılan saldırı devlete yönelmiş bir tehdit olarak algılanmıştır. Bu süreklilik, Türk devlet geleneğinde sembollerin yalnızca görsel unsurlar değil, siyasal ve manevî değerler taşıyan varlıklar olarak kabul edildiğini ortaya koymaktadır.</p>
<p data-start="3776" data-end="3951"><strong>8.2. Caydırıcılık ve Toplumsal Etki</strong></p>
<p data-start="3776" data-end="3951">Bayrağa hakaret suçuna verilen cezaların temel amacı, intikam değil; caydırıcılık ve toplumsal barışın korunmasıdır. Türk hukukunda öngörülen hapis cezaları, bu fiillerin sıradan bir protesto eylemi olarak görülmesini engellemeyi amaçlamaktadır. Toplumsal hafızada bayrak, özellikle Millî Mücadele deneyimi nedeniyle, kanla ve fedakârlıkla kazanılmış bağımsızlığın sembolü olarak yer etmiştir. Bu nedenle bayrağa yapılan her saldırı, geniş kitlelerde güçlü bir duygusal tepki doğurmaktadır.</p>
<p data-start="3776" data-end="3951"><strong></strong></p>
<p data-start="3776" data-end="3951"><strong>SONUÇ</strong></p>
<p data-start="4518" data-end="4910">Türk bayrağına yönelik saygısızlıklar, tarih boyunca devlet egemenliğini, millî birliği ve toplumsal düzeni hedef alan eylemler olarak değerlendirilmiştir. Hunlardan Osmanlı’ya, Millî Mücadele’den Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan süreçte, bayrağın kutsallığı değişmemiş; yalnızca onu koruyan hukukî mekanizmalar çağın koşullarına göre dönüşmüştür. Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrağı koruyan sert hukuki yaklaşımı, tarihsel deneyimlerin ve ulusal hafızanın doğal bir sonucudur. Bu yaklaşım, uluslararası hukukta da karşılık bulan bir egemenlik pratiği olup, ifade özgürlüğü ile millî sembollerin korunması arasındaki hassas dengeyi gözetmeyi amaçlamaktadır.</p>
<p data-start="4518" data-end="4910"></p>
<p data-start="4518" data-end="4910"><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<ol>
<li data-start="5255" data-end="5333">
<p data-start="5257" data-end="5333" style="text-align: left;">Akgündüz, A. (2010). <em data-start="5278" data-end="5322">Osmanlı Kanunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri</em>. İstanbul.</p>
</li>
<li data-start="5334" data-end="5408" style="text-align: left;">
<p data-start="5336" data-end="5408">Artuk, M. E., &amp; Gökcen, A. (2020). <em data-start="5371" data-end="5399">Ceza Hukuku Genel Hükümler</em>. Ankara.</p>
</li>
<li data-start="5409" data-end="5450" style="text-align: left;">
<p data-start="5411" data-end="5450">Atatürk, M. K. (1927). <em data-start="5434" data-end="5441">Nutuk</em>. Ankara.</p>
</li>
<li data-start="5451" data-end="5497" style="text-align: left;">
<p data-start="5453" data-end="5497">Dworkin, R. (1996). <em data-start="5473" data-end="5488">Freedom’s Law</em>. Oxford.</p>
</li>
<li data-start="5498" data-end="5570" style="text-align: left;">
<p data-start="5500" data-end="5570">Frowein, J. (2010). <em data-start="5520" data-end="5561">The European Convention on Human Rights</em>. Oxford.</p>
</li>
<li data-start="5571" data-end="5640" style="text-align: left;">
<p data-start="5573" data-end="5640">İnalcık, H. (2009). <em data-start="5593" data-end="5629">Osmanlı’da Devlet, Hukuk ve Adalet</em>. İstanbul.</p>
</li>
<li data-start="5641" data-end="5696" style="text-align: left;">
<p data-start="5643" data-end="5696">Kafesoğlu, İ. (2014). <em data-start="5665" data-end="5685">Türk Millî Kültürü</em>. İstanbul.</p>
</li>
<li data-start="5697" data-end="5747" style="text-align: left;">
<p data-start="5699" data-end="5747">Shaw, M. (2017). <em data-start="5716" data-end="5735">International Law</em>. Cambridge.</p>
</li>
<li data-start="5748" data-end="5819" style="text-align: left;">
<p data-start="5750" data-end="5819">Shaw, S. (2008). <em data-start="5767" data-end="5808">Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye</em>. İstanbul.</p>
</li>
<li data-start="5820" data-end="5886" style="text-align: left;">
<p data-start="5822" data-end="5886">Tunaya, T. Z. (1989). <em data-start="5844" data-end="5875">Türkiye’de Siyasal Gelişmeler</em>. İstanbul.</p>
</li>
<li data-start="5887" data-end="5947" style="text-align: left;">
<p data-start="5889" data-end="5947">Yıldız, A. (2016). <em data-start="5908" data-end="5938">Terör Suçları ve Ceza Hukuku</em>. Ankara.</p>
</li>
<li data-start="5948" data-end="6016" style="text-align: left;">
<p data-start="5950" data-end="6016">Zürcher, E. J. (2004). <em data-start="5973" data-end="6005">Modernleşen Türkiye’nin Tarihi</em>. İstanbul.</p>
</li>
</ol>
<p style="text-align: left;"></p>
<p><b>Yazar Sosyal Medya: <a href="https://www.instagram.com/hulasa.tarih/?hl=tr">https://www.instagram.com/hulasa.tarih/?hl=tr</a> </b></p>
<p><strong>Academia Profili: <a href="https://independent.academia.edu/karubleskog">https://independent.academia.edu/karubleskog</a> </strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong></strong></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>SENİ SEVMEK</title>
<link>https://ilterdergisi.com/seni-sevmek</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/seni-sevmek</guid>
<description><![CDATA[ Bu şiir, sevmenin bazen bir yük değil, insanın içine işleyen bir huzur olduğunu anlatır. Sevilen kişi yalnızca bir yüz değil; karanlıkları aydınlatan, varlığıyla umut veren bir ışık gibidir. Belki yollar ayrıdır, belki kavuşmak kaderin yazdığı bir ihtimal değildir; ama insanın içindeki sevgi, kavuşamasa bile tükenmeyen bir umudu taşır. Bu dizelerde, sevmenin kendisi bir kavuşma kadar değerlidir; çünkü insan bazen en çok ulaşamadığıyla büyür, en çok sevdiğiyle sınanır. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202511/image_870x580_6925c22c2b268.jpg" length="84743" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 25 Nov 2025 17:52:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Göksel Burak GÜZELKÜÇÜK</dc:creator>
<media:keywords>Şiir, Aşk, Sevmek, Aşık, Edebiyat</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>SENİ SEVMEK</strong></p>
<p style="text-align: center;"><em>Bir mutluluktur seni sevmek,</em><br><em>Ya da bir huzurdur seni görmek.</em><br><em>Farzet ki hafif bir meltemim,</em><br><em>Ömrünün kıyılarından usulca süzülen.</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Cennete açılan kapı gibisin; </em><br><em>seni gördüğümde kararıyor her yer.</em><br><em>Bir sen kalıyorsun birde ışıkların.</em><br><em>Bir ateş gibidir seni sevmek...</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Sevilmeyeni sevdirensin sen...</em><br><em>Ya da sevilenî sevdirmeyen.</em><br><em>Yüzün çiçeklerin en güzelidir.</em><br><em>Senden başkasını seven delidir.</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Karanlıklar senden ışık alsa da,</em><br><em>Ay secde edip çevrende sürünse,</em><br><em>Belki hiç kavuşamayacağız ama</em><br><em>Allah biliyor, bir umuttur seni sevmek...</em></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>YİRMİ ŞEHİDİN ARDINDAN</title>
<link>https://ilterdergisi.com/yirmi-sehidin-ardindan</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/yirmi-sehidin-ardindan</guid>
<description><![CDATA[ Yirmi şehidin ardından ülke bir kez daha aynı sorularla yüzleşiyor: Bu acılar gerçekten kader mi, yoksa yıllardır görmezden gelinen bir sorumluluğun ağır bedeli mi? Bu yazı, toplumun unutturulmaya çalışılan hafızasına, sessiz bırakılan sorularına ve gecikmiş hesaplaşmasına sert bir ışık tutuyor. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202511/image_870x580_69166e655a985.jpg" length="511290" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 14 Nov 2025 02:56:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>Göksel Burak GÜZELKÜÇÜK</dc:creator>
<media:keywords>Şehit, Asker, Gündem, Devlet, Vatan, Savaş, Savunma, Millet, Evlat, Toprak, Ülke</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span style="text-decoration: underline;"><strong></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><img src="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202511/image_870x_69166f9462e7a.jpg" alt="" width="803" height="535"></p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>Yirmi Şehidin Ardından</strong></span></p>
<p>Ülke bir kez daha ağır bir sessizliğe gömüldü. Yirmi şehit… Rakam gibi görünen ama her biri bir ailenin nefesi, bir mahallenin umudu, bir kentin geleceğiydi. Biz ise yine aynı gerçekle yüzleşiyoruz: Bu yaşananlar kader değil, kader diye önümüze konulan bir ihmal zinciridir.</p>
<p>Her acı haberinde karşımıza çıkan manzara değişmiyor. Kamera karşısına geçen yetkililer, kopyalanmış gibi aynı açıklamalar; sosyal medyaya bırakılan taziye cümleleri; “gereği yapılacaktır” kalıbıyla kapanan cümleler… Bu refleks, toplumun acısını dindirmekten çok, yönetenlerin sorumluluğunu hafifletmeye yarayan bir rutin hâline geldi. Oysa sosyal bilimlerin dediği açıktır: Sürekli   tekrar eden kayıplar, olağanüstü durum değil; yapısal bir zafiyetin sonucudur.</p>
<p><strong>Sorumluluk Kültürünün Çöküşü</strong></p>
<p>Uzun yıllardır ülkenin yönetim anlayışı “hesap veren değil, açıklama yapan” bir mantığa sıkışmış durumda. Birkaç gün konuşulan trajediler, üçüncü gün gündemden düşüyor. Sorumluların   belirlenmediği, hataların kabul edilmediği, kurumların şeffaf olmadığı bir düzende toplumun güven duygusu giderek aşınıyor. Bilimsel literatürün en yalın gerçeği şudur: Hesap verilebilirliğin   olmadığı yerde hata yeniden üretilir. Bu nedenle soruyoruz: Bu acıların nedenleri neden araştırılmıyor? Neden bağımsız soruşturmalarla ihmaller ortaya çıkarılmıyor? Neden sorumlular isim   isim açıklanmıyor? Bu soruların cevabı çoğu zaman verilmeden geçiştiriliyor. Çünkü hatayı kabul etmek, zayıflık değil; bizim yönetim kültürümüzde neredeyse imkânsız bir eylem gibi   algılanıyor. Bu kabullenmeme hali ise toplumun değil, yönetenlerin çıkarını koruyor. </p>
<p><strong> Halkın Metaneti Değil, Halkın Çağrısı Önemli</strong></p>
<p> Topluma sürekli “metanetli olun” deniliyor. Oysa kimse şunu söylemiyor: Millet metanetli davrandığı için değil, çaresiz bırakıldığı için sessiz kalıyor. Bir annenin kapısına gelen haber, bir   babanın evladının üniformasını elinde sıkıca tutması, kardeşlerin gözlerindeki o karanlık boşluk… Tüm bunlar sadece bir acının değil, bir yönetim hatasının somut bedelleridir. Halkın sabrı   üzerinden siyaset kurulamaz. Halkın duyguları, hataları perdelemek için kullanılamaz.</p>
<p><strong>Soru Çok, Cevap Yok: Toplumun Vicdanı Ne Kadar Dayanabilir?</strong></p>
<p>Bugün yirmi şehidin ardından yeniden soruyoruz: Bu millet daha ne kadar aynı acıların gölgesinde yaşayacak? Huzur bu ülke için neden hâlâ uzak bir ideal gibi kalıyor? Devletin sorumluluğu, şehit ailelerinin acısından neden daha hafif taşınıyor? Bu sorulara somut cevap verilmediği sürece hiçbir şey değişmeyecek. Ve en tehlikeli olan da şu: Toplumun bu acılara giderek alışması. İnsanlığın erimesi böyle başlar.</p>
<p><strong>Sonuç Yerine: Yüzleşmeden İyileşme Olmaz</strong></p>
<p>Yirmi şehidimizi rahmetle anıyoruz. Fakat onların hatırasına sahip çıkmak, dua etmekle değil; onları toprağa götüren mekanizmaları sorgulamakla olur. Bu yazı, bu ülkenin evlatlarının hayatı için geciken, ertelenen, görmezden gelinen sorumluluklara karşı yükseltilmiş bir vicdan uyarısıdır. Çünkü artık şunu biliyoruz: Acılar bitmiyorsa, bu; hataların tekrarlanmasından kaynaklanıyordur. Ve hiçbir millet, kendi evlatlarının canını bu kadar ağır bedellerle ödeyen bir sistemin sessiz seyircisi olmamalıdır. </p>
<p>Bugün yirmi canı toprağa emanet ederken, yarın bu acının tekrar etmemesi için neyin değişmesi gerektiğini açıkça konuşmak zorundayız. Çünkü yas, yüzleşmeyle anlam kazanır; yüzleşmeyen toplumlar ise acıyı tekrar yaşamaya mahkûm olur. Evlatlarını toprağa veren bir milletin kaderi, hataların karanlığına terk edilemez. Bu nedenle bugün, acıya neden olan yapıları sorgulamanın vaktidir. Yirmi şehidimizin hatırası, sorumluluğu hatırlatan bir çağrıdır. Onları anmak, susmakla değil; gerçeğin üzerine gitmekle mümkündür. Ve bir gün, bu ülkenin evlatları için daha güvenli bir gelecek kurulduğunda, bugün sorulan soruların boşa olmadığını göreceğiz.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>SULTAN VAHİDETTİN VE MUSTAFA KEMAL PAŞA İLİŞKİLERİNE UMUMİ BİR İNCELEME</title>
<link>https://ilterdergisi.com/sultan-vahidettin-ve-mustafa-kemal-pasa-iliskilerine-umumi-bir-inceleme</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/sultan-vahidettin-ve-mustafa-kemal-pasa-iliskilerine-umumi-bir-inceleme</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye’de özellikle son yıllarda yapılan araştırmalar sonucunda birçok iddia ortaya atıldı. 
Ortaya çıkan bu iddialar neticesinde fazlasıyla fikir ayrılıkları’da çıkmıştır. Bu fikir 
ayrılıkları sebebiyle tarafsız Tarihin aksine taraflı Tarih araştırmaları ortaya çıkmıştır. Son 
Osmanlı Padişahı ve İslâm Halifesi Sultan VI. Mehmed Vahidettin için bir taraf “hain” 
diğer taraf ise “kahraman” veya “kendini fedâ etti” iddiaları ortaya atmaktadır. Bu iddialar 
çeşitli kaynaklara dayanılarak ve bazende taraflı kaynaklar kullanılarak ortaya 
atılmaktadır. Bu kaynaklar üzerinde tarafsız bir biçimde umumî değerlendirmede 
bulunacağız. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202505/image_870x580_682a503abc2f3.jpg" length="97796" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 19 May 2025 00:25:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Göksel Burak GÜZELKÜÇÜK</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Din, İslam, Cumhuriyet, Camii, İnönü, Tarih, Osmanlı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş </strong></p>
<p dir="auto">Sultan Vahdettin ile Mustafa Kemal Paşa arasındaki ilişki, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemi ve Türk Kurtuluş Savaşı'nın karmaşık ve çok katmanlı, dinamik bir sergisi. Akademik kaynaklar, Vahdettin'in 1919'da Mustafa Kemal'i Samsun'a 9. Ordu Müfettişi olarak yaşandığını ve bu görevin resmi olarak Anadolu'daki asayişi sağlama amacını taşıdığını belirtir. Ancak Mustafa Kemal'in bu yetkisini kullanarak milli mücadele hareketini başlatması, iki güçlü hedef arasında bir kırılmayı ortaya çıkarır. Vahdettin'in İstanbul'daki işgal güçleriyle uzlaşmacı bir politika izleme ve saltanat koruma öncesinde taşıdığı, buna karşın Mustafa Kemal'in tam bütçeyle hareket ettiği uygulamaya yöneliktir. Bazı tarihler, Vahdettin'in dolaylı olarak milli mücadeleyi sertliğini öne sürse de, bu iddiasıdır ve genellikle somut kanıtla desteklenmez. İki şekil arasındaki ilişki, başlangıçta resmi bir görevlendirme çerçevesinde olsa da, siyasi ve ideolojik farklılıklar nedeniyle kopuşla sonuçlanmıştır. Bu durum, Osmanlı yönetiminin varlıkları ve yeni bir ulus-devletin oluşum sürecindeki kırılma noktalarını yansıtıyor.</p>
<p dir="auto">Sultan Vahidettin 4 Temmuz 1918 günü tahta çıkmıştır. Sultan Vahidettin tahta çıkışından kısa bir süre sonra şöyle demiştir; “Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layikiyle tahsil edemedim. Yaşım kemale erdi, dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle hangimizin evvel gideceğimiz malum olmadığından bu makamı bekleyişte değildim. Fakat takdiri ilahi böyle teveccüh etti, bu ağır vazifeyi deruhde eyledim. Şaşmış bir haldeyim, bana dua ediniz.”[1] 1918 yazında Ordu ve Donanma’ya bir Hatt-ı Hümâyun göndererek Başkomutanlığı üzerine aldığını bildirdi. VI. Mehmed unvanıyla tahta çıkarıldığı halde halk tarafından Sultan Vahideddin olarak adlandırıldı. Devlet yönetiminde aktif bir rol alacağının işaretlerini vermişti ancak iki büyük sorunla karşı karşıya idi: bir yandan, bir felakete dönüşen I. Dünya Savaşı’nı en az hasarla sona erdirmek; öbür yandan, 1913’ten beri imparatorluğa egemen olan İttihat ve Terakkî rejimine karşı bir siyasi alternatif oluşturmak. Tahta geçer geçmez, İttihat ve Terakkî önderliğine muhalefetiyle tanınan Mustafa Kemal Paşa’yı Suriye Cephesi Komutanlığı’na atadı. Mustafa Kemal paşa Büyük Zaferden sonra Milli Mücadele zamanlarında Sultan Vahidettin’in Kurtuluş Savaşı aleyhinde yaptıklarını gerekçe göstererek onu açıkça “Vatan Haini” ilan edip Osmanlı Saltanatına son verdi. Nitekim Sultan Vahidettin 17 Kasım 1922 yılında ülkeyi terketti [2] Mustafa Kemal ile Vahidettin, 1917 yılının son günlerinde tanışmışlardır. Almanya İmparatorunun Osmanlı Padişahını davet etmesi üzerine Enver Paşa (Padişah vekili sıfatıyla) bu geziye rahatsız olan padişah yerine Veliaht Vahidettin ile Mustafa Kemal’in gitmesini önerir. Mustafa Kemal, 1926 yılında kendi yazdırdığı anılarında, gezinin başlangıcında Vahidettin’le ilgili izlenimlerini şöyle aktarır: “Düşündüm ki bu zat akıllı olmalıdır. Ben kendisine bütün durum ve gerekenleri anlatabilirim; hatta kendisince yapılabilecek bazı hususlar üzerinde kendisini faaliyete geçirebilirim ümidine kapıldım… Seyahat günleri birbirini takip ediyor, her gün biz kısa ve uzun bir mülakat yapıyorduk. Bende hasıl olan kanaat şu idi ki bu adamla kendisini aydınlatmak ve kendisine yakından ve samimi yardım etmek şartıyla, bazı işler yapmak mümkündür” Mustafa Kemal’in “seyahat arkadaşım” dediği Veliaht Vahdettin kısa süre sonra padişah olur. Mustafa Kemal kendisinden bir görüşme talep eder ve Vahidettin de büyük bir nezaketle bu daveti kabul eder. Mustafa Kemal padişah olan Vahidettin’le memleket sorunlarını, seyahatte olduğu gibi açıkça konuşmak istediğini söyler. [3] Osmanlı İmparatorluğu ve İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Bırakışması ile Birinci Dünya Savaşı’nın bu ülkeler arasında sona erdiğinin ilan edilmesinin ardından gerçekleşmiştir. Osmanlı başkenti İstanbul, önce 13 Kasım 1918, sonra 16 Mart 1920’de olmak üzere iki kez işgal edildi. [4]</p>
<p dir="auto"><strong><span style="text-decoration: underline;">                                                                                                   </span></strong></p>
<p dir="auto"><em>[1] Musa Kâzım Efendi’den nakleden İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Sadrazamlar, IV.2095 </em><br><em>[2] Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Kültür, Ankara, 1959, </em><br><em>[3] İsmet Görgülü, Atatürk’ün anıları, Bilgi, İstanbul, 2013  </em><br><em>[4] Farajova, Turan (16 Mart 1920). “İstanbul’un İşgali (18 Kasım 1918-16 Mart 1920)”. İstanbul Üniversitesi </em><em>Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü. 16 Ocak 2019 </em></p>
<p dir="auto"><span style="text-decoration: underline;">                                                                                                  </span></p>
<p dir="auto"><strong>İşgal Yılları ve Milli Mücadele</strong>: İstanbul işgal edildikten sonra Sultan Vahidettin tek çareyi İngiltere ile iyi geçinmek, dost olmak bilhassa onlara itaat etmekte arıyordu [5] Sultan Vahidettin bu politikası altında Anadoluda işgal karşıtı çıkan isyanları bastırması ve bölgede düzeni sağlaması için Mustafa Kemal Paşa’yı 9. Ordu Müfettişliğine padişah buyruğu ile gönderir. [6] Mustafa Kemal Paşa padişahın verdiği görevin tersine işgal karşıtı protestolara destek olur. [7] İngilizlere yaranmaya çalışan Sultan Vahidettin İngilizlerin bu duruma pek iyi bakmayacağını bildiğinden Mustafa Kemal Paşayı tekrardan İstanbul’a çağırır. [8]  İstanbul hükûmetinin geri çağırma teklifini reddeden Mustafa Kemal Paşa, halk ile yaptığı görüşmelerle, Havza’dan gönderdiği genelgede de anlaşıldığı üzere, Anadolu’da başlatılmış olan ve gücünü Türk halkından almaya kararlı olan Millî İrade’nin sözcüsü bir lider olarak ortaya çıkmıştır. İstanbul hükûmeti başta olmak üzere işgal kuvvetlerine karşı milli çıkarları çekinmeden korkusuzca savunan biri olarak faaliyetlerini sürdürmüştür. Mustafa Kemal Paşa, 25 Mayıs 1919 - 12 Haziran 1919 tarihleri arasında toplam 19 gün Havza’da kalmıştır. Bu süre zarfında müfettişlik mıntıkasında bulunan halkın her türlü işgale karşı uyarılması konusunda önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Bu arada Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’daki fikirlerini sistemleştirmiş, Millî Mücadele hareketinin stratejisini belirlemiştir. Bu sırada Sultan Vahidettin Milli Mücadeleyi bir isyan hareketi olarak adlandırıyor. [9] Sultan Vahidettin Milli Mücadele’nin önüne geçilmesinide istiyordu. [10] Sultan Vahidettin 5 Nisan 1920’de Takvim-i Vekayî’de şunları söylemişti; Mütarekenin akdinden sonra yavaş yavaş iyileşmeye başlayan siyasi durum “milliyet” adı altında yapılan fenalıklarla, vahîm Bir hale getirilmiş, buna karşı şimdiye kadar alınmaya çalışılan barışcıl önlemleri faydasız kalmıştır. Son zamanlarda görülen Olaylara göre bu isyan halinin devamı Allah korusun daha vahim vaziyetlere kaynak olabileceğinden karışıklık vakalarının malum olan tertipçileri ve kışkırtıcıları haklarında kanunun icrası ve fakat kandırılmış olarak bu ayaklanmaya Katılmış olanlar hakkında genel af ilanı ve bütün Osmanlı ülkesinde âsâyiş ve düzenin sağlanması için son derece hızlı Ve katiyyetle ittihaz ve ikmâli ve bütün sadık halkımızın saltanat ve hilafet makamlarını muhakkak olan değişmez bağlılığının artırılması ve bu cümle ile beraber İtilaf devletleri ile gayet samîmî ve güven verici münasebetlerin te’sisine ve devletin menfaati ve milletin hak ve adalet esasına dayalı savunmasına özen gösterilerek barış şartlarının elde edilmesine ve barışın bir an evvel gelmesi için güç sarf edilmesi ve o zamana kadar her türlü mali ve iktisadi Tedbirlere başlanarak kamunun darlığının olabildiğince kolaylaştırılması kesin dileğimizdir. Cenâb-ı Hak, tevfikat-i ilâhiyesine mazhar buyursun.</p>
<p dir="auto"><span style="text-decoration: underline;">                                                                                                </span></p>
<p dir="auto"><em>[5] Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile ilgili İngiliz Belgeleri </em><br><em>[6] BOA, Yayın No: 1, Gn. No: 060, Belge no: 19/A </em><br><em>[7] BOA, Yayın No: 1, Gn. No: 060, Belge No: 37 </em><br><em>[8] BOA, Yayın No: 1, Gn. No: 060, Belge No: 51 </em><br><em>[9] Tâkvim-î Vekayî, 11 Nisan 1920 </em><br><em>[10] Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Yıl: 2, Aralık 1953, Sayı: 6, Belge No: 123 </em><span style="text-decoration: underline;"><br></span></p>
<p dir="auto"><span style="text-decoration: underline;"><em>                                                                                             </em></span></p>
<p dir="auto">Sultan Vahidettin bir süre sonra ise Mustafa Kemal Paşa ve ona destek verenler için idam kararı verir idam kararı şu şekildedir; emekli İstanbullu Kara Vasıf Bey, Eski yirminci kolordu komutanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile Eski Vaşingtin (Washington) elçisi ve Ankara milletvekili Midillili Alfred Rüstem ve sıhhiye eski müdürü İstanbullu Doktor Adnan Bey ile Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni Halide Edip Hanımın, ayrıntıları 11 Mayıs 1920 tarihli ve 20 numaralı karar tutanağında yazılı olduğu üzere, Mülkiye Ceza Yasası’nın kırk beşinci maddesinin birinci fıkrası delaletiyle Elli beşinci maddesinin dördüncü fıkrası ve elli altıncı maddesi uyarınca, sahip oldukları askeri ve mülki rütbe ve nişanlarla, her türlü resmi ünvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına, halen firarda bulunmaları dolayısıyla yasa hükümleri gereğince mallarının haczedilerek, usulüne göre Yönetilmesine ilişkin İstanbul bir numaralı sıkıyönetim mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar, ele geçirildiklerinde tekrar yargılanmak üzere onaylanmıştır. Bu Padişah Buyruğu’nu yürütmeye Savaş Bakanı görevlidir. [11] Öte yandan Damat Ferit Paşa’nın İngiliz yanlısı politikası, 5 Nisan 1920’de yeniden sadrazamlığa Getirilmesini sağlamıştır. Bu dönemde Anadolu’da gittikçe güçlenen Kuvayı Milliye hareketine karşı düşmanca tavır takınmış, düşman güçlerinden yardım alarak Kuvayı Milliyeyi din aleyhtarı bir eylem olarak gösteren fetvalar yayımlatmıştır. Kuvayı İnzibatiye adıyla silahlı bir güç oluşturarak Anadolu’ya göndermiş, Kuvayı Milliyeye karşı olan güçlerle iş birliği yapmaktan çekinmemiştir. [12] Mehmet Vahidettin, Millî Mücadeleyi akamete uğratmak ümidi ile, Mustafa Kemal’in idamı hakkında verilen hükmü 24 Mayıs 1920’de tasdik etti. Arkasından kuvve-i inzibatiye veya hilâfet ordusu adı ile, İzmit cephesinde milli kuvvet lere karşı savaşmak üzere, bir ordu kurduysa da, bu teşebbüsler akamete uğradı. Bütün bunlara rağmen, Türkiye Büyük Millet meclisi 23 Nisan 1920’de toplanarak, kendi adını taşıyan bir hükümet kurdu. Bu hükümet, Avrupa devlet lerine bir nota göndererek, kuruluşunu haber verdi ve bundan böyle Türk milleti adına tek muhatap kendisi olduğunu bildirdi.</p>
<p dir="auto"><span style="text-decoration: underline;">                                                                                              </span></p>
<p dir="auto"><em>[11] Atatürk ile İlgili Arşiv Belgeleri, Belge No: 87 11 <br>[12] Türk Parlamento Tarihi: I. Ve II. Meşrutiyet, c.2, TBMM Vakfı Yay., Ankara, 1998, s.708-709. Türk ve <br>Dünya Meşhurları Ansiklopedisi; Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1962, s.113.</em></p>
<p dir="auto"><span style="text-decoration: underline;"><em>                                                                                             </em></span></p>
<p dir="auto"><strong>Sevr Muahedesi</strong>: Sevr Muahedesi veya Sevres antlaşması İtilâf devletlerinin Osmanlı ve Ankara Hükümetine sundukları barış taslağıdır. Bu taslağı Damat Ferit Hükümeti imzalamıştır. Sultan Vahidettin’in başkanlığında toplanan Saltanat Şûrası’nda ise yine imzalanması kararlaştırılmıştır. Büyük Millet Meclisi ise hedef ve gayeleri tam bağımsızlık olduğundan bu antlaşmayı “paçavra” olarak adlandırıp reddetmiştir. Ancak Sultan Vahidettin bu muahedeyi Büyük Millet Meclisi’nin yararına olur diye imzalamaktan kaçındığı kuşkusuzdur. [13] Ayrıca Y.Komiser Amiral de Robeck, 21 Ağustos 1920 günlü raporunda, ilk defa ziyaret ettiği Vahidettin’in bu konudaki sözlerini aktarmaktadır: “...Sultan... andlaşmanın imzası için emir verirken, gelecekte Britanya’nın yardımına dayanacağı ümidini beslediğini... söyledi. [14]  Sevr Antlaşması’nın Ferit Paşa Hükümeti tarafından imzalandığı haberi TBMM’ye ulaşınca mebuslar büyük tepki gösteriyorlar, Muahede şartları 22 Mayıs günü BMM’de okununca, büyük bir gürültü kopuyor, bütün milletvekilleri İngiltere ve Damat Ferit’e saldırıda adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. [15] Ayrıca Sultan Vahidettin’in 5 defa sadrazamlığa getirdiği Damat Ferit o kadar alçalmıştı ki Türkiye’nin İngiliz mandası olmak istediğini belirtiyordu. [16]  Sultan Vahidettin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kendisi hakkında sahip olduğu tasavvur ları öğrenmek için, Refet Paşa ile 29 Ekim 1922’de bir görüşme yaptı. Refet Paşa, “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ve hükümetinin bir vakıa olduğunu, dolayısı ile artık İstanbul’daki hükümetin bir mana ifade etmediğini, bu hükümetin derhal dağıtılması ve itilâf devletleri ile devam ettirilen münasebetlerin kesilmesi halinde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin sal tanat müessesesi hakkında mülayim kararlar vermesinin mümkün olduğunu”, şahsî mütalaa olarak, beyan etti. Vahidettin, meşrutî hükümdar olduğunu belirterek, hükümeti dağıtamayacağını bildirdi. Bu sırada, İtilâf devletlerinin Lausane Sulh Konferansına Türkiye Büyük Millet Meclisi ile birlikte İstanbul hükümetini de davet etmeleri ve bu davetin İstanbul hükümetince kabul edilmesi, Türkiye Büyük Mil let Meclisinde büyük tepki uyandırdı. Böyle bir hareketin ihanet sayılacağı ve İtilâf devletleri İstanbul hükümetini davette ısrar ettikleri takdirde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Lausane Konferansı’na iştirak etmeyeceği ifade edildi.</p>
<p dir="auto"><span style="text-decoration: underline;">                                                                                         </span></p>
<p dir="auto"><em>[13]  Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde, 2.C. <br>[14] Jeschke, İng.Belgeleri, s.7 <br>[15] Özüçetin, Y., &amp; Ataş, N. (2015). Meclis Celse Zabıtlarında Sevr Muahedesine Karşı Tepki ve Yorumlar. <br>Ahi Evran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 1(2), 40-68. <br>[16] Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV, 1964, s. 135-136 <br></em><span style="text-decoration: underline;"></span></p>
<p dir="auto"><span style="text-decoration: underline;">                                                                                           </span></p>
<p dir="auto"><strong>Sultan Vahidettinin ve İngiliz İşbirliği</strong>: Vahidettine hain denmesinin en büyük sebeplerinden biriside İngilizlere olan bağlılığıdır şüphesiz İngiliz belgelerinde Sultan Vahidettin İngilizlere daima sevgi, muhabbet besliyor onlara âdeta itaat ediyordu. Babası Abdülmecid’in onu İngiliz Devleti’ne ve İn gilizlere dostluk duygularıyle yetiştirdiğini, bugün takip ettiği gayenin Osmanlı Hükümetinin İngiltere Devleti vahimesine mutlak bir teslimiyetle bağlamak olduğunu söyleyerek takdim etti. [17] Sultan gibi onun bütün hükümetleri de İngiltere’nin dostluğu için yalvarıyorlardı. Damat Ferit Paşa bu dostluğun kolayca elde edilebileceği hususuna inanmakta herkesten önce geliyordu. [18]</p>
<p dir="auto"><strong>Sultan Vahidettinin İngilizlere teklifi</strong>: Sakarya’dan sonra, müttefiklerin yeni bir konferans hazırlıkları yaptıkları sıralarda, 13 Ocak 1922 günü sultan, İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserine gizlice bir haberci Yollamıştı. Haberci, Prens Sami’ydi. Sultan, İngiliz Yüksek Komiserinin gelip kendisini ziyaret etmesini istiyordu. Yüksek komisere söyleyecekleri vardı. Habercinin sözlü mesajına göre, sultan, harekete geçmeye karar vermişti. Ankara’nın otoritesinin yerine kendi otoritesini ikame etmek kararındaydı. Bu amaçla İngiltere’nin manevi desteğini sağlamak isteğindeydi. Bu konularda ve belki daha başka konularda da İngiliz Yüksek Komiserine bir şeyler söyleyecekti. Ama, Yüksek Komiser Sir H. Rumbold, Paris Konferansından önce sultanı ziyaret etmeyi sakıncalı gördü; Fransa ve İtalya kuşkulanabilirlerdi. Bu nedenle görüşmeyi konferans sonrasına erteledi. Sultan acaba ne yönde harekete geçmeye karar vermişti? Ankara’nın otoritesi yerine kendi otoritesini nasıl ikame edecekti? Hangi yolla İngiltere’nin desteğini sağlayacak? İngiltereden açıkça ne isteyecek ve karşılığında İngilizlere ne verecekti. Sultanın İngiltere’ye ne vermek istediği bir süre sonra belli oldu. Paris Konferansının toplantı halinde bulunduğu bir Sırada, 25 Mart 1922 günü sultan. Sadrazam Tevfik Paşayı gizlice ingiliz Yüksek Komiserine yolladı. Sadrazamla yüksek komiserin neler konuştuklarını ve sultanın İngiltere’ye ne teklif ettiğini Sir H. Rumbold’un gizli yazısından aynen okuyaIım; My Lord, Sadrazam dün benimle görüştü. 2. Altes (sadrazam) geçen yıl mart ayında Londra Konferansı Sırasında lord hazretleriyle yaptığı konuşmaya atıfta bulunarak söze başladı. O vesileyle, sultanın ingiltere’yle ayrı bir anlaşma yapmak istediğini beyan etmişti. O zamanki konjonktür içinde majesteleri hükümetinin müttefiklerden ayrı hareket edemeyeceğinden böyle bir hal şeklinin uygulanamayacagını sadrazam kabul etti.</p>
<p dir="auto"><span style="text-decoration: underline;">                                                                                     </span></p>
<p dir="auto"><em>[17] Further Correspondence respecting Eastern Affairs. Part II 1919 No. 34;  </em><br><em>[18]  Gotthard Jaeschke, Kurtuluş savaşı ile ilgili İngiliz belgeleri </em></p>
<p dir="auto"><span style="text-decoration: underline;">                                                                                   </span></p>
<p dir="auto">Söz konusu konuşma lord hazretlerinin 15 Mart 1921 gün ve 240 sayılı yazılarında zaptedilmiş bulunmaktadır. Bundan sonra sadrazam, dünkü kabine toplantısından sonra sultanın kendisini saraya çağırdığını bildirdi. O zaman sultan kendisine aşağıdaki teklifi açmıştır. Majeste (sultan), lord hazretlerine sunmam ricasıyla teklifi bana bildirmesi için kendisine (sadrazama) talimat vermişir. Teklif şöyledir: İngiltere’yle Türkiye arasında bir anlaşma aktedilecektir. Anlaşma gereğince Türkiye, bütün ulusların yararına tarafsız olarak Boğazlarn serbestisinin korunmasını İngiltere’ye tevdi edecektir. İngiltere bu amaçla kendi askerlerini ya da Türk jandarmasını kullanabilecektir. Türk Hükümeti Türk jandarmasını İngiltere’nin emrine verecektir. Hatta Boğazların serbestisini korumak için gerekli toprak şeridinin idaresi (administration) İngiltere’nin eline verilecektir. Sultan, böyle bir anlaşmanın Doğu Trakya’yla Edirne’nin Türkiye’ye geri verilmesine karşı itirazı ortadan kaldıracağını düşünmektedir, zira bütün uluslar adına Boğazların koruyuculuğu İngiltere’ye verileceğinden gelecekte korkulacak bir şey olmyacaktır. Böyle bir anlaşma, ingiltere’nin hilafete düşman olduğu ve Türkiye’yi yıkmak istediği yolunda Hindistanda vesair yerlerde yaygın olan Kanaati hemen ve ebediyyen yıkacaktır. Anlaşma aksinin (aksi fikrin) parlak bir kanıt! Olacaktır ve İngiltere’nin hilafetin hamisi (protector) ve seriki olduğunu Islam dünyasına beyan edecektir. Osmanlı hanedanının son padişahı ne kadar da alçalabilmişti! Düpedüz bir memleket parçasını satmayı teklif ediyordu. İkinci Abdülhamit’in İngiltere’ye Kıbrıs’ı verdiği gibi, Sutan Vahidettin de Boğazlar bölgesini vermeyi teklif ediyordu. İngiltere Boğazlar bölgesinde kendi askerlerini bulundurabilecekti. Ama o kadarla da kalmayacaktı. Bu bölgenin idaresini de alacaktır! Kıbrıs da o şekilde İngiltere’ye devredilmişti. Adanın önce «idaresi», sonra da kendisi İngiltere’ye geçmişti. [19]</p>
<p dir="auto"><strong>Mustafa Kemal Paşa Sakarya Meydan Muharebesi’nde ölüm kalım savaşı verirken Sultan Vahidettin Sarayda nikah kıyıyor</strong>: Sakarya Meydan Muharebesi 23 Ağustos 1921’de başlayıp 13 Eylül 1921’de sona ermiştir. Sultan Vahidettin 1 Eylül 1921’de 19 yaşındaki Nevzad Kadınefendi ile sarayda nikah kıymış akşamı ise kına gecesi yapılmıştır. [20]  Türk ordusu ve Mustafa Kemal Paşa’nın Sakarya’da ölüm kalım savaşı verirken padişahın daha 19 yaşındaki kız ile evlenmesi (Bu 5. Eşidir) çok fazla anlatılmaz Vahidettinin savunucuları tarafından çünkü onlarda biliyor ki böyle bir durum kabul edilebilir bir durum değildir.</p>
<p dir="auto"><span style="text-decoration: underline;">                                                                                   </span></p>
<p dir="auto"><em>[19] Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgeleri ile Sakarya’dan İzmir’e, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1989 </em><br><em>[20] Necdet Sakaoğlu, Bu mülkün kadın sultanları </em></p>
<p dir="auto"><span style="text-decoration: underline;">                                                                                  </span></p>
<p dir="auto">Saltanatın Kaldırılması ve Sultan Vahidettin’in İngilizlere sığınması: Saltanatın kaldırılması veya padişahlığın kaldırılması, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1 Kasım 1922’de kabul ettiği 308 numaralı “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, hukuku hâkimiyet ve hükümraninin mümessili hakikisi olduğuna dair” adlı kararnamesi ile gerçekleşmiştir. Mustafa Kemal’in ifadesine göre milletvekillerinin birçoğu saltanatın kaldırılması kararına karşı çıkmışlardır. Bakanlar kurulu başkanı Rauf Bey (Orbay) başta karşı çıktığı karara 29 Ekim’de Mustafa Kemal ile görüştükten sonra taraftar olmuştur. Buna karşılık liberal görüşleriyle tanınan Mersin vekili Selahattin Bey (Köseoğlu) sonuna kadar karara muhalif kalmıştır. Padişah Vahdettin, daha şafak sökmeden, 9 yaşındaki şehzadesi Ertuğrul Efendi ve 10 kişilik kafileyle birlikte merasim köşkünün arka kapısından çıkıp silahhane kapısına doğru yürüdü. Padişah ve küçük şehzadesi orada bekleyen iki Kızılhaç ambulansından birine, kafile ise diğer ambulansa bindi. Arabalar, kaçış güvenliğini sağlayan İngiliz taburunun selam duruşu arasından geçtiler. İşgal İstanbul’u derin uykudayken Balmumcu-Beşiktaş yoluyla biraz gecikmeli de olsa Dolmabahçe Saat Kulesi önündeki rıhtıma geldiler Önceden yapılan plan gereği İngiliz Neville Henderson, Padişah Vahdettin’i rıhtımda bekliyordu. Padişah ve beraberindekiler, İstanbul İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harington’la birlikte rıhtımdaki bir istimbotla açıkta bekleyen İngiliz Malaya zırhlısına çıktılar. Vahdettin, İngiliz bayrağını selamlayarak çıktığı İngiliz gemisinde İngiliz Amiral Sir De Brock tarafından karşılandı.[21] İşte Vahdettin’in İngilizlere sığınma talebinin belgesi: “Dersaadet (İstanbul) İşgal Orduları Başkomutanı General Harington Cenaplarına... İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden, İngiltere devleti fahimesine iltica ve biran evvel İstanbul’dan Mahall-i ahara naklimi (başka bir yere götürülmemi) talep ederim efendim. 16 Teşrin-i sani 1922. Müslümanların Halifesi Mehmet Vahideddin.” [22] Vahdettin, kaçarken hazineyi soymadı” diyenlere de şunu söyleyelim: 1. Vahdettin kaçarken bir gün geri gelmeyi umuyordu, 2. Kaçarken yanında ve banka hesaplarında yeterli parası vardı. 3. Refet Paşa, İstanbul’daki tüm sarayları ve hazineyi kontrol ediyordu. Vahdettin, istese de hazineyi soyamazdı. 4. Ayrıca Vahdettin “hırsız” değildi.</p>
<p dir="auto"><span style="text-decoration: underline;">                                                                                  </span></p>
<p dir="auto"><em>[21] https://www.sozcu.com.tr/vahdettinin-kacisi-wp5456491  </em><br><em>[22]  Afet İnan, a.g.e</em></p>
<p dir="auto"><span style="text-decoration: underline;"><em>                                                                               </em></span></p>
<p dir="auto" style="text-align: center;"><strong>Sonuç </strong></p>
<p dir="auto" style="text-align: center;">Sultan Vahidettin ve Mustafa Kemal Paşa ilişkisi başta iyi başlamış ancak İstanbulun işgali sonrası Sultan Vahidettin ile İngilizler arasında olan anlaşmalar, işbirlikleri vs. Mustafa Kemal Paşa’yı Sultan Vahidettine düşman etmiş hatta onun gözünde Sultan Vahidettin bir Vatan Haini kendi menfaatlerini düşünen birisi olmuştur nitekim bu böyledir Sultan Vahidettin İstanbul işgal edildikten sonra İngilizlere yaranmak için onlar ile gereğinden çok fazla iyi geçinmeye çalışmış, onlar ile işbirliği yapmış, onlara Türk jandarmasını ve boğazları teklif etmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın Sakarya Meydan Muharebesi’nde ölüm kalım savaşı verirken padişahın sarayda nikah kıyıp akşamı ise kına gecesi düzenlemeside Sultan Vahidettin’in kendi menfaatlerini ne kadar düşündüğünün apaçık bir göstergesidir. Kurtuluş Savaşı’nın zafer ile neticelenmesi Sultan Vahidettini yaptıklarından ötürü tedirgin etmiş ve sonunda da İngilizlere sığınarak ülkeden kaçmıştır. Sultan Vahidettini bir kahraman olarak nitelendirmek bunlar göz önünde bulundurularak imkansızdır çünkü vatan toprağını satan, düşman ile anlaşmalar yapan, Vatanı müdafaa edenlere karşı açıkça zararlar veren, ve kendi menfaatlerini vatanın menfaatlerinden üstün tutan birisi kahraman ilan edilemez kaynaklara dayalı bu araştırmamızda Mustafa Kemal Paşa’nın haklı olduğunu görmekteyiz.</p>
<p dir="auto" style="text-align: center;"></p>
<ul>
<li style="text-align: left;"><strong>Kaynakça</strong> </li>
<li style="text-align: left;">Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Kültür, Ankara, 1959.</li>
<li><br>Atatürk ile İlgili Arşiv Belgeleri, Belge No: 87 11 </li>
<li><br>Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV, 1964, s. 135-136</li>
<li> <br>BOA, Yayın No: 1, Gn. No: 060, Belge no: 19/A </li>
<li><br>BOA, Yayın No: 1, Gn. No: 060, Belge No: 37</li>
<li> <br>BOA, Yayın No: 1, Gn. No: 060, Belge No: 51 </li>
<li><br>Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde, 2.C. </li>
<li><br>Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgeleri ile Sakarya’dan İzmir’e, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1989 </li>
<li><br>Farajova, Turan (16 Mart 1920). “İstanbul’un İşgali (18 Kasım 1918-16 Mart 1920)”. </li>
<li><br>İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü. 16 Ocak 2019 </li>
<li></li>
<li>Further Correspondence respecting Eastern Affairs. Part II 1919 No. 34;</li>
<li> <br>Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile ilgili İngiliz Belgeleri </li>
<li><br>Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Yıl: 2, Aralık 1953, Sayı: 6, Belge No: 123 </li>
<li><br><a href="https://www.sozcu.com.tr/vahdettinin-kacisi-wp5456491">https://www.sozcu.com.tr/vahdettinin-kacisi-wp5456491</a> </li>
<li><br>İsmet Görgülü, Atatürk’ün anıları, Bilgi, İstanbul, 2013 </li>
<li><br>Musa Kâzım Efendi’den nakleden İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Sadrazamlar, IV.2095 </li>
<li><br>Necdet Sakaoğlu, Bu mülkün kadın sultanları.</li>
<li><br>Özüçetin, Y., &amp; Ataş, N. (2015). Meclis Celse Zabıtlarında Sevr Muahedesine Karşı <br>Tepki ve Yorumlar. Ahi Evran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 1(2), 4068.</li>
<li> <br>Tâkvim-î Vekayî, 11 Nisan 1920</li>
</ul>
<p dir="auto"></p>
<p dir="auto"></p>
<p dir="auto"></p>
<p dir="auto"></p>
<p dir="auto"></p>
<p dir="auto"></p>
<p dir="auto"></p>
<p dir="auto"></p>
<p dir="auto"></p>
<p dir="auto"></p>
<p dir="auto"></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>TEK PARTİ DÖNEMİNDE CAMİİ İMAR FAALİYETLERİ</title>
<link>https://ilterdergisi.com/tek-parti-doneminde-camii-imar-faaliyetleri</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/tek-parti-doneminde-camii-imar-faaliyetleri</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye&#039;de özellikle son dönemlerde açıkça farkediliyor ki Cumhuriyetin ilanından sonra ülke çapında dinsizleştirme (anti-teokrat) politikalar uygulandığı iddiaları oldukça artmaktadır. Bu iddiaların en popüler olanı tek parti döneminde camiilere uygunsuz şeyler yapıldığı iddiasıdır. Bu makalede tek parti döneminde gerçekleşen camii ve ibathane politikasına değinip imar faaliyetlerini bilimsel ve akademik bir perspektifden ele alacağız. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202505/image_870x580_6829be5966f9e.jpg" length="70304" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 18 May 2025 14:03:25 +0300</pubDate>
<dc:creator>Göksel Burak GÜZELKÜÇÜK</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Din, İslam, Cumhuriyet, Camii, İnönü, Tarih</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h1 dir="ltr" data-pm-slice="1 1 []" style="text-align: center;">Tek Parti Döneminde Cami İmar Faaliyetleri</h1>
<h2 dir="ltr" style="text-align: center;">Özet</h2>
<p dir="ltr" style="text-align: center;">Tek Parti dönemi (1923-1945), Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ve modernleşme sürecinde, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) tek başına iktidarda olduğu bir dönemdir. Bu dönemde, devletin sekülerleşme politikaları, dini kurumlar ve ibadethaneler üzerinde önemli etkiler yaratmıştır. Cami imar faaliyetleri, yani camilerin inşası ve restorasyonu, bu politikalar çerçevesinde şekillenmiş; özellikle tarihi camilerin restorasyonu ön planda tutulurken, yeni cami inşaatları sınırlı kalmıştır. Bu makale, Tek Parti döneminde cami imar faaliyetlerini, restorasyon ve inşaat çalışmaları, politik bağlam ve tartışmalar ışığında akademik bir perspektifle incelemektedir.</p>
<h2 dir="ltr" data-pm-slice="1 1 []">Giriş</h2>
<p dir="ltr">Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılları, ulus-devlet inşası ve sekülerleşme reformlarının yoğun bir şekilde uygulandığı bir dönemdir. 1923’te cumhuriyetin ilanıyla başlayan Tek Parti dönemi, 1945’te çok partili sisteme geçişe kadar sürmüştür. Bu dönemde, dini kurumların yönetimi ve ibadethanelerin durumu, devletin modernleşme ve laiklik politikalarıyla doğrudan bağlantılıydı. Cami imar faaliyetleri, hem yeni cami inşaatlarını hem de mevcut camilerin restorasyonunu kapsayan bir kavram olarak, bu politikaların bir yansımasıdır. Bu makale, Tek Parti döneminde cami imar faaliyetlerini, tarihsel bağlam, restorasyon çalışmaları, yeni inşaatlar ve döneme dair tartışmalar üzerinden ele almaktadır.</p>
<h2 dir="ltr" data-pm-slice="1 1 []">Tarihsel Bağlam</h2>
<p dir="ltr">Tek Parti dönemi, sekülerleşme ve modernleşme reformlarının dini kurumlar üzerinde derin etkiler yarattığı bir süreçtir. 1924’te Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılmasıyla, vakıf mallarının yönetimi Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilmiştir (Vakıflar Genel Müdürlüğü). Bu kurum, camilerin bakımı, onarımı ve restorasyonundan sorumlu olmuş; aynı zamanda, camilerin kültürel miras olarak korunması politikalarını şekillendirmiştir. Seküler politikalar, dini kurumların devlet kontrolü altına alınmasını sağlarken, camilerin ibadet yerinden çok kültürel ve tarihi eserler olarak değerlendirilmesine yol açmıştır.</p>
<p dir="ltr">Dönemin din politikaları, İslam’ın toplumsal hayattaki rolünü yeniden tanımlamayı amaçlamıştır. 1935’te çıkarılan Vakıflar Kanunu, camilerin kadro dâhili ve harici olarak tasnif edilmesini sağlamış; ihtiyaç fazlası görülen bazı camilerin satılması veya başka amaçlarla kullanılması gündeme gelmiştir (Dergipark). Ancak, bu politikalar, camilerin tamamen ihmal edildiği anlamına gelmemektedir; aksine, tarihi camilerin restorasyonu için önemli kaynaklar ayrılmıştır.</p>
<p dir="ltr"></p>
<h2 dir="ltr" data-pm-slice="1 1 []">Cami Restorasyon Faaliyetleri</h2>
<p dir="ltr">Tek Parti döneminde, cami imar faaliyetlerinin en önemli bileşeni tarihi camilerin restorasyonuydu. 1923’te Mustafa Kemal Atatürk, TBMM’de yaptığı bir konuşmada, Kurtuluş Savaşı sırasında zarar gören camilerin onarımı için bir komisyon kurulduğunu ve bir yıl içinde 126 tarihi cami ve mescidin restore edildiğini belirtmiştir (Sozcu). Bu, dönemin erken yıllarında kültürel mirasın korunmasına verilen önemi göstermektedir.</p>
<p dir="ltr">1924-1935 yılları arasında, yüzlerce tarihi cami restore edilmiş; bunlardan 31’inin onarım maliyeti 1000 liranın üzerinde olmuştur. 1935’te Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne cami restorasyonları için 1 milyon lira ek bütçe tahsis edilmiştir. Bu dönemde, tarihi camilerin öncelikli olarak restore edilmesi kararlaştırılmış; 1936’da restorasyonların standartlarını belirlemek için bir “fenni şartname” hazırlanmıştır.</p>
<p dir="ltr">1937’ye kadar, Vakıflar Genel Müdürlüğü 4000’den fazla tarihi eseri, camiler dahil, onarmıştır. Örneğin, Mimar Sinan’ın Manisa’daki Muradiye Camii bu dönemde restore edilmiştir, ancak bazı onarımlar yetersiz fonlar nedeniyle kalitesiz kalmıştır. 1941’de CHP, 5000 liradan fazla maliyetle 40 tarihi camiyi restore etmiş ve beş yıl içinde 26 caminin daha onarılmasını planlamıştır (İktisadi Yürüyüş). 1945’te ise, Vakıflar İdaresi bütçesinde milli anıtlar ve cami restorasyonları için 500.000 TL ayrılmıştır (TBMM Zabıt).</p>
<p dir="ltr">Bireysel katkılar da dikkat çekicidir. Atatürk, Eskişehir Mihalıççık Camii’nin restorasyonu için 5000 lira bağışlamış (Yurdakul); İsmet İnönü, 1931’de Konya’daki Alaaddin Camii’nin askeri kullanımından çıkarılıp restore edilmesi için talimat vermiştir (Sinan Meydan). 1937’de, Osmanlı döneminde satışa çıkarılmak istenen Beyoğlu Ağa Camii, CHP tarafından restore edilerek ibadete açılmıştır (Atilla Oral).</p>
<p dir="ltr"></p>
<p dir="ltr" data-pm-slice="1 4 []">Aşağıdaki tablo, dönemin önemli restorasyon faaliyetlerini özetlemektedir:</p>
<table height="305" style="width: 42.924%;"><colgroup><col style="width: 11.8562%;"><col style="width: 33.0394%;"><col style="width: 36.9124%;"><col style="width: 18.1795%;"></colgroup>
<tbody>
<tr class="border-border">
<th>
<p dir="ltr"><strong>Yıl</strong></p>
</th>
<th>
<p dir="ltr"><strong>Restorasyon Sayısı</strong></p>
</th>
<th>
<p dir="ltr"><strong>Önemli Örnekler</strong></p>
</th>
<th>
<p dir="ltr"><strong>Bütçe (TL)</strong></p>
</th>
</tr>
<tr class="border-border">
<td>
<p>1923</p>
</td>
<td>
<p dir="ltr">126 cami ve mescit</p>
</td>
<td>
<p>-</p>
</td>
<td>
<p dir="ltr">Belirtilmemiş</p>
</td>
</tr>
<tr class="border-border">
<td>
<p>1924-35</p>
</td>
<td>
<p dir="ltr">Yüzlerce cami</p>
</td>
<td>
<p dir="ltr">Mihalıççık Camii</p>
</td>
<td>
<p dir="ltr">31’i &gt;1000</p>
</td>
</tr>
<tr class="border-border">
<td>
<p>1935</p>
</td>
<td>
<p dir="ltr">Çeşitli camiler</p>
</td>
<td>
<p>-</p>
</td>
<td>
<p>1.000.000</p>
</td>
</tr>
<tr class="border-border">
<td>
<p>1937</p>
</td>
<td>
<p dir="ltr">4000+ tarihi eser</p>
</td>
<td>
<p dir="ltr">Muradiye Camii</p>
</td>
<td>
<p dir="ltr">Belirtilmemiş</p>
</td>
</tr>
<tr class="border-border">
<td>
<p>1941</p>
</td>
<td>
<p dir="ltr">40 cami</p>
</td>
<td>
<p>-</p>
</td>
<td>
<p dir="ltr">&gt;5000/cami</p>
</td>
</tr>
<tr class="border-border">
<td>
<p>1945</p>
</td>
<td>
<p dir="ltr">Çeşitli camiler</p>
</td>
<td>
<p dir="ltr">Gazi Osman Paşa Türbesi</p>
</td>
<td>
<p>500.000</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p></p>
<h2 dir="ltr" data-pm-slice="1 1 []">Yeni Cami İnşaatları</h2>
<p dir="ltr">Seküler politikalar nedeniyle, Tek Parti döneminde yeni cami inşaatları restorasyonlara kıyasla daha az ön plandaydı. Ancak, bazı örnekler mevcuttur. İsmet İnönü’nün Ankara Bükreş Sokak’ta bir cami için 2500 TL bağışladığı ve Kocatepe Camii’nin inşasına CHP’nin katkıda bulunduğu bilinmektedir (Şerafettin Turan). Mevhibe İnönü’nün 1960’larda Çankaya Yeşilyurt Sokağı’nda bir cami inşasına destek verdiği de kaydedilmiştir. Bu örnekler, yeni cami inşaatlarının tamamen durmadığını, ancak sınırlı ve bireysel inisiyatiflere bağlı olduğunu gösterir.</p>
<p dir="ltr">Dönemin politik atmosferi, yeni cami inşaatlarını teşvik etmekten ziyade, mevcut camilerin kültürel miras olarak korunmasına odaklanmıştır. Bu nedenle, yeni inşaatlar yerine restorasyon projeleri daha fazla kaynak ve dikkat çekmiştir.</p>
<p dir="ltr"></p>
<h2 dir="ltr" data-pm-slice="1 1 []">Tartışmalar ve Yanılgılar</h2>
<p dir="ltr">Tek Parti döneminde camilerin kapatıldığı, satıldığı veya başka amaçlarla kullanıldığı iddiaları, tarihsel bir tartışma konusudur. Bazı kaynaklar, camilerin ahır, depo veya meyhane olarak kullanıldığını öne sürse de, bu iddialar genellikle abartılı veya istisnai durumlara dayanmaktadır (Sozcu). Araştırmalar, 1926-1950 arasında 28.705 camiden sadece 513’ünün satıldığını göstermektedir (Gotthard Jaeschke). Satılan camiler, genellikle harap, tarihi değeri olmayan veya 1928, 1932 ve 1935 yasalarına göre ihtiyaç fazlası görülen (örneğin, başka bir camiye 500 metre mesafede olan) camilerdi. Bu camilerin birçoğu, depo veya başka amaçlarla kullanılmış; ancak ibadete açık camilerin sayısı korunmuştur.</p>
<p dir="ltr">Öte yandan, restorasyonlar, camilerin ibadet yerinden çok Türk kültürel mirası olarak değerlendirildiğini göstermektedir. 1935-1940 arasında birçok tarihi cami restore edilmiş, ancak bu çalışmalar ibadet ihtiyacından ziyade kültürel koruma amacıyla yapılmıştır (Dunya Bulteni). Bu durum, dönemin seküler politikalarının bir yansıması olarak değerlendirilebilir.</p>
<p dir="ltr"></p>
<h2 dir="ltr" data-pm-slice="1 1 []">Sonuç</h2>
<p dir="ltr">Tek Parti döneminde cami imar faaliyetleri, tarihi camilerin restorasyonuna odaklanmış; yeni cami inşaatları ise seküler politikalar nedeniyle sınırlı kalmıştır. 1923’ten itibaren başlayan restorasyon çalışmaları, 1935-1940 arasında yoğunlaşmış; Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün çabaları ve bireysel katkılarla yüzlerce cami onarılmıştır. Tartışmalar, camilerin satıldığı veya kapatıldığı iddialarını içerse de, veriler bu durumun sınırlı olduğunu ve restorasyonların ön planda tutulduğunu göstermektedir. Bu dönem, camilerin dini ve kültürel değerinin dengelenmeye çalışıldığı bir süreç olarak değerlendirilebilir.</p>
<p dir="ltr"></p>
<h2 dir="ltr" data-pm-slice="1 3 []" style="text-align: left;">Kaynakça</h2>
<ol class="tight" data-tight="true" dir="ltr">
<li>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;"><em>Sozcu, “Cami yalancıları,” Sozcu.</em></p>
</li>
<li style="text-align: justify; font-style: italic;">
<p dir="ltr"><em>Atatürk’ün Bütün Eserleri, C. 15, s. 175.</em></p>
</li>
<li style="text-align: justify; font-style: italic;">
<p dir="ltr"><em>Yurdakul Yurdakul, Atatürk’ten Hiç Yayımlanmamış Anılar, s. 156.</em></p>
</li>
<li style="text-align: justify; font-style: italic;">
<p dir="ltr"><em>Şerafettin Turan, İsmet İnönü, 2. bas., s. 182.</em></p>
</li>
<li style="text-align: justify; font-style: italic;">
<p dir="ltr"><em>Atilla Oral, İşgalden Kurtuluşa İstanbul, s. 536.</em></p>
</li>
<li style="text-align: justify; font-style: italic;">
<p dir="ltr"><em>Gotthard Jaeschke, Yeni Türkiye’de İslamcılık, s. 65, 66.</em></p>
</li>
<li style="text-align: justify; font-style: italic;">
<p dir="ltr"><em>Sinan Meydan, Elcevap, s. 258-261.</em></p>
</li>
<li style="text-align: justify; font-style: italic;">
<p dir="ltr"><em>TBMM Zabıt Ceridesi, S.2, C.20, 24.12.1945, s. 315-317.</em></p>
</li>
<li style="text-align: justify; font-style: italic;">
<p dir="ltr"><em>İktisadi Yürüyüş Dergisi, S. 32, 1 Nisan 1941.</em></p>
</li>
<li style="font-style: italic;">
<p dir="ltr" style="text-align: justify;"><em>Vakıflar Genel Müdürlüğü, Genel Bilgi, Vakıflar Genel Müdürlüğü.</em></p>
</li>
</ol>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>1939&#45;1942 YILLARI ARASINDA 10 KASIMIN GAZETE KÜPÜRLERİNE YANSIMASI</title>
<link>https://ilterdergisi.com/1939-1942-yillari-arasinda-10-kasimin-gazete-kupurlerine-yansimasi</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/1939-1942-yillari-arasinda-10-kasimin-gazete-kupurlerine-yansimasi</guid>
<description><![CDATA[ Bu anlamlı günün hüznünü milletçe derinden yaşamaktayız. Bu yazımızda, tarihin talihsiz bir günü olan 10 Kasım’ın geçmiş yıllarda nasıl anıldığını, yüce önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün uğrunda canını dahi feda etmekten çekinmediği Türk milletine ne denli değer verdiğini, milletimizin de onun mirasına ne ölçüde sahip çıktığını ve izinden ne kadar ilerlediğini inceleyeceğiz. Günün taşıdığı derin üzüntü ve keder sebebiyle, Atatürk’e gönülden bağlı Türk milleti, ülke genelinde pek çok eğlence etkinliğini iptal etmiştir. Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, her ne kadar 10 Kasım 1938 tarihinde bedenen aramızdan ayrılmış olsa da, onun mirası, fikirleri ve devrimleri ebediyen yaşamaya devam edecektir. ]]></description>
<enclosure url="https://image.milimaj.com/i/milliyet/75/869x477/5ee91fd455427f1350030370.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 01 Jan 1970 02:00:00 +0200</pubDate>
<dc:creator>Göksel Burak GÜZELKÜÇÜK</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Cumhuriyet, Tarih, Yakınçağ Tarihi, Gazete</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>OKUYUCUYA MESAJ</strong></p>
<p style="text-align: center;">Bu anlamlı günün hüznünü milletçe derinden yaşamaktayız. Bu yazımızda,<br>tarihin talihsiz bir günü olan 10 Kasım’ın geçmiş yıllarda nasıl anıldığını, yüce<br>önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün uğrunda canını dahi feda etmekten<br>çekinmediği Türk milletine ne denli değer verdiğini, milletimizin de onun<br>mirasına ne ölçüde sahip çıktığını ve izinden ne kadar ilerlediğini inceleyeceğiz.<br>Günün taşıdığı derin üzüntü ve keder sebebiyle, Atatürk’e gönülden bağlı Türk<br>milleti, ülke genelinde pek çok eğlence etkinliğini iptal etmiştir. Büyük Önder<br>Mustafa Kemal Atatürk, her ne kadar 10 Kasım 1938 tarihinde bedenen<br>aramızdan ayrılmış olsada, onun mirası, fikirleri ve devrimleri ebediyen<br>yaşamaya devam edecektir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>MESSAGE TO THE READER</strong></p>
<p style="text-align: center;">We are deeply experiencing the sadness of this meaningful day as a nation. In this<br>article, we will examine how November 10, an unfortunate day in history, was<br>commemorated in the past years, how much our supreme leader Gazi Mustafa<br>Kemal Atatürk valued the Turkish nation, for which he did not hesitate to sacrifice<br>his life, to what extent our nation protected his legacy and how far it progressed<br>in his footsteps. Due to the deep sadness and grief of the day, the Turkish nation,<br>which is deeply devoted to Atatürk, canceled many entertainment events<br>throughout the country. Although the Great Leader Mustafa Kemal Atatürk<br>passed away physically on November 10, 1938, his legacy, ideas and revolutions<br>will continue to live forever.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Teşekkür Mesajı</strong></p>
<p style="text-align: center;">Atatürk’ün vefatı ve 10 Kasım üzerine yaptığı akademik araştırmalarla bu alana değerli katkılar sunan, ayrıca döneme ait gazeteleri incelemem konusunda bana ilham kaynağı olan Yeditepe Üniversitesi Tarih Bölümü öğrencisi sevgili dostum <em>Barış Dinçer</em>’e bir teşekkürü borç bilirim. </p>
<p style="text-align: left;"><strong></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>10 KASIM 1939 TARİHLİ İLK ANMA TÖRENLERİ</strong></p>
<p style="text-align: left;">Cumhuriyet Gazetesi’nde yer alan haberlerde belirtildiği üzere, 10 Kasım 1939 tarihinde yurdun dört bir yanında ilk büyük Atatürk anma törenleri düzenlenmiştir. Başta Ankara, İstanbul, İzmir ve Antalya olmak üzere pek çok önemli şehirde halkın yoğun katılımıyla anma programları gerçekleştirilmiştir. O günün gazetelerinde, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün aziz hatırasına adanmış pek çok duygusal yazı ve makale yayımlanmıştır. Dönemin önde gelen edebî şahsiyetlerinden Peyami Safa başta olmak üzere birçok yazarve düşünür, duydukları derin üzüntüyü kaleme almıştır.</p>
<p style="text-align: left;">”<em>Büyük Matemimiz” başlığı ile altta yeralan; BÜYÜK ÖLÜYE başlıklı</em><br><em>”Ebediyyetler eğer varsa, eğer gerçekse;</em><br><em>Ölmek, edvârı eğer atlayarak geçmekse;</em><br><em>Eğer efsânelerin, gölgelerin var da eli,</em><br><em>Tutabilmişse asırlar denen ak saçlı seli;</em><br><em>Günlerin varsa eğer akmayarak durduğuyer; Fikre heykel dikecek mermeribulduksa eğer; Rūhu sarmış da eğer,</em><br><em>fırtına olmuşsa vatan; Sözü bayrak bilerekvarsa ölürken de tutan; Hele, bir nûrakavuşsak diye kalkıp meselâ, Eğer</em><br><em>ardından, önünden koşuyorsak hâlâ; O</em><br><em>zamân işte ben inkâr ederek öldüğünü,</em><br><em>Atarım bir yana hürmetle șu mâtemligünü</em>.”</p>
<p style="text-align: left;">Şiiri yazmaktadır. Cumhuriyet Gazetesi’nin bu sayısı, aynı zamanda Türk milletinin bağımsızlık ve Cumhuriyet değerlerine olan bağlılığını da güçlü biçimde ortaya koymuştur. Gazetede yer alan ifadeler, dönemin derin yas atmosferini ve milletin önderine duyduğu sınırsızminneti gözler önüne sermektedir. Bu kapsamda, edebi metinler ve duygusal başyazılar aracılığıyla Atatürk’ün fikirlerinin toplum üzerindeki kalıcı etkisi vurgulanmıştır. Akşam Gazetesi’nin 10 Kasım 1939 tarihli sayısında, “<em>Eşsiz Kahraman Atatürk, Vatan Sana Minnettardı</em>r” başlığı öne çıkmakta ve günün anlam ile önemini vurgulamaktadır. Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 10 Kasım 1939 tarihli anma programları kapsamında Akşam Gazetesi’ne verdiği beyannamede şu ifadeleri kullanmıştır: “<em>Atatürk,tarihte uğradığımız en zalim ve haksız ithamlar karşısında meydana atılmış; Türk milletinin masum ve haklı olduğunu iddia ve ilan etmiştir. İlk başta yeterince kavranmamış olan gür sesi, yıpranmaz bir kuvvetle nihayet bütün dünyanın vicdanına nüfuz etmiştir. En büyük zaferleri kazandıktan sonra da Atatürk, ömrünü yalnızca Türk milletinin haklarını, insanlığa yönelik ebedî hizmetlerini ve tarihte hak ettiği meziyetleri ispat etmeye adamıştır. Milletimizin büyüklüğüne,kudretine, faziletine, medeniyet kabiliyetine veinsanlık görevlerine olan inancı sarsılmazdı. ‘Ne mutlu Türküm diyene’ dediği zaman, kendi engin ruhunun hiç sönmeyen aşkını ne manalı bir şekilde özetlemişti. Bozuk zihniyet ve idare anlayışıyla geri bırakılmış Türk toplumunu, en kısa yoldan insanlığın en ileri ve en temiz fikirleriyle donanmışmodern bir devlet hâline getirmek onun başlıca kaygusu olmuştur. Bugün Anayasamızda, devlet yönetiminde, eğitim çevrelerinde ve geniş halk kitlelerinin vicdanlarında yerleşmiş bulunan laik, milliyetçi, halkçı, inkılapçı, devletçi ve cumhuriyetçi anlayış, bize bütün nitelikleriyle Atatürk’ün en kıymetli emanetidir. Ulu Önder Atatürk’ün aziz adı ve hatırası, milletimizin en derin ve içten duygularıyla korunmaktadır. Yurdumuzun her köşesinde ve milletçe kendisine gösterdiğimiz samimi bağlılık, devletimiz ve milletimiz adına kudret ve vefanın en güzelörneğidir. Türk milletinin Atatürk’e duyduğu sevgi ve saygı, onun gibi bir evlat yetiştirebilen bir millet olduğumuzu bütün dünyaya göstermiştir. Atatürk’e karşı saygı görevimizi yerine getirdiğimiz bu anlamlı günde, halkımıza kalbimin derinliklerinden gelen şükran duygularımı ifade etmeyi bir borç bildim. Eşsiz kahraman Atatürk! Vatan sana minnettardır. Bütün ömrünü milletine ve bağımsızlığa adadın. Türk milleti olarak huzurunda saygıyla eğiliyoruz. Hayatın bizlere ruhundaki ateşten canlılık ve kararlılık verdi. Emin olunuz ki, aziz hatıranız sonsuza dek ruhlarımızda yaşayacak; her zaman canlı, uyanık ve yol gösterici olacaktır.</em>” Bu sözler, bir devlet başkanının resmî ifadesinin ötesinde, milletin kalbinden yükselen ortak bir duygunun yansımasıdır. İnönü’nün her cümlesinde, Atatürk’e duyulan derin minnettarlık, kaybın sarsıcı hüznüyle iç içe geçmiştir. “Eşsiz kahraman Atatürk! Vatan sana minnettardır.” ifadesi, bir milletin varlığını borçlu olduğu lidere sonsuz bir vefa borcunun dile gelişidir. Bu beyannamede hissedilen içtenlik, Türk milletinin Atatürk’e olan bağlılığının, bir yas gününün ötesinde, kalplerde ebediyen süreceğinin en açık göstergesi olarak anlaşılmalıdır.</p>
<p style="text-align: left;"></p>
<p style="text-align: left;">Gazete küpüründe dikkat çeken bir diğer başlık ise, “<em>İstanbul Büyük Matem İçinde</em>” başlıklı haberdir. Söz konusu haberde, özellikle Büyük Atatürk’ün hayata gözlerini yumduğu saat 09.05 başta olmak üzere günün farklı saatlerinde İstanbul’da yoğun bir üzüntü yaşandığı belirtilmektedir. Halk, düzenlenen anma törenlerine katılarak duygularını ifade etmiş ve derin kederini dile getirmiştir. Haberde ayrıca, halkın günün anlam ve önemini yansıtmak amacıyla siyah elbiseler giydiği özellikle vurgulanmaktadır.Gazete sayısının ileriki sayfalarında, Büyük Atatürk’ün vefatı nedeniyle İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Yugoslavya, Bulgaristan, Yunanistan, Almanya ve Romanya gibi birçok ülkede derin bir üzüntü duyulduğu belirtilmektedir.</p>
<p style="text-align: left;"></p>
<p style="text-align: left;"><strong>10 KASIM 1940 GAZETE KÜPÜRLERİ</strong></p>
<p style="text-align: left;">Halkın Sesi Gazetesi’nin 9 Kasım 1940 tarihli sayısında belirtildiği üzere, halkevlerinde bayrakların yarıya indirileceği ve tüm eğlence etkinliklerinin iptal edileceği ifade edilmiştir. 10 Kasım 1940 tarihinde yayımlanan Cumhuriyet Gazetesi’nin sayısında, “Büyük Matem Günümüz” başlığı dikkat çekmektedir. Gazetenin devam eden sayfalarında yer alan haberlere göre, sinema salonları ve konferans merkezlerinde anma törenleri düzenlenmiş, bu törenlerde Ebedî Şef’in nutukları, fotoğrafları ve aziz hatıraları saygı ve hüzünle anılmıştır. Aynı gazetenin devam eden sayfalarında, Ebedî Şef Mustafa Kemal Atatürk’ün aziz hatırasını yaşatan birçok fotoğraf yayımlanmıştır. Bu fotoğraflar arasında, Atatürk’ün hayatından kesitler, milletle iç içe olduğu anlar ve talihsiz vefatının ardından gerçekleşen cenaze töreninden kareler yer almaktadır. Gazete, bu görseller aracılığıyla yalnızca bir yasın değil, aynı zamanda Türk milletinin önderine duyduğu derin sevgi, minnet ve bağlılığın da bir ifadesini sunmuştur. Böylelikle Cumhuriyet Gazetesi, dönemin duygusal atmosferini yansıtarak, Atatürk’ün fikirlerinin ve mirasının milletin kalbinde yaşamaya devam ettiğini güçlü biçimde vurgulamıştır. Ulus Gazetesi’nin 10 Kasım 1940 tarihli sayısının kapağında, Atatürk’ün aziz hatırasını yaşatan bir anma fotoğrafı yer almaktadır. Bu görsel, döneminulusal yas atmosferini ve milletin önderineduyduğu derin saygıyı güçlü biçimde yansıtmaktadır. Ulus Gazetesinin 10 Kasım 1940 tarihli sayısında, ebedî şef Atatürk’e yönelik duygusal yazılara yer verilmiştir. Bu yazılardan biri de Türk edebiyatının önemli isimlerinden Falih Rıfkı Atay tarafından kaleme alınmıştır. Atay yazısında şu ifadelere yer vermiştir: “<em>Derlerdi ki Atatürk öldüğü zaman, bütün eserinin parça parça yıkıldığını göreceksiniz. Yahut, Türkiye, ümitsiz bir zor ve nifak devri içine girecektir. Atatürk, boş ve nihayetsiz çölde bir yeşil ırmaklar ve mavi sular serabı gibi sönecektir. Rahat uyu Mustafa Kemal,eserini ve bu halkı anlamayanların seni sevdiğine inanmamakta ne kadar haklı imişsin. Bu ölüm gününde yalnız sana, bir daha görmeyeceğimiz gözlerine, bir daha işitmeyeceğimiz sesine, bir daha öpemeyeceğimiz eline, senin yalnız fâniliğine ağlıyoruz. Millî dava, şevk, kudret ve îman içindedir. Yaşadığın ve öldüğün bu toprak, bir değil, birkaç vatan aşkı ile bağlıyız. İkinci ölüm yılında bir daha andık seni. Şeref ve hürriyet sana çağını düşürmiycektir. Bir tek sağ Türk, istiklâlin devamı demektir.</em>” Falih Rıfkı Atay’ın bu sözleri, Türk milletinin Atatürk’e duyduğu sarsılmaz inancı da yansıtmaktadır. Bu ifadeler, ulusun yas tutarken bile kararlılığını kaybetmediğini, aksine onun mirasını yaşatma iradesini dahada pekiştirdiğini göstermektedir. 1940 yılındaki bu anma, Atatürk’ün ilke ve devrimlerine olan bağlılığın tazelendiği bir dönüm noktası olmuştur. Ulus Gazetesi’nin bu sayısı, hem bir milletin önderine duyduğu vefayı hem de Cumhuriyet’in temellerineolan sadakatini belgeleyen tarihi bir vesika niteliğindedir. Bugün dahi bu satırlar, Atatürk’ün fikirlerinin ve ruhunun milletin her köşesinde yaşamaya devam ettiğinin güçlü bir kanıtıdır.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #ba372a;">“<strong><em>Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır; fakat Türkiye</em></strong></span><br><span style="color: #ba372a;"><em><strong>Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır</strong>.</em>”</span><span style="color: #ba372a;"></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #ba372a;">                                             <strong>EBEDİ ŞEF MUSTAFA KEMAL ATATÜRK</strong></span></p>
<p style="text-align: left;"></p>
<p style="text-align: left;"><strong><span style="color: #000000;">10 Kasım 1941 TARİHLİ ANMA TÖRENLERİ</span></strong><strong><span style="color: #000000;"></span></strong></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;">Cumhuriyet Gazetesi’nin 10 Kasım 1941 tarihli sayısında, Atatürk’ün fotoğrafının alt kısmında ve köşelerinde yer alan ağlayan kadın figürleri dikkat çekmektedir. Bu görsel detaylar, kadın-erkek fark etmeksizin tüm yurtta büyük bir matemhavası hâkim olduğunu göstermektedir. Ayrıca, söz konusu görseller dönemin toplumsal duyarlılığını ve Cumhuriyet’in kadın-erkek eşitliği anlayışı doğrultusunda gelişen toplumsal yapısını da yansıtmaktadır. Bu yönüyle gazete sayfası, yalnızca bir anma niteliği taşımamakta; aynı zamanda erken Cumhuriyet döneminin toplumsal dönüşümünü ve halkın ortak duygudaşlığınıda simgelemektedir. Gazete kapağının sol kısmında yer alan “Hayır, Atatürk ölmemiştir; o, Türk milletinin içinde yaşıyor.” ifadesi, dönemin toplumunun Atatürk’e duyduğu derin sevgi ve bağlılığı açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu cümle, halkın Atatürk’ü yalnızca bir lider olarak değil, milli varlığın ayrılmaz bir parçası olarak gördüğünü göstermektedir.Aynı zamanda, söz konusu ifade Türk milletinin Atatürk’ün ideallerine ve mirasına duyduğu inancın, ölümün ötesine geçtiğini de güçlü bir biçimde yansıtmaktadır. Gazetede, Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayı’nda Türk bayrağına sarılı tabutunun yer aldığı bir fotoğraf yayımlanmıştır. Söz konusu fotoğraf, ulusun derin yasını ve Atatürk’e duyulan sonsuz saygıyı simgesel biçimde yansıtmaktadır. Bu görsel, aynızamanda Türk milletinin önderine duyduğu minnettarlığın ve ulusal birliğin görsel birifadesini de temsil etmektedir. Akşam Gazetesi’nin 10 Kasım 1941 tarihli sayısında, İstanbul’da derin bir yas havasının hâkim olduğu belirtilmektedir. Haberde, esnafın dükkân ve mağazalarına siyah tüllere sarılmış Atatürk fotoğrafları astığı ifade edilmektedir. Haberlerin devamında ise, öğrencilerin Atatürk’ün vefat ettiği saat olan 09.05’te heykeli önünde saygı duruşunda bulundukları, öğretmenlerin ise dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından yayımlanan beyannamenin metnini okudukları aktarılmaktadır.Bu bilgiler, dönemin toplumunun ulusal yas bilincinive Atatürk’e duyduğu derin saygıyı bir kez daha gözlerönüne sermektedir. Atatürk’ün yakınlarının hatıralarında, son sözünün “<em>Aleykümselam</em>” olduğu yönünde anlatımlar yeralmakta ve bu ifade günümüzdeyaygın bir bilgi olarak kabul edilmektedir. Ancak Akşam Gazetesi’nin 10 Kasım 1941 tarihli sayısında yer alan habere göre, Atatürk’ün son sözünün “<em>Saat kaç?</em>” olduğu belirtilmektedir. Ulus Gazetesi’nin haberine göre, 10 Kasım 1941 tarihindeyurt genelinde anma törenleri düzenlenecektir. Haberde,bu törenlerin halkevlerinde veya halkodalarında yapılmasının kararlaştırıldığı, halkevi bulunmayan yerlerde CHP teşkilat binalarının kullanılacağı, teşkilat binası da yoksa uygun bir binada törenlerin gerçekleştirileceği belirtilmiştir. Ayrıca, törenlerin bölgenin en yetkili mülki amiri tarafından idare edileceği ifade edilmiştir. Bu düzenlemeler, dönemin devlet ve toplum yapısında 10 Kasım anmalarına verilen resmî önemin ve ulusal birlik anlayışının açık bir göstergesi niteliğindedir. </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;"></span></p>
<p style="text-align: left;"><strong><span style="color: #000000;">10 KASIM 1942 TARİHLİ ANMA TÖRENLERİ</span></strong></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;">Akşam Gazetesi’nin 10 Kasım 1942 tarihli haberine göre, resmi kurumlarda sabah saat 09.05’te anma törenleri düzenlenmiştir. Bu törenler, ilgili kurumların amirleri tarafından yönetilmiş, törende görevli memurlar ise Atatürk’ün vefatını ve millet üzerindeki derin etkisini anlatmışlardır. Söz konusu törenler, Atatürk’ün fikirlerinin ve mirasının devlet kurumları aracılığıyla yaşatılmaya devam ettiğini göstermesi bakımından da büyük anlam taşımaktadır. Haberde yer alan bilgilere göre,törenlerde Atatürk için beş dakikalık saygı duruşunda bulunulduğu belirtilmektedir. Günümüzde saygı duruşlarının genellikle bir ila iki dakika arasında sürmesiyle karşılaştırıldığında, o dönemde gerçekleştirilen beş dakikalık saygı duruşları dikkat çekici birayrıntı olarak öne çıkmaktadır. Söz konusu gazetenin kapağında yer alan dikkat çekici haber başlığında şu ifadeler yer almaktadır: “<em>Atatürk öldü, fakat ruhu yaşıyor.</em>” “<em>Amerikan siyasî ricali böyle diyor: Atatürk’ten ve Türkiye’den hayranlıkla bahsediyor</em>.” Bu başlık, uluslararası kamuoyunun da Atatürk’e duyduğu derin saygı ve hayranlığı ortaya koymaktadır. Haberde yer alan ifadeler, Atatürk’ün fikirlerinin ve liderliğinin sınırları aşan bir etki yarattığını, onun vefatının ardından bile dünya siyasetinde bir ilham kaynağı olarak anıldığını göstermektedir. Bu yönüyle gazete, dönemin küresel bakış açısını yansıtarak Atatürk’ün evrensel değerini vurgulamaktadır. Tan Gazetesi’nin 10 Kasım 1942 tarihli sayısının kapak fotoğrafında yer alan Atatürk görseli, dönemin diğer gazete kapaklarından farklı olarak daha renkli ve askeri bir portre şeklinde yayımlanmıştır. Dönemin gazeteleri, Ebedi Şef’e duydukları kederi siyah-beyaz fotoğraflarla ifade ederken, Tan Gazetesi’nin Türk bayrağını renkli olarak kullanması dikkat çekici bir özellik arzetmektedir. Gazete kapağında yer alan yazılarda törenlerden ayrıntılı olarak bahsedilmemiş, dahaçok duygusal içerikli metinlere yer verilmiştir. Bu metinlerden biri, Türk edebiyatında önemli bir yeri olan Refik Halid Karay tarafından kaleme alınmıştır. Karay, söz konusu metninde kısaca şu ifadelere yer vermiştir: ”<em>Atatürk'ün dördüncü ölümyılını büyük bir cihan harbinin ortasında anıyoruz. Onun harple olan alâkası, 1914 harbinin bıraktığı harabelerin üstünde doğmasıdır. Her büyük çaptaki adamı, içinde bulunduğu dahilî ve haricî şartlar, tekâmülün inkişaf ve seyrinde çarpışan zıddiyetler doğurur. Her büyük adam gibi, her inkılâp da bu ziktak tekâmülün ve sıçramaların eseridir. Atatürk ve inkılâbı 1914 harbi tezatlarının mahsulüdür. O zaman da dünya bugünkü gibi cihan taksiminden az hisse alanlarla, çok hisse alanlar arasındaki bir çarpışma idi. O zaman da orta Asya, Afrika, Osmanlı İmparatorluğu daha nice nice sınaî rekabet sahasında geri kalmış ülkeler, kavganın mevzuu idi. O zaman da, milletlere medeniyet, hürriyet ve istiklâl getirmek için harbediyorlardı.</em>” Tan Gazetesi’nde yayımlanan fotoğrafta, 10 Kasım 1942 tarihinde Dolmabahçe Sarayı’nı ziyaret eden gençlerin kederli anları yansıtılmaktadır. Fotoğrafın kompozisyonunda gençlerin duruşları, bakış yönleri ve mekânla olan ilişkileri, duygusal bir yoğunluğu okuyucuya doğrudan aktaracak biçimde düzenlenmiştir.Böylece Tan Gazetesi, görselaracılığıyla okuyucularına, aynı zamanda toplumsal bir hafıza ve duygusal bir etkileşim zemini de oluşturmuştur.</span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;"></span></p>
<p style="text-align: left;"><strong><span style="color: #000000;">BU ARAŞTIRMADA KULLANILAN GAZETELER</span></strong></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;">− Cumhuriyet Gazetesi. (1939, 10 Kasım).[<a href="https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/GAZETE/gazete.php?gazete=cumhuriyet">https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/GAZETE/gazete.php?gazete=cumhuriyet</a>].</span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;">− Cumhuriyet Gazetesi. (1940, 10 Kasım). [<a href="https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/GAZETE/gazete.php?gazete=cumhuriyet">https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/GAZETE/gazete.php?gazete=cumhuriyet</a>]</span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;">− Akşam Gazetesi. (1939, 10 Kasım).[<a href="https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/GAZETE/gazete.php?gazete=aksam">https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/GAZETE/gazete.php?gazete=aksam</a>].</span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;">− Ulus Gazetesi. (1940, 10 Kasım).[<a href="https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/GAZETE/gazete.php?gazete=ulus">https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/GAZETE/gazete.php?gazete=ulus</a>].</span><span style="color: #000000;"></span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;">− Tan Gazetesi. (1942, 10 Kasım).[<a href="https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/GAZETE/gazete.php?gazete=tan">https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/GAZETE/gazete.php?gazete=tan</a>]</span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000;"></span></p>
<p style="text-align: center;"><strong><span style="color: #000000;">NOT</span></strong></p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #000000;">Bu araştırmada yazım kuralları açısından ChatGPT yapay zekâ desteği kullanılmıştır.Araştırmanın diğer tüm aşamaları ise yazar tarafından yürütülmüştür. </span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #000000;">Tekrardan ebedi şefimiz tek ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürkü rahmet ve minnetle anıyoruz.</span></p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>