<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>İlter Dergisi &#45; piyanist</title>
<link>https://ilterdergisi.com/rss/author/piyanist</link>
<description>İlter Dergisi &#45; piyanist</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>İlter 2024 &#45; Tüm Hakları Saklıdır.</dc:rights>

<item>
<title>Şerafettin Turan: Atatürk&amp;apos;te Uygarlık ve Irk Sorunu: J. Gobineau&amp;apos;dan E. Pittard&amp;apos;a</title>
<link>https://ilterdergisi.com/atat%C3%BCrkte-uygarl%C4%B1k-ve-%C4%B1rk-sorunu</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/atat%C3%BCrkte-uygarl%C4%B1k-ve-%C4%B1rk-sorunu</guid>
<description><![CDATA[ Bu yazımız; Şerafettin Turan&#039;ın &quot;Atatürk&#039;ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar&quot; isimli eserinden alıntı olup, belirli yazım ve imla hataları düzeltilerek sitemizde paylaşılmıştır. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202501/image_870x580_678fdf00f328f.jpg" length="68255" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 21 Jan 2025 20:45:36 +0300</pubDate>
<dc:creator>piyanist</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Atatürk</b>’ün geçmiş yüzyıllardaki <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türk uygarlığı</b>nı ortaya çıkarmak ve geçmişi çağdaş açıdan değerlendirmek amacıyla tarih çalışmalarına büyük önem vermesi, onu kimi ana konular ve sorunlar üzerinde durmaya sürüklemiştir. Dolayısıyla söz konusu sorunlara açıklık getirmek, onların süregelen olumsuz etkilerini ortadan gidermek isterken de kimi düşünce ve görüşlerden yola çıkarak bir sonuca, ya da kendine göre bir bileşkeye varmak istemiştir. Bunlara örnek olarak, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türklerin </b>ırk özellikleri ve yetenekleri ile uygarlık sorununu ele alabiliriz.</p>
<p class="MsoNormal">Uygarlığın <i style="mso-bidi-font-style: normal;">“beyaz” </i>ırktan gelen ya da kafa yapısı <i style="mso-bidi-font-style: normal;">“brakisefal” </i>olan topluluklara özgü olduğu iddialarının yaygınlaştığı ve <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türklerin </b><i style="mso-bidi-font-style: normal;">“barbar” </i>diye aşağılanmak istendiği bir dönemde, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türk </b>kavminin üstün sayılan <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Âriler</b>’den hiç de eksik bir yönü bulunmadığını kanıtlama çabaları, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Arthur de Gobineau</b>’nun eserinin yayımlanmasından kısa bir süre sonra <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Mustafa Celâlettin </b>ve <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Ali Suavi </b>ile başlamıştı. Yukarıda da değindiğimiz gibi <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Mustafa Celâlettin, </b>1870’te çıkan <i style="mso-bidi-font-style: normal;">“Les Turcs anciens el modemes” </i>adlı kitabında <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türklerle Ariani </b>kavimler arasındaki yakınlık üzerinde durmuştu. <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Ali Suavi</b> ise <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Muhbir </b>ve <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Ulûm </b>gazetelerinde, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türklerin </b>yalnızca asker bir kavim olmayıp dünya uygarlığına hizmet eden bir ırk olduğunu ve tarihteki kimi kavimlerin <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türk </b>aslından geldiklerini öne süren yazılar yazmıştı.</p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Mustafa Kemal </b>kuşağı, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Mustafa Celâlettin</b>’in görüşlerinden kuşkusuz ki habersiz değildi. Ne var ki 1930’lara gelindiğinde, ırkçılık ve <i style="mso-bidi-font-style: normal;">“üstün ırk” </i>kavramları, kimi devletlerin ya da devlet başkanlarının izledikleri bir siyasaya da dönüşünce, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türklerin </b>uygarlık yeteneğinden yoksun bir kavim olmadığını meydana çıkarmak, ırkçı görüşlerin yanlışlığını göstermekten çok, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türk </b>ulusuna özgüven ve moral gücü sağlama yönünden zorunlu hale gelmişti. İşte <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Atatürk</b>’ün, devrimci atılımları sürdürürken antropolojik ölçümlere de eğilmesi, bir siyasaya katılma ya da bir modayı izlemekten çok, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türkler </b>hakkındaki ön yargılara ve suçlamalara, aynı yöntemle yanıt verme amacına yönelikti.</p>
<p class="MsoNormal">1930’lu yıllarda <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Atatürk</b>’ün tarih araştırmalarına destek olmak amacıyla <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türklerin </b>antropolojik yapılarıyla ilgili bazı çalışmalar yaptırttığı ve 1932’de toplanan ilk <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türk Tarih Kongresinde</b> ırk sorununun, üzerinde durulan ana konulardan biri olduğu bilinmektedir. Gerçekten de söz konusu kongrede ırkçılık kuramları ve <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türklerin </b>antropolojik yapılarına ilişkin olarak <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Doktor Reşit Galip, Şevket Aziz Kansu </b>ve <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Sadri Maksudi Arsal</b>’ın bildirileri tartışılmıştı. <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Yusuf Akçura </b>ise tarih yöntemi hakkındaki bildirisinin sonunda, ırkçı görüşlere ve <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Gobineau</b>’nun <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Ârileri </b>üstün sayan düşüncelerine değinerek, tartışmalardan çıkan sonucu şöyle özetlemişti:</p>
<p class="MsoNormal"><i style="mso-bidi-font-style: normal;">“Bir haftadan beri huzurunuzda söz söyleyen arkadaşlarımız ispat ettiler ki, Avrupalıların hükmetmek amacını gözeterek ortaya attıkları ırk kuramının bilimsel bir kıymeti yoktur… Biz, bütün dünyada yaşayan insanları, Avrupalılar gibi ve onlar derecesinde hukuka sahip adam evlatları sayıyoruz.” <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">(Birinci Türk Tarih Kongresi, Konferanslar-Münakaşalar, T.C.Maarif Vekâleti, s. 607)<o:p></o:p></b></i></p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Atatürk</b>’ün bu konuda, üstün ırk kuramının esas kaynağı olan <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Gobineau</b>’nun <i style="mso-bidi-font-style: normal;">“Essai sur l’intgalitt des races humaines” </i>adlı ünlü yapıtından başlayarak, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Alfred Cort Haddon</b>’un <i style="mso-bidi-font-style: normal;">“Les races humaines”</i>ine ve <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Eugéne Pittard</b>’ın <i style="mso-bidi-font-style: normal;">“Les races et l’histoire”</i>ma gelinceye kadar birçok eseri okuduğu ve değerlendirdiği görülmektedir. Özel kitaplığında söz konusu kitaplara koyduğu işaretlerde dikkati çeken nokta, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Atatürk</b>’ün <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Gobineau</b>’da bile <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türkler </b>hakkında verilen bilgiler üzerinde eğilmiş olmasıdır.</p>
<p class="MsoNormal">Örneğin, etnik ayrılıkları ve etnik grupların karışmalarını sergilemeye çalışan <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Gobineau, </b>sözü <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Oğuzlara </b>ve <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Anadolu Selçuklularına </b>getirerek, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Altay Oğuzlarının Finli </b>bir kavim olduklarının sanıldığını, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">İslâm </b>çağında <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türk </b>kabilelerinin değişik adlar altında <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">İran </b>ve <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Küçük Asya</b>’da yerleşmiş bulunduklarını, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Selçukluların </b>büyük ölçüde <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">İslâm </b>gruplarla karıştığını, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Selçuklu Devleti </b>sona ererken de <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türk </b>ırkının devamını sağlayan yeni <i style="mso-bidi-font-style: normal;">“sürgün”</i>ler verdiğini, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Osmanlı </b>diye anılan bazı kişilerde sarı ırka benzeyen çizgiler görülmekle birlikte, bunun doğrudan doğruya <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Fin </b>kökenli olmaya değil de, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Slav </b>ya da <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Tatarlarla </b>evlenmelere dayandığını öne sürmekteydi. <b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;">(Atatürk’ün özel kitaplığındaki nüsha, Anıtkabir, No. 227, 1, 218-221)<o:p></o:p></i></b></p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Atatürk</b>’ün bu bilgileri içeren satırlara koyduğu işaretler kuşkusuz ki <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Gobineau</b>’nun görüşlerine katıldığı anlamına sahip olmayıp, bu iddialar üzerine eğilmek gereği duyduğunu göstermektedir. Çünkü <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Atatürk, </b>aşağıda belirteceğimiz gibi, ırklar ve uygarlıklar konusunda <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Pittard</b>’ın görüşlerini kabullenmiştir.</p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Mustafa Kemal</b>’in bu kitapta kırmızı kalemle işaretlediği bir başka yer, bundan 5.000 yıl önce <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Turan </b>adıyla tanınan eski yurtlarından çıkan sarı ırktan kavimlerin baskısıyla beyaz kavimlerin yer değiştirmek zorunda kaldıkları yolunda <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Gobineau</b>’nun yazdıklarıdır <b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;">(Anıtkabir, No. 227, I, 380 vd)</i></b>. Burada <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Atatürk</b> için önem taşıyan noktanın, sarı ırkın beyaz ırkı daha batıya itmesi değil, yeryüzünde ilk uygarlıkların doğuşunda, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Turandan </b>yani <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Orta Asya</b>’dan çıkan bir göç dalgasının rol oynamasıdır.</p>
<p class="MsoNormal">Bunların dışında <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Atatürk</b>’ün, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Gobineau</b>’nun kitabında, M.Ö.II.yüzyılda <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Çin</b>’in batısında yerleşen beyaz ırktan kavimler arasında <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Yüeçi </b>ve <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Ou-soun</b>’larında<b style="mso-bidi-font-weight: normal;"> (Vusun) </b>bulunduğunun <b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;">(II, 262 vd)</i></b>, büyük çoğunluğu sarı ırktan olan <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Cengiz</b>’in ordusunda beyazların da görüldüğünü <b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;">(II, 304 vd) </i></b>belirten yerleri işaretlemiş olması, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Atatürk</b>’ün her yerde <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türk </b>ve <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türklükle </b>ilgili bilgileri değerlendirmeye çalıştığını göstermektedir.</p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Atatürk</b>’ün, Cambridge Üniversitesi Etnoloji Profesörü <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Haddon</b>’un Fransızcaya <i style="mso-bidi-font-style: normal;">“Les races humaines et leur repartition Geographique” </i>diye çevrilen kitabında da, özellikle <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Anadolu</b>’da gelişen kültürler ve bunları yaratan kavimler üzerinde durduğu anlaşılmaktadır. Bunlar arasında, daha <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Neolitik Çağ</b>’da <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Anadolu</b>’da doğan uygarlığın brakisefal bir Akdeniz tipinin eseri olduğu, bu uygarlığın <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Batı Asya</b>’dan <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Avrupa</b>’ya ve <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Mısır </b>üzerinden <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Afrika</b>’ya yayıldığı yolundaki kısım <b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;">(Katalog No. 2077, Anıtkabir kitapları, 725, s. 187)</i></b>, ya da batıya göç eden <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türklerin </b>XI. Yüzyılda <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Anadolu</b>’ya yerleşmelerinden sonra <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türk </b>deyiminin, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Küçük Asya </b>ve <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Avrupa</b>’da salt <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türk </b>kökenli bir topluluk değil de, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">İslâmiyet</b>’i kabullenmiş kavimleri de içeren bir kavram olarak görüldüğü <b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;">(Katalog No. 2077, Anıtkabir kitapları, 725, s. 186) </i></b>biçimindeki satırlar, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Mustafa Kemal</b>’in ilgisini çeken, dolayısıyla etkilendiği görüşler izlenimini vermektedir.</p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Haddon</b>’dan başka <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Atatürk</b>’ün, Paris Antropoloji Okulu Etnoloji Profesörlerinden <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">George Montandon</b>’un, <i style="mso-bidi-font-style: normal;">“La race, les races mise au poinl d’tthologie somatique” </i>adlı eserini de incelediği ve <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Turanien </b>ırk (Race Turanienne) bölümü üzerinde durduğu görülmektedir <b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;">(Özel kütüphane katalogu, No. 2084, Anıtkabir, No. 716)</i></b>.</p>
<p class="MsoNormal">Bütün bunlarla birlikte, ırksal özellikler ve onun tarihsel olaylardaki rolü konusunda <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Atatürk</b>’ün en çok <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Pittard</b>’ın görüşlerine katıldığı bilinmektedir. Bunda <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Pittard</b>’ın “ırkçı” bir bilim adamı olmayışı kadar <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Anadolu Neolitik </b>kültürünü ve <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Balkanlardaki </b>ve <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Anadoludaki Türklerin </b>antropolojik özelliklerini araştıran bir uzman oluşunun da elbette ki büyük payı vardır. Nitekim <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Birinci Türk Tarih Kongesi Kurultayında </b>ırklar ve uygarlıklar konusu üzerinde konuşulanlar en çok <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Pittard</b>’ın görüşlerine yer vermişlerdi.</p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Atatürk</b>’te 1937’deki <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">İkinci Türk Tarih Kongesi Kurultayına </b>katılan <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Pittard</b>’ın <i style="mso-bidi-font-style: normal;">“Les races et l’histoire. Introduction ethnologigue â l’histoire” </i>adlı ana eserini çok dikkatle incelemiştir. <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Pittard</b>’ın ırkları antropolojik bir kavram olarak değil de, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Boule</b>’a dayanarak, kan yakınlığı ve milliyet, dil, gelenekler gibi yapay sınıflandırmalara olanak veren doğal ayrılıkların belirlediği bir fiziksel türdeki devamlılık diye tanımlaması, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Atatürk</b>’çe benimsenmiş görünmektedir. <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Atatürk</b>’ün söz konusu kitabın gerek ön sözünde gerekse metninde yer alan bu tanımı işaretleyip yanına dikkat anlamına gelen “d” harfini yazmış olması bunun kanıtıdır <b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;">(Katalog No. 2088, Anıtkabir kitapları: 729, s. VIII, 4.)</i></b>.</p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Gobineau, Selçuklular </b>ve <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Osmanlılar </b>döneminde <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türklerin </b>diğer kavimlerle çok büyük ölçüde karıştıklarını öne sürerken, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Pittard, Avrasya</b>’nın güzel ırklarından biri olarak nitelendirdiği <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türklere</b>, evlenmeler dolayısıyla bir miktar yabancı kanın katılmasını, <i style="mso-bidi-font-style: normal;">“büyük bir vazoya birkaç damla” </i>olarak niteliyor ve <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türklerin </b>fiziksel tiplerini çizmeye çalışıyordu ki, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Atatürk</b>’ün bu bölüme ne denli ilgi duyduğu, sayfa kenarlarını ve satır altlarını sık sık çizmiş olmasından anlaşılmaktadır.</p>
<p class="MsoNormal">Öte yandan <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Pittard</b>’da kişisel ilişki kurmuş olduğu <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Atatürk</b>’ün bu konudaki düşüncelerini ve nelere önem verdiğini büyük bir açıklıkla anlatmaktadır:</p>
<p class="MsoNormal"><i style="mso-bidi-font-style: normal;">“Atatürk’ün Anadolu uygarlığının en uzak kökenlerine ve insan ırkları arasında Türklerin işgal ettikleri yere ilişkin bulguları…<o:p></o:p></i></p>
<p class="MsoNormal"><i style="mso-bidi-font-style: normal;">Birçok kez birlikte söz ettiğimiz sorunlar arasında, Neolitik uygarlığın dünyaya getirdiği büyük sosyal değişikliği hatırlatmak isterim… İnsanlık bundan büyüğünü yaşayamaz… Bu efsanevi olaylar Asya’da meydana geldi. Fakat bunun merkez alanının neresi olduğunu henüz bilmiyoruz. En eski Eti kültürü, yeni sosyal durumun başlangıcı hakkında bir imaj -hatta renkli bir imaj- vermektedir. Neolitik Anadolular coğrafya bakımından Avrupa topraklarına en yakın olanlar olduğundan yeni durumu onların yapmış olmaları olasıdır. O zamanın Avrupasının brakisefal nüfusları ancak bahsettiğimiz Asya ülkelerinden gelmiş olabilirler.<o:p></o:p></i></p>
<p class="MsoNormal"><i style="mso-bidi-font-style: normal;"><u>Başlıca rollerden birini eski Türkiye’nin oynamış olmasını olanaklı kılan bu genişlikteki bir sorunun Atatürk’ün gözü önünde eşsiz bir parlaklıkla belirmiş olmasını anlıyoruz.</u>” <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">(Eugéne Pittard, Atatürk’ün Hatırasını Tanzim, Belleten, 10 (1939), s. 187 vd.)<o:p></o:p></b></i></p>
<p class="MsoNormal">Bütün bunlar, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Atatürk</b>’ün ırklar ve bunların tarihteki etkinlikleri konusunda ırkçılığı ve üstünlük iddialarına saplanmaksızın, bir yandan <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türklerin </b>tarih boyuınca uygarlık alanındaki yerlerini ortaya çıkartacak, öte yandan da <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türkleri </b>küçültücü iddia ve önyargıların yersizliğini kanıtlayacak bir çerçeve içinde kaldığını, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Gobineau</b>’dan tepki duyaraktan, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Pittard</b>’ın da görüşlerinden yararlanarak etkilendiğini göstermektedir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İttihat ve Terakki&amp;apos;de Milliyetçilik ve Türkçülük</title>
<link>https://ilterdergisi.com/ittihat-ve-terakkide-milliyetcilik-ve-turkculuk</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/ittihat-ve-terakkide-milliyetcilik-ve-turkculuk</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/2024/11/image_750x500_672a46f01b3d3.jpg" length="241651" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 05 Nov 2024 19:25:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>piyanist</dc:creator>
<media:keywords>İttihat ve Terakki</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">19. milliyetçilik yüzyılından, 20. yüzyıla girildiği halde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki çeşitli unsurların <strong>“milli” </strong>ideolojileri yanında, Türkler en sona kalmıştır. <strong>Panislavizm, Panhelenizm, Pancermenizim, Siyonizm </strong>ve türlü akımlar milliyetçi oluşları desteklerken Türkler <strong>Ziya Gökalp</strong>’in deyimiyle <em>“Osmanlı bayrağı altında şuursuz bir hayat” </em>geçirmekteydiler <strong><em>(Tarık Zafer Tunaya, İslâmcılık Cerayanı; İslâm Mecmuası, 1320, sayı 8, 9, 11, 12)</em></strong>. O kadar ki milli marşları bile yoktu. 1908 Temmuz’unda Hürriyet’in İlanı’nı Fransız Millî Marşı’nı (Marsailles) çalarak Selanik’te kutlamışlardı. Ve hâlâ 1789’da idiler. Ama Fransız İhtilâli’nin ilan ettiği ihtilallerin alfabesi olan ilkeler yine de Türklerin hayatına girmiş değildi. Oysa Balkanlarda durum farklıydı. Balkanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun yumuşak karnıydı. Batı’ya karşı açık ve fazlasıyla konukseverdi. O kadar ki sırf <strong>“Türkokrasi” </strong>dedileri Osmanlı yönetiminden kurtulmak için Batı’nın emperyalizmine razı olabiliyorlardı. Osmanlılık çatısı onları hiçbir suretle tatmin etmemiştir. Büyük devletlere sığınarak Avrupa kamuoyunu önce Bulgarlar sonra da Yunanlılar sömürmekteydiler. Batı edebiyatı da bu konuda yazılan <strong>şiirler, kitaplar </strong>ya da tek yönlü <strong>tarih öğretileri </strong>yorumlarıyla doluydu. </p>
<p style="text-align: left;">Meşrutiyeti ikinci kez ilan ettikleri halde <strong>Türkler </strong><em>“Osmanlıcılık” </em>fikrine yapışıp kalmışlardır. Kimseyi tatmin etmeyen <strong>Osmanlıcılık </strong>milli bir ideal olacak güçte ve nitelikte değildi. Osmanlılar <strong>“hâkimiyet-i siyasiye” </strong>yoluyla kendilerine bağlı sandıkları milletleri çoktan kaybetmişlerdi. Ama yine de ısrarla bu ilkeye bağlıydılar. Kapitülasyonların yanında bu da ayrı bir baskı sistemi kuruyordu.</p>
<p style="text-align: left;">Bu bağ <strong>Balkan Harbi</strong>’yle koptu. <strong>İttihat ve Terakki</strong>’nin <em>“Türkçülük” </em>akımı bu savaşın dumanları içinde sanki fışkırdı. <em>“Ben varım!” </em>diyemeyen <strong>Türkler </strong>bu sözleri <strong>Balkan Harbi </strong>sonunda söyleyebildiler ve milletleşme platformuna erişebildiler. Milliyetçilik akımı artık bir iç dinamik niteliği kazanmıştı. <strong>Balkan Harbi</strong>’nin <strong>Türk milliyetçi</strong>liğine etkisi <strong>Türkçüler </strong>tarafından olumlu bir gelişme olarak karşılanmıştır. <strong>İttihat ve Terakki </strong>ile muhaliflerinin geçiçi de olsa milliyetçi bir uyanış çevresinde birleşme tecrübesi <strong>Müdafaâ-i Milliye Cemiyeti</strong>’nin kurulmasında görülmüştür. Kısa sürmekle beraber, <strong>Balkan Harbi, Gökalp</strong>’in deyimiyle, bir <em>milli mefkûre</em>’nin (ulusal ideal) somutlaşma koşullarını hazırlamıştır ve ülkenin <strong>Türk </strong>aydınlarını adeta oy birliğine yaklaştırmıştır. Çünkü <strong>Trablusgarp Savaşı</strong>’nın bittiği anda büyük devletlerin de yardımıyla Balkanların <strong>Türklere </strong>saldırması <strong>Ehl-i Salip </strong>(Haçlılar) ruhunun 20. Yüzyıl başındaki ortaya çıkışı sayılmıştır. Fakat fikir akımları arasında milliyetçiliği en fazla geliştiren ve iktidar partisinin ideolojisi yapan <strong>İttihatçılar </strong>olmuştur.</p>
<p style="text-align: left;">Milliyetçilik <strong>İttihatçı </strong>anlam ve yorumuyla <strong>Türkçülük </strong>adını alacaktır ve muhalifleri bu anlayışta <strong>Ziya Gökalp</strong>’ten ve onun yorumlarından milliyetçiliği ayırmaya çalışacaklardır. Fakat <strong>İttihatçı Türkçülük </strong>cereyanını bu fikir karışıklıklarından ve kavram kargaşasından <strong>Ziya Gökalp </strong>Bey kurtarmak isteyecektir. Öteki yorumların tersine <strong>Durkheim sosyolojisi</strong>’nin uyarlamaları ön plana geçirilecektir ve gelişmelerin hareket noktası olacaktır. <strong>Türkçülük</strong>’ten başka hiçbir fikir akımında bir <strong>“ideolog üstad”</strong>ın var olduğu söylenemez.</p>
<p style="text-align: left;">Aslında, imparatorluk ülkesinde çeşitli milliyetçilik akımları, sürekli çatışma halindeydiler. Bunlar arasında, <strong>Türkçülük </strong>bütün şimşekleri üzerine çekmiştir ve <strong>“Jön Türklerin zoraki Türkleştirme” </strong>politikası tüm eleştirilerin hedefi olacaktır.</p>
<p style="text-align: left;">Osmanlı yönetiminin <strong>(İTC) </strong>bu milliyetçiliği <strong>(Türkçü) </strong>görünümü başta <strong>Araplar </strong>olmak üzere büyük tepki ile karşılanmıştır. Aynı zamanda, <strong>İngilizlerce Araplar</strong>’ın <strong>Türklere </strong>karşı kışkırtma aracı olarak kullandığı da açıktır. Balkanların durumu zaten bellidir. 1908’in 23 Temmuz’unun birkaç gün sonrasında <strong>Bulgaristan, Bosna-Hersek </strong>ayrılmaları, kutlama şenliklerine matem serpintileri getirmiştir.</p>
<p><strong>Osmanlılık</strong>’tan hoşnut olmayan <strong>Yunan</strong> ve <strong>Bulgar</strong> mebuslar gibi Balkanlı siyaset adamları (<strong>Ermeni </strong>mebusların da desteğiyle) milli bir muhalefetin ayrılıkçı tutumlarını ülke içinde sürdürmüşlerdir. Parlamentoda <strong>Türkçe </strong>konuşan <strong>Rum </strong>mebuslar Atina mitinglerinde <strong>Yunanlı </strong>oluyorlardı ve örneğin İzmir Mebusu <strong>Kaloridi </strong>Efendi Atina Üniversitesi’nde tarih dersleri veriyordu. <strong>İttihat ve Terakki</strong>’nin <strong>Türkçülüğü</strong>’ne ve <strong>Turancılığı</strong>’na karşı yerel milliyetçi akımlar da koşut bir yol izlemişlerdi. Milliyetçi akımlar arasında bir çatışma 1908 hareketiyle beraber çıkmıştır. En azından Meşrutiyet’in ilk seçiminde <strong>Rumların </strong>ve <strong>Ermenilerin </strong>etnik temsil diyebileceğimiz savları bu durumun kanıtıdır.</p>
<p>Bu çatışma Batılı tarihçilerce yakından izleniyor ve <strong>Türkler </strong>aleyhinde yorumları ortaya çıkarıyordu. Bu noktada eklenecek bir özelliği göz ardı etmemek gerekir. Parlamento ile parlamento dışı milliyetçilik tutumları aynı nitelikte değildir. Çokuluslu bir parlamentoda milliyetçi eleştiriler ve hücumlar genellikle <strong>Türklerden </strong>gelmemiştir. Balkanlılar bu konuda şampiyondur. Parlamento dışında ise her türüyle siyasal, ekonamik, sosyal alanda <strong>Türk milliyetçiliği </strong>yayınların konusu olmuştur. <strong>Millî iktisat, milli coğrafya, milli tarih, milli edebiyat, milli müzecilik, milli filmcilik </strong>gibi müesseselerin kuruluşları her fırsatta müjdelenmektedir. Bu bakımdan parlamento dışı yayınlar bu akımın gelişmesinde çok daha büyük rol oynamışlardır</p>
<p>Parlamentodaki oluşlarda iki sorunu belirtmek gerekir. İlk olarak 1912’ye değin çoğulcu yapılı bir parlamentoda çatışmalar daha açıktır, daha normal ve çeşitli olarak ileri sürülmüşlerdir. 1912’den sonra 1914’te başlayan üçüncü dönem meclislerinde tek parti rejimi gereği, milliyetçi muhalefetin ortaya çıkması daha değişik olmuştur. İkinci sorun, Milliyetçilik akımının devreye girmesi Âyan’da Mebusan’dan daha erken ortaya çıkmıştır. Mebusan’da ise bu konu <strong>Mütarekeyi </strong>(1918) beklemek gerekecektir.</p>
<p><strong>“Yorgiyadis Efendi sorunu” </strong>heyecansız ve yaşlı Âyan’da, durgun denizde bir fırtına benzerliği göstermiştir <strong><em>(MACZ, D. II, Sİ 2, 17- 18-19-25. İçtimalar, s. 171-301)</em></strong>. 28 Haziran 1914 günü ilk kez <strong>Aydın Millî Bankası</strong>’nın kuruluşuna ilişkin bir tasarı Âyan’ın gündeminde yer almıştır <em>(Aydın Millî Bankası hisse senetlerinin 25.000 liralığının Ziraat Bankası’nca satın alınmasına dair Maliye encümeni mazbatası okunmuştur)</em>. İlk anda sorun önemsenmez. Fakat kendi deyimiyle <em>“elli yıla yakın Osmanlı Devleti’nin hizmetinde çalışmış olan” </em><strong>Yorgiyadis </strong>Efendi sorunu bu kadar basit bulmaz, önce hukuki bakımdan eleştiriye geçer:</p>
<p>Bir kez ortada somut bir olay yoktur. Aydın Millî Bankası henüz kuruluş halindedir. Ziraatte çalışan insanların parasıyla kurulmuş, bir devlet kurumu olmayan Ziraat Bankası’nın parası ortada görülmeyen bir kurum için sarf edilemez. Bu, görülmemiş bir şeydir. Böyle bir yasa tasarısının <strong>“reddi değil atılması” </strong>gerekir.<em> “Bu tür tasarılar kabul edilemez.” </em>Bu sözler üyeleri <strong>Yorgiyadis </strong>Efendi’ye karşı sert eleştirilere götürmez. Tartışma teknik planda cereyan eder ve çağrılmış bir memurun açıklamaları da dinlenir. <strong>İttihatçı </strong>üyeler tasarıyı överek onun bir hayır maksadına dayandığını ve Ege halkının başarısı olduğunu savunurlar. Onlar bunun hayırlı ve milli bir eser olduğunu ileri sürerler ve de yardım yapılmadığı takdirde bankanın kurulamayacağını sözlerine eklerler. Aslında banka kurucularının hemen tümü <strong>İttihat ve Terakki</strong>’ye kayıtlı kişilerdir ve içlerinde muhalif partilerin mensupları yoktur ve hiçbir gayri-müslim ismine de rastlanmaz <strong><em>(Gündüz Ökçün, 1909-1930 Yılları Arasında Anonim Şirket Olarak Kurulan Bankalar, s. 421; Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat, s. 159)</em></strong>.</p>
<p><strong>Yorgiyadis </strong>Efendi yeniden devreye girerek iddialarını kesinleştirir. Ona göre ortada halkın güvenini kazanmış bir kurum yoktur. Bu müessese gerçek bir banka değildi. Kurulmamıştı, kurulamazdı. Hükûmet başka bir kanun tasarısı önererek bunun kurulmasını isteyebilirdi. Bu tartışmalar sonunda tasarı Âyan’da kabul edilmiştir. </p>
<p>Ertesi celsede (30 Haziran 1914) fırtına ve tartışmalar gazetelerin olaya el koymalarıyla başlamıştır. Bu olaydan önce de <strong>Donanma Cemiyeti’</strong>’ne bırakılan bir maaş hakkındaki kanun tasarısına da muhalefet etmiş olan <strong>Yorgiyadis </strong>Efendi basında bir <strong>Yunan milliyetçisi </strong>olarak kamuoyuna tanıtılmıştı. <strong>Yunus Nadi </strong>Bey başta olmak üzere gazeteler olayı <strong>Yorgiyadis </strong>Efendi’yi çok ağır şekilde suçlayarak yansıtmışlardır. <strong>Yunus Nadi </strong>Bey’in <em>“Hezeyan Hezeyan üstüne” </em>başlıklı başyazısında: <em>“… Yorgiyadis Efendi’nin olamaz olmayacaktır hükümleri ile bu türlü milli müesseselerin olmaması arzularını izhar etmekten başka bir şey yapamadığı meydanda değil midir?” <strong>(Tavir-i Efkâr, 15 Temmuz 1941)</strong></em>. Bu yazı Osmanlı İmparatorluğu’nda yeni ve tamamen milliyetçi olarak gelişen bir akımın simgesiydi ve bu akım hızla iktisadilik kazanmaktaydı.</p>
<p>Celse açılınca <strong>Reis Rıfat </strong>Bey sorunu yinelemiş ve <strong>Âyan Meclisi </strong>için onur meselesi saymıştır. <strong>Yorgiyadis </strong>Efendi’nin bu sözleri karşısında dahili nizamname gereğince harekete geçilmesi kararlaştırılmıştır. Fakat <strong>Yorgiyadis </strong>Efendi bu birleşimde bulunmamıştır. Gazi <strong>Ahmet Muhtar </strong>Paşa’nın ısrarla üzerinde durduğu öneriyle, <strong>Yorgiyadis </strong>Efendi’nin savunmasına ve kendisine haber verilmesine karar verilmiştir. Üçüncü celsede  (1 Temmuz 1914) rüzgarlar daha şiddetle esmiştir. <strong>Yorgiyadis </strong>Efendi’den savunmasını yapması istenilmiştir. O da sözlerini yinelemiş ve bu sözlerin özür dileme olarak kabul edilip edilmemesini <strong>Meclis</strong>’e bırakmıştır. Bunun üzerine reis bunun hakaret olduğunu oya koymuş ve dahili nizamname gereğince umumi heyetin kararıyla <strong>Yorgiyadis </strong>Efendi’ye takbih ve ihraç cezası (Kınama ve <strong>Meclis</strong>’ten çıkarma) verilmiştir. Bundan sonra söz istemesine rağmen bu isteği reddedilmiş ve reisin sert bir şekilde <em>“Dışarı çıkınız!” </em>sözüyle dışarıya çıkarılmıştır.</p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial','sans-serif';">Son perde yirmi beşinci içtimada inmiştir (8 Temmuz 1914). <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Yorgiyadis </b>Efendi ancak ikinci celsede söz alabilmiş ve içini dökme fırsatını bulmuştur. Açıklamalarında imzasız tehdit mektupları aldığını, basında hakaret dolu yazılar yayınlandığını ve hele <i style="mso-bidi-font-style: normal;">“Sizin burada işiniz yoktur. Burası Türkiye’dir, Yunanistan’a gidiniz” </i>gibi ibareler bulunan bu yayınların kendisini çok müteessir ettiğini fakat bunlardan korkmadığını da söylemiştir. Gönderilen mektuba imzasız olması nedeniyle önem verilmemiş ve bu konuda <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Meclis</b>’çe hiçbir işlem yapılmamıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial','sans-serif';">Fakat mektupta <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Rum </b>milletine hakaret iddiası üzerine, bu sefer de <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Mavrokordato Efendi</b> <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Rumlar </b>aleyhine bir cereyandan söz etmiş, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Aristidi Paşa</b>’da bu gibi cereyanlar yaratılmasının doğru olmadığını söylemiştir. Böylece son perde inmeden <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Yorgiyadis Efendi </b>sorununda, milliyetçilik cereyanlarının en ağır başlılar meclisinde nasıl saptandığı ortaya çıkmıştır. <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Âyan</b>’ın 1915 ikinci dönemi açılırken reis bazı üyelerin, bu arada <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Yorgiyadis Efendi</b>’nin de ölümü bildirilecektir. Milliyetçilik akımının gelişme süreci içinde “<b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Yorgiyadis Efendi olayı” </b>bir buzdağının deniz üzerinde görünen kısmı gibi dikkati çekmektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial','sans-serif';">Balkan Harbi </span></b><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial','sans-serif';">döneminin koşulları içinde milliyetçiliğin ideolojik işlevi özellikle <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">İttihatçılar </b>tarafından bir imparatorluğu yıkılmaktan kurtaracak kadar güçlü ve etkin bir tedbir olarak görülmüştür. Burada <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Ziya Gökalp Bey</b>’in önerdiği model ile karşılaşılacaktır. <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Merkez-i Umumi</b>’den topluma doğru baktığı zaman içinden çıkılmaz bir kargaşayı nasıl birleştirici bir inanç sistemi ile kurtarabileceğini araştırması onun fikir planından eylem planına doğru itecektir. O da buna hazırdır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial','sans-serif';">İlk önerisi, imparatorluğun içindeki <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türklerden</b> başka toplumları millet yapan ne varsa onları <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türklere </b>de kazandırmak olacaktır. Hüzünlü tablosuyla <i style="mso-bidi-font-style: normal;">“Osmanlı ülkesinde şuursuz bir hayat geçiren Türkleri” </i>kurtarmak yolunda hareket noktası budur. Bu andan itibaren <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">İttihatçı </b>yöntemi <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Ziya Gökalp Bey </b><i style="mso-bidi-font-style: normal;">“Türkleştirecektir”. </i>Birinci dönemde Osmanlı <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türkleri </b>kalkındırılacaktır. İkinci dönemde yitirilen <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Rumeli</b>’den ve yitirilecek <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Arap </b>vilayetlerinden sonra <i style="mso-bidi-font-style: normal;">“irredenta” </i>politikasıyla <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Anadolu</b>’nun kuzeyi ve doğusundan itibaren gidilebilecek her yere, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Hazar </b>ötelerine kadar <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türkçülük </b>fikrinin sonuçlarına varılacaktır. <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Turan </b>böyle doğacaktır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial','sans-serif';">İttihatçı </span></b><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial','sans-serif';">anlamıyla <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türkleşmek</b>, içinde bulunulan yüzyılın tabiatından doğmaktır. Kısaca millet tabii ve gerçek bir olgudur. Bunun için de şuursuz bir kalabalık hayatını milli bir şuura sahip kılmak ve <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türklerin </b>millet halinde birleşmelerini ve yaşamalarını gerçekleştirmek gereklidir. Bu noktada <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">İttihat ve Terakki </b>kadar <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Ziya Gökalp Bey</b>’de şanslıdır. Çünkü imparatorluğun son perdesinin oynandığı bir dönemde yeni bir aydınlar grubu ünlü ideoloğun çevresinde toplanmışlardır. Yeni fikirler yazılmaktadır. <i style="mso-bidi-font-style: normal;">Türk Yurdu, Yeni Mecmua </i>ve<b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><i style="mso-bidi-font-style: normal;"> </i></b><i style="mso-bidi-font-style: normal;">İslâm Mecmuası </i>gibi reformcu dergiler yeni tezler üretmekte ve gelişen yeni ideolojiyi disipline etmektedirler. <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türk Ocakları </b>arayış içindeki insanlarla yakın diyalog kurmaktadır. <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türkçülük </b>de artık Osmanlı İmparatorluğu’nda düşünülmektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial','sans-serif';">Gökalpçi düşünceler </span></b><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial','sans-serif';">gittikçe berraklaşmaktadır. <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türkler </b>milli bir hayat kurmak hakkına sahiptirler. Aydınlar belki unutmuşlardır, belki de ruhsuz bir taklit peşindedirler. Ama halk yüzyıllar boyu bir hars (kültür) deposu olarak hâlâ canlıdır, <i style="mso-bidi-font-style: normal;">“Deha halktadır”</i>. <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Balkan Harbi</b>’nin felaketli tabloları içinde, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Birinci Dünya Savaşı</b>’nın karanlık bulutları arasında, bu fikirler insanları ayakta tutabilme gücünü yaratmaktadır. Fikirler birbiri ardına doğup taşmaktadır. Halk uyanmıştır. <i style="mso-bidi-font-style: normal;">“Milli mefkûre </i>(ideal)<i style="mso-bidi-font-style: normal;">, milli şuur </i>(bilinç)<i style="mso-bidi-font-style: normal;">, milli bilinç” </i>kavramları birer kutsal ilke olmuştur. <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Ziya Gökalpçiler </b>bu ilkelere ideolojik bir atılım ve kendi kendini keşfetme duygusu vermişlerdir. Bunları kutsallaştırmaktan öte bir yaşanan kurallar niteliğine dönüştürmek gerekir. Bu da<i style="mso-bidi-font-style: normal;"> </i><b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Tanzimat kafası</b>’ndan kopmak demektir. Dincilerin baskısından kurtulmak, yabancı karşısında aşağılık duygusuna kapılmamak demektir ve kendi kendini yaratmak demektir. Aldatıcı <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Tanzimat </b>nikabını (örtüsünü) kaldırınca, milli mefkûrenin de yokluğu görülmüştür.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial','sans-serif';">Türkler </span></b><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial','sans-serif';">milliyetlerinin bilincindedirler, <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">Türk milleti</b>’ni kurtarmaktadırlar ve <i style="mso-bidi-font-style: normal;">“köklü mazide olan ati”</i>ye doğru yürüyerek yitirdikleri kültürlerini ve dillerini aramaktadırlar. <i style="mso-bidi-font-style: normal;">“Lisan ve harsi müesseseler milli mefkûreyi besleyecek menkıbeleri ve hamle kuvvetlerini tarihlerinde ve mazilerinde bulacaklardır. Bu arayış da Türkçüleri İslâmiyet’ten daha evvele, İslâmiyetten önceki Türklüğe götürebilir.” <b style="mso-bidi-font-weight: normal;">(Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, s. 112)<o:p></o:p></b></i></span></p>
<p class="MsoNormal"><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial','sans-serif';">Kaynak</span></b><b style="mso-bidi-font-weight: normal;"><span style="mso-bidi-font-size: 12.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Arial','sans-serif';">&amp;Alıntı: Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler III: İttihat ve Terakki Bir Çağın, Bir Kuşağın, Bir Partinin Tarihi, 1. Baskı Eylül 2024, s. 300-306.<o:p></o:p></span></b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yılların Özlemi: Yeni Bir Abece</title>
<link>https://ilterdergisi.com/harf-devrimi-803</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/harf-devrimi-803</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/2024/11/image_750x500_6724c1f9dfe43.jpg" length="101750" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 03 Nov 2024 14:21:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>piyanist</dc:creator>
<media:keywords>Alfabe</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">Uluslararası rakamların kabul&uuml;ne ilişkin yasanın 20 Mayıs1928 g&uuml;n&uuml; TBMM&rsquo;deki g&ouml;r&uuml;şmeleri sırasında milletvekillerinden <strong>Hasan Fehmi </strong>ve <strong>Muhittin Nami, </strong>rakamlardan &ouml;nce uluslararası yazı şekillerinin alınmasının gerekliliği &uuml;zerinde durmuşlardı. Onlara yanıt veren Maliye Bakanı <strong>Ş&uuml;kr&uuml; Saracoğlu </strong>ve Milli Eğitim Bakanı <strong>Mustafa Necati, </strong>yazı değişikliğinin &ccedil;ok zor ve o denli &ouml;nemli bir sorun olduğunu belirtmişler, bu nedenle sorunu &ccedil;&ouml;zmek amacıyla uzmanlardan oluşan bir komisyon oluşturulduğunu, &ccedil;alışmaların yakında tamamlanacağını bildirmişlerdi. Ger&ccedil;ekten de bir abece değişikliği Tanrısal haklara dayalı orta&ccedil;ağ monarşileri bir tarafa bırakılacak olursa &ouml;zg&uuml;r toplumlarda bile kolaylıkla ger&ccedil;ekleştirilemeyecek bir girişimdi. Bu nedenle k&ouml;kl&uuml; değişiklikleri &ouml;ng&ouml;ren Fransız ve Sovyet devrimlerinde bile devrim &ouml;nc&uuml;leri b&ouml;yle bir atılıma ge&ccedil;memişlerdi. Bu nedenle <strong>George Duhamel, Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;&uuml;n ger&ccedil;ekleştirdiği <strong>abece </strong>değişikliğini ş&ouml;yle değerlendirmektedir:</p>
<p style="text-align: left;"><em>&ldquo;Bu devrim, İngiltere, Fransa ve Rusya&rsquo;daki ihtilalcilerin yaptıkları devrimler ile kesinlikle kıyaslanamaz. Bu &uuml;lkelerin hi&ccedil;biri dile ve yazıya dokunmayı aklından bile ge&ccedil;irmemiştir. Ne Cromwel, ne Robespierre ne Lenin ve selefleri </em>(ardaları)<em>, y&ouml;nettikleri halkların, bilimsel felsefesini, k&uuml;lt&uuml;r y&ouml;ntemini ve t&uuml;m kaderini değiştirmeye kalkışmıştır.&rdquo; <strong>(La Turquie Nouvelle, Puissance d&rsquo;Occident, Paris, 1954, 35)</strong></em></p>
<p style="text-align: left;">T&uuml;rklerin tarih boyunca kullandıkları bilinen <strong>Soğut, G&ouml;kt&uuml;rk, Uygur </strong>ve <strong>Arap&ccedil;aya dayalı abece </strong>değişikliklerinin hepsi de bir devletin yıkılması ya da İslamiyetin kabul&uuml; gibi din değişikliği sonunda sağlanmıştı. <strong>Eski yazı </strong>diye anılan <strong>Arap k&ouml;kenli abece</strong>&rsquo;nin en b&uuml;y&uuml;k &ouml;zelliği &uuml;nl&uuml; (sesli) harflerin eksikliğidir. 29 harften oluşan bu abecede ger&ccedil;ekte <strong>elif </strong>denen ve yerine g&ouml;re &ldquo;a, e, ı, i&rdquo; gibi değişik seslerle okunması gereken tek bir &uuml;nl&uuml; vardır. <strong>Elif </strong>dışında aslında &uuml;ns&uuml;z olan &ldquo;v, y&rdquo; harfleri de yerine g&ouml;re ve bazı kurallarla &uuml;nl&uuml; gibi okunmaktadır. &Uuml;nl&uuml; eksikliği okumayı &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k &ouml;l&ccedil;&uuml;de zorlaştırdığından bu zorluğu azaltmak i&ccedil;in &uuml;ns&uuml;z harflerin &uuml;stlerine ya da altlarına &uuml;nl&uuml; sesi verecek <strong>hareke</strong> denen kimi k&uuml;&ccedil;&uuml;k işaretlerin konulması kabul edilmişti. Ama bu da yazımda bir&ccedil;ok karışıklıklar doğurmuştu.</p>
<p style="text-align: left;">S&ouml;z konusu abecenin bir başka &ouml;zelliği, temelde aynı olup birbirine yakın sesler i&ccedil;in ayrı ayrı simgelerin, harflerin kullanılmasıdır. &Ouml;rneğin, Latin k&ouml;kenli abecede &ldquo;h, s, z&rdquo; sesi verecek birer simge bulunmasına karşın Arap abecesinde bunların her biri i&ccedil;in 3 ayrı harf konulmaktaydı. Bundan dolayı s&ouml;zc&uuml;klerde bunlara ilişkin sesin hangi harfle yazılacağının bilinmesi gerekmektedir ki bu da yazımı g&uuml;&ccedil;leştirmektedir. B&uuml;t&uuml;n bu &ouml;zellikleri ya da g&uuml;&ccedil;l&uuml;klerinden &ouml;t&uuml;r&uuml; Osmanlı İmparatorluğu d&ouml;neminde kullanılan <strong>&ldquo;okur-yazar&rdquo; </strong>deyimi, belli bir bilgi ve k&uuml;lt&uuml;r birikimi bulunan aydın kişi anlamına gelmekteydi.</p>
<p style="text-align: left;">Arap k&ouml;kenli alfabenin okuma-yazmadaki g&uuml;&ccedil;l&uuml;kler dışında T&uuml;rk&ccedil;enin ses d&uuml;zenine de uygun olmadığı y&uuml;zyılların &ccedil;abalarına karşın okuryazar n&uuml;fus oranının artmayışından da belli olmuştu. Bu y&uuml;zden, 18. Y&uuml;zyıl sonlarından başlayarak <strong>alfabenin ıslahı </strong>(d&uuml;zeltilmesi) sorunu g&uuml;ndeme gelmişti. Tartışmaların başladığı sırada Arap abecesini d&uuml;zeltme yerine <strong>Latin abecesi</strong>&rsquo;ni almanın daha &ccedil;ıkar yol olduğu &ouml;ne s&uuml;r&uuml;lm&uuml;şt&uuml;. İslam &uuml;lkelerinde incelemelerde bulunmuş olan Fransız dilbilimci <strong>C. Fran&ccedil;ois Volney, </strong><em>l&rsquo;alphabet Europ&eacute;en appliqu&eacute; aux langues Asiatique </em>(Avrupa Abecesinin Asya Dillerine Uygulanması) adıyla yayımladığı kitabında, başta M&uuml;sl&uuml;manlar olmak &uuml;zere Doğu halklarının Latin abecesini almalarının, onların Batı d&uuml;zeyine ulaşmaları i&ccedil;in gerekli olduğunu savunmuştu.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Volney</strong>&rsquo;in g&ouml;r&uuml;ş&uuml; değişik bi&ccedil;imlerle de olsa Osmanlı sarayına ve başkentine de yansımıştı. <strong>III. Selim</strong>&rsquo;in kız kardeşi <strong>Hatice Sultan, </strong>saray hizmetindeki ressam mimar <strong>Melling</strong>&rsquo;ten Latin harfleriyle yazmayı &ouml;ğrenmişti. Yeni a&ccedil;ılan okullar i&ccedil;in Fransızcadan kitaplar &ccedil;eviren <strong>Dar&uuml;lf&uuml;nun </strong>(&Uuml;niversite) M&uuml;d&uuml;r&uuml; <strong>Tahsin Hoca, </strong>bir &ccedil;&ouml;z&uuml;m olarak harflerin Latincede olduğu gibi soldan sağa doğru yazılmasını &ouml;nermişti. O yıllarda İstanbul&rsquo;da bulunan Azerbaycanlı d&uuml;ş&uuml;n&uuml;r <strong>Fethali </strong>ise <strong>&ldquo;harflerin ıslahı&rdquo;</strong>nı &ouml;ng&ouml;ren bir tasarı sunmuştu. Bu tasarı o d&ouml;nemde kurulmuş olan <strong>Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye</strong>&rsquo;de (Osmanlı Bilim Derneği) g&ouml;r&uuml;ş&uuml;lm&uuml;şt&uuml;. Fakat uygulamaya konulması, eski İslami yapıtların unutulmasına yol a&ccedil;acağı kuşkusuyla sakıncalı bulunmuştu. Tiflis&rsquo;e d&ouml;nen <strong>Fethali, </strong>bir s&uuml;re sonra Arap harfleri yerine <strong>Volney </strong>gibi <strong>Latin abecesi</strong>&rsquo;nin alınmasını yeni bir rapor hazırlayarak <strong>Sadrazam Ali Paşa</strong>&rsquo;ya g&ouml;ndermişti ama bu rapor da benimsenmemişti.</p>
<p style="text-align: left;">&Ouml;te yandan <strong>Cemiyet-i İlmiye</strong>&rsquo;nin kurucusu <strong>M&uuml;nif Paşa, </strong>Arap harflerinin devamından yana olmakla birlikte kimi d&uuml;zeltiler yapılmasını, yazım kurallarının basitleştirilmesini zorunlu g&ouml;rm&uuml;şt&uuml;. Ona g&ouml;re bu ama&ccedil;la 2 y&ouml;ntem uygulanabilirdi: <strong>Hareke</strong>&rsquo;lerin sayısı artırılabilirdi ya da harfler ayrı ayrı yazılarak gereken &uuml;nl&uuml;ler de yeniden belirlenebilirdi. <strong>M&uuml;nif Paşa</strong>&rsquo;nın ikinci &ouml;nerisine <strong>huruf-ı munfasıla </strong>y&ouml;ntemi adı verilmişti. Yıllar sonra <strong>Enver Paşa, Birinci D&uuml;nya Savaşı </strong>s&uuml;rerken yayımladığı bir genelge ile ordudaki yazışmaların b&ouml;yle yapılmasını istemişti fakat bu girişim yeni bir kargaşa yaratmıştı.</p>
<p style="text-align: left;">Abece tartışması, <strong>Cemiyet-i İlmiye</strong> dışında basına da yansımıştı. Bu arada <strong>Latin abecesi</strong>&rsquo;nin alınması &ouml;nerilerinin giderek yoğunluk kazandığı g&ouml;r&uuml;lmektedir. <strong>Ali Suavi, </strong>alfabenin d&uuml;zeltilmesinden yana &ccedil;ıkarken<strong> Namık Kemal </strong>bunun gerekli olmadığını savunmuştu. <strong>Hayreddin </strong>imzasıyla <em>Terakki </em>gazetesinde &ccedil;ıkan bir yazıda ise (1869) okuma-yazmadaki g&uuml;&ccedil;l&uuml;klerin giderilebilmesi i&ccedil;in <strong>Latin abecesi</strong>&rsquo;nin alınmasının yerinde olacağı s&ouml;ylenmişti. Aynı g&ouml;r&uuml;ş&uuml; paylaşan <strong>Celal Nuri</strong>&rsquo;de <strong>&ldquo;cesaretle Latin harflerinin kabul edilmesi&rdquo;</strong>ni istemişti. 1914&rsquo;te <em>H&uuml;rriyet-i Fikriye (D&uuml;ş&uuml;nce &Ouml;zg&uuml;rl&uuml;ğ&uuml;) </em>dergisinde &ccedil;ıkan bir yazı dizisinde de Latin harflerinin kabul edilmesinin gerektiği ayrıntılarıyla anlatılmıştı. <strong>İttihat ve Terakki Partisi </strong>kurucularından <strong>İbrahim Temo </strong>bu g&ouml;r&uuml;şte olduğundan kendisine <strong>&ldquo;Latinci Temo&rdquo; </strong>lakabı verilmişti. &Ouml;nceleri Arap yazısının T&uuml;rk&ccedil;eye uygun bir hale getirilmesinden, yani bir d&uuml;zenlemeden yana olan <strong>Kılı&ccedil;zade Hakkı </strong>ile <strong>H&uuml;seyin Cahit Yal&ccedil;ın</strong>&rsquo;da Latin abecesinin kabul&uuml;n&uuml; istemeye y&ouml;nelmişlerdi.&Ouml;te yandan <strong>Mehmet </strong>adındaki Tiranlı bir Osmanlı yurttaşı 1910&rsquo;da Arnavutlukta Latin yazısının kullanılması i&ccedil;in Sadrazamlığa başvurmuştu. Ancak Şeyh&uuml;lislamlığa g&ouml;nderilen bu &ouml;neriye <strong>Kur&rsquo;an</strong>&rsquo;ın Latin harfleriyle yazılamayacağı &ouml;ne s&uuml;r&uuml;lerek karşı &ccedil;ıkılmıştı <strong><em>(Mustafa Canpolat, &ldquo;Arap Yazılı T&uuml;rk Alfabesinin Gelişmesi&rdquo;, Harf Devriminin 50. Yılı, 49-54)</em></strong>.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Cumhuriyet </strong>d&ouml;nemine gelindiğinde abece sorunuyla ilgili olarak yurt dışında iki &ouml;nemli gelişme olmuştu. 1917&rsquo;de &ouml;ğrenim i&ccedil;in Almanya&rsquo;ya g&ouml;nderilen T&uuml;rk gen&ccedil;leri orada <strong>T&uuml;rk &Ouml;ğrenci Dernekleri Birliği </strong>adıyla bir &ouml;rg&uuml;t kurmuşlardı. Başlarında <strong>Bekir Sıtkı Oransay</strong>&rsquo;ın bulunduğu s&ouml;z konusu gen&ccedil;ler 1924&rsquo;te Latin k&ouml;kenli bir abece geliştirmişlerdi. 5&rsquo;i &uuml;nl&uuml; olmak &uuml;zere 20 harften oluşan bu abeceyi tanıtmak i&ccedil;in de Berlin&rsquo;de <strong>Yeni Yazı </strong>adında bir derginin yayınına başlamışlardı. İkinci gelişme de Sovyetler Birliği&rsquo;ne katılan Azerbaycan&rsquo;da yaşanmıştı. 1926&rsquo;da Bak&uuml;&rsquo;de toplanan <strong>Birinci T&uuml;rkoloji Kongresi</strong>&rsquo;nde b&uuml;t&uuml;n Rusya T&uuml;rkleri i&ccedil;in Latince k&ouml;kenli bir alfabenin kabul edilmesi &ouml;ng&ouml;r&uuml;lm&uuml;şt&uuml;.</p>
<p style="text-align: left;">Bu tartışmalar i&ccedil;inde b&uuml;y&uuml;m&uuml;ş olan <strong>Atat&uuml;rk, </strong>kuşkusuz onlardan da g&uuml;&ccedil; alarak <strong>Cumhuriyet</strong>&rsquo;in 5. yılında abece değişikliğine girişmişti.<strong> Mustafa Kemal </strong>kuşağı Batı dillerini &ouml;ğrenirken doğal olarak Latin harflerini de &ouml;ğrenmişlerdi. Nitekim o daha 1908&rsquo;de Bulgar T&uuml;rkoloğu <strong>İvan Malinov</strong>&rsquo;a bir abece değişikliğinden yana olduğunu s&ouml;ylemişti. İsrailli uzmanların ve Dışişleri yetkililerinin T&uuml;rk Tarih Kurumu Başkanı <strong>Enver Ziya Karal</strong>&rsquo;a a&ccedil;ıkladıklarına g&ouml;re <strong>Mustafa Kemal, </strong>1911&rsquo;de Trablusgarp&rsquo;a giderken uğradığı Kud&uuml;s&rsquo;te İbraniceyi diriltmeye &ccedil;alışan <strong>Elizer ben Yehuda </strong>ile g&ouml;r&uuml;şmesinde Latin alfabesine değinmişti. <strong>Elizer</strong>&rsquo;e b&ouml;ylesi zor bir uğraşa girmektense Latin harflerinin alınmasının daha kolay olacağını s&ouml;ylemiş ve eğer bir g&uuml;n T&uuml;rkiye&rsquo;de s&ouml;z sahibi olursa Arap harfleri yerine Latin harflerini kabul ettirmeye &ccedil;alışacağını eklemişti <strong><em>(ATYA, 23 vd.)</em></strong>.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Mustafa Kemal, </strong>13 Mayıs 1914&rsquo;te Sofya&rsquo;dan <strong>Madame Corinne</strong>&rsquo;e g&ouml;nderdiği Fransızca mektubun sonundaki T&uuml;rk&ccedil;e notu Latin harflerini kullanarak yazmıştı. Bu eğilimde olan <strong>Mustafa Kemal, Erzurum Kongresi </strong>ertesinde, 9 Ağustos 1918&rsquo;de <strong>Mazhar M&uuml;fit Kansu</strong>&rsquo;ya geleceğe y&ouml;nelik girişimlerini yazdırırken 5. sırayı <strong>&ldquo;Latin harflerinin kabul&uuml;&rdquo; </strong>almıştı. <strong>Halide Edip Adıvar</strong>&rsquo;da 1922&rsquo;deki bir konuşmasında <strong>Mustafa Kemal</strong>&rsquo;in Latin harflerinin kabul edilmesinden s&ouml;z ettiğini belirtmektedir <strong><em>(Agy, 264)</em></strong>. Ancak her devrimci, atılım i&ccedil;in uygun ortamın doğmasını beklediği i&ccedil;in ondan bir yıl sonraki <strong>İzmit Basın Toplantısı</strong>&rsquo;nda, <em>&ldquo;Ulusa Latin harflerini kabul ettiriniz!&rdquo; </em>&ouml;nerisine <em>&ldquo;Hen&uuml;z bu hususta kimseye s&ouml;z veremem. Daha beklemeye mecburum!&rdquo; </em>yanıtını vermişti.</p>
<p style="text-align: left;">Ger&ccedil;ekten de 1923&rsquo;te hen&uuml;z abece değişikliği zamanının gelmediği anlaşılmıştı. O yıl <strong>Tahsin &Ouml;mer, </strong><em>Latin Harflerini Kabul Etmeliyiz </em>adıyla bir kitap yayımlamıştı ama İzmir&rsquo;de toplanan <strong>İktisat Kongresi</strong>&rsquo;nde harflerin değiştirilmesi i&ccedil;in verilen bir &ouml;nergeyi Başkan <strong>K&acirc;zım Karabekir </strong>oya sunmak gereğini bile duymadan reddetmişti.<strong> Karabekir, </strong>kongreden sonra <em>H&acirc;kimiyet-i Milliye</em>&rsquo;ye verdiği deme&ccedil;te (5 Mart 1923), Latin harflerinin kabul edileceği g&uuml;n, memleketin alt&uuml;st olacağını ve yabancıların T&uuml;rkleri Hıristiyan olmakla su&ccedil;layacaklarını &ouml;ne s&uuml;rm&uuml;şt&uuml;! <strong>Karabekir </strong>dışında, <strong>İbrahim Alaattin G&ouml;vsa, Fuat K&ouml;pr&uuml;l&uuml; </strong>ve <strong>Zeki Velidi Togan </strong>gibi kimi aydınlar da uygulamanın &ccedil;ok g&uuml;&ccedil; olduğu gibi gerek&ccedil;elerle abece değişikliğine karşı &ccedil;ıkmışlardı.</p>
<p style="text-align: left;">Ama 1928 yılına gelindiğinde <strong>Atat&uuml;rk, S&ouml;ylev</strong>&rsquo;inde a&ccedil;ıkladığı gibi devrim yolunda yeni atılımlara girişmişti. Adalet Bakanı <strong>Mahmut Esat Bozkurt</strong>&rsquo;un 8 Ocakta Ankara <strong>T&uuml;rk Ocağı</strong>&rsquo;nda T&uuml;rk harfleri konusunda bir konferans vermesi bu sorunun yakında g&uuml;ndeme alınacağını g&ouml;stermişti. Yalnız abece, dili şekle d&ouml;n&uuml;şt&uuml;ren bir ara&ccedil; olduğuna g&ouml;re yazı ile dil sorununun birlikte ele alınması da gerekli g&ouml;r&uuml;lm&uuml;şt&uuml;. Bu nedenle T&uuml;rk&ccedil;enin &ouml;zelliğine uygun bir abecenin saptanabilmesi i&ccedil;in oluşturulan komisyona iki ad verilerek <strong>Alfabe Komisyonu </strong>ya da <strong>Dil Enc&uuml;meni </strong>denilmişti. 9 &uuml;yeli komisyonda dil uzmanı, eğitimci ve gazeteci-yazar olarak <strong>Ragıp Hulusi &Ouml;zden, İbrahim Grantay, Ahmet Cevat Emre, Emin Erişirgil, İhsan Sungu, Avni Başman, Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref &Uuml;naydın </strong>ve <strong>Yakup Kadri Karaosmanoğlu </strong>g&ouml;rev almışlardı.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Dolmabah&ccedil;e Sarayı</strong>&rsquo;nda s&uuml;rd&uuml;r&uuml;len komisyon &ccedil;alışmalarını <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;de yakından izlemişti. Dildeki yabancı s&ouml;zc&uuml;klerin s&ouml;yleniş &ouml;zelliklerine g&ouml;re değişik simgeler, harfler kabul edilip edilmemesi konusunda komisyonda g&ouml;r&uuml;ş ayrılıkları belirince o da T&uuml;rk&ccedil;enin esas alınmasından yana olanlara katılmıştı. B&ouml;ylece sonuca ulaşmak kolaylaşmıştı. Bu arada <strong>İbrahim Necati Dilmen</strong>&rsquo;den benimsenen yeni harfleri &ouml;ğrenen <strong>Atat&uuml;rk, </strong>4/5 Ağustos gecesi Başbakan <strong>İn&ouml;n&uuml;</strong>&rsquo;ye yazdığı mektupta ilk kez Latin abecesinden alınan bu yeni harfleri kullanmıştı. 9/10 Ağustos akşamı Sarayburnu&rsquo;nda d&uuml;zenlenen konserde ise abecede değişiklik yapılacağını a&ccedil;ıklamıştı. Onun hazırladığı ve <strong>Falih Rıfkı Atay</strong>&rsquo;ın y&uuml;ksek sesle okuduğu metinde şunlar vurgulanmıştı:</p>
<p style="text-align: left;"><em>&ldquo;Arkadaşlar g&uuml;zel dilimizi ifade etmek i&ccedil;in yeni T&uuml;rk harflerini kabul ediyoruz. Bizim g&uuml;zel, ahenkli, zengin dilimiz yeni T&uuml;rk harfleriyle kendini g&ouml;sterecektir. Bug&uuml;n yapmak zorunda bulunduğumuz &ccedil;ok değerli bir iş daha vardır: Yeni T&uuml;rk harflerini &ccedil;abuk &ouml;ğrenmek. Kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya, b&uuml;t&uuml;n yurttaşlara &ouml;ğretiniz. Bunu yurtseverlik, ulusseverlik biliniz. Bu g&ouml;revi yaparken d&uuml;ş&uuml;n&uuml;n&uuml;z ki bir ulusun, bir sosyal topluluğun %10&rsquo;u ancak okuma-yazma bilir, %90&rsquo;ı bilmezse, bundan insan olanların utanması gerekir.&rdquo;</em></p>
<p style="text-align: left;">Bu utanılacak duruma son verilmesi i&ccedil;in vakit yitirilmeden uygulamaya ge&ccedil;ilmesi gerekirdi. Ne ki vaktiyle <strong>Enver Paşa</strong>&rsquo;nın harfleri ayrı yazma konusundaki kararının doğurduğu kargaşayı yaşamış olan <strong>İsmet İn&ouml;n&uuml; </strong>başta olmak &uuml;zere bir&ccedil;okları yeni harfleri uygulamak i&ccedil;in birka&ccedil; yıllık bir ge&ccedil;iş d&ouml;nemini gerekli g&ouml;r&uuml;yorlardı. <strong>İn&ouml;n&uuml;</strong>&rsquo;ye g&ouml;re bu 7 yıl olmalıydı. Ancak o, <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;le konuşmasından sonra bu yoldaki kuşkularından sıyrılmış ve yeni T&uuml;rk abecesinin en ateşli savunucusu olmuştu. Komisyon &ccedil;alışmalarının sona erdiği 29 Ağustos g&uuml;nk&uuml; toplantıda <strong>İn&ouml;n&uuml;, Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;&uuml;n hazırladığı bir metni karatahtaya yazdırmıştı. Bunda, elde edilen sonu&ccedil;lar ş&ouml;yle değerlendirilmişti:</p>
<p style="text-align: left;"><em>1) Milleti cehaletten kurtarmak i&ccedil;in kendi diline uymayan Arap harflerini terk edip Latin esasından T&uuml;rk harflerini kabul etmekten başka &ccedil;are yoktur.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </em></p>
<p style="text-align: left;"><em>2) Komisyonun teklif ettiği alfabe, hakikaten T&uuml;rk alfabesidir. T&uuml;rk milletinin b&uuml;t&uuml;n ihtiya&ccedil;larını temin etmeye k&acirc;fidir.&nbsp; </em></p>
<p style="text-align: left;"><em>3) Sarf ve imla </em>(dil bilgisi ve yazım) <em>kaideleri, lisanın ıslahını, inkışafını, milli zevki takip ederek tek&acirc;m&uuml;l edecektir. Muhakkaktır ki yeni harflere, lisana, imlaya ilk şeklini vermek i&ccedil;in komisyonun projesi en kısa ve amelidir </em>(uygulanabilir) <strong><em>(Vakit, 30 Ağustos 1928, S. Borak; ARYG, 387)</em></strong>.</p>
<p style="text-align: left;">Başbakan <strong>İn&ouml;n&uuml;, </strong>s&ouml;z konusu değişikliğe ilişkin yasa tasarısı Meclise sunulmadan &ouml;nce 9 Eyl&uuml;l 1928&rsquo;de yeni harflerle uygulamaya ilişkin bir &ldquo;Genel Program&rdquo; hazırlamıştı <strong><em>(TV, sa. 1, s.1)</em></strong>. Yine de<strong> Falih Rıfkı Atay </strong>yeni abecenin ancak 5 yıl sonra eskisinin yerini alabileceği kanısındaydı. <strong>Atat&uuml;rk</strong> ise bu duraksamalara devrimci bir anlayışla <em>&ldquo;Ya 3 ayda yaparız ya da hi&ccedil;bir zaman&rdquo; </em>diye yanıt vermişti.</p>
<p style="text-align: left;">Komisyon &ccedil;alışmalarının sonucu a&ccedil;ıklandıktan sonra halkın tepkisini &ouml;l&ccedil;mek isteyen <strong>Atat&uuml;rk </strong>bir yurt gezisine &ccedil;ıkmıştı. Gittiği yerlerde yazı tahtasının başına ge&ccedil;erek yeni T&uuml;rk abecesini tanıtmaya &ccedil;alışmıştı. 23 Ağustos&rsquo;ta Tekirdağ&rsquo;da bu konuda verdiği ilk derste olumlu sonu&ccedil;lardan duyduğu sevinci, <em>&ldquo;Az zaman sonra yeni T&uuml;rk harfleriyle g&ouml;z kamaştırıcı T&uuml;rk manevi gelişmesinin ulaşabileceği g&uuml;&ccedil; ve saygınlığın uluslararası d&uuml;zeyini, g&ouml;zlerimi kapayarak şimdiden o kadar parlak g&ouml;r&uuml;yorum ki, bu manzara beni kendimden ge&ccedil;iriyor&rdquo; </em>diye a&ccedil;ıklamıştı <strong><em>(ASD, III, 82)</em></strong>. &Ccedil;anakkale&rsquo;de yeni harfler &uuml;zerinde konuşmuş, İstanbul&rsquo;a d&ouml;nd&uuml;kten birka&ccedil; g&uuml;n sonra da Samsun&rsquo;a ge&ccedil;mişti. 14 Eyl&uuml;l&rsquo;de başlayan bu gezisi bir hafta s&uuml;rm&uuml;ş ve Amasya-Sivas-Kayseri &uuml;zerinden Ankara&rsquo;ya gelmişti. Halkın yeni abeceyi &ouml;ğrenmek, &ouml;ğretmenlerin de &ouml;ğretmek i&ccedil;in i&ccedil;tenlikle &ccedil;alışmalarından gurur duyarak Milli Eğitim Bakanı <strong>Mustafa Necati</strong>&rsquo;ye g&ouml;nderdiği bir telgrafta b&uuml;t&uuml;n &ouml;ğretmenlere teşekk&uuml;rlerinin iletilmesini dilemişti.</p>
<p style="text-align: left;">Yurt gezisi, komisyonca belirlenen yazım kurallarında bazı değişiklikler yapmanın daha uygun olacağını da g&ouml;stermişti. Bu ama&ccedil;la Sivas&rsquo;tan Başkanlığa g&ouml;nderdiği bir yazıda bunları belirterek d&uuml;zeltilmelerini istemişti<strong><em> (ATTV, 540)</em></strong>. Onun abece değişikliği i&ccedil;in b&uuml;t&uuml;n g&uuml;c&uuml;yle &ccedil;alıştığını g&ouml;ren <strong>İn&ouml;n&uuml;, </strong><em>H&acirc;kimiyet-i Milliye</em>&rsquo;ye verdiği deme&ccedil;te, yeni abeceyi <strong>&ldquo;Gazi Alfabesi&rdquo; </strong>diye nitelendirmişti.</p>
<p style="text-align: left;">&Ouml;te yandan, abece değişikliğine ilişkin yasanın &ccedil;ıkartılmasından &ouml;nce bunu &ouml;ncelikle &ouml;ğretmenlere &ouml;ğretmeye sonra da onların aracılığıyla halk arasında yaygınlaştırmaya &ccedil;alışılmıştı. Yeni abeceyi &ouml;ğrenen kimi milletvekilleri de bunu vatandaşlara &ouml;ğretmek i&ccedil;in kendi se&ccedil;im b&ouml;lgelerine gitmişlerdi. <strong>Atat&uuml;rk, </strong>s&ouml;z konusu milletvekillerine teşekk&uuml;r i&ccedil;in g&ouml;nderdiği telgrafta <em>&ldquo;Karadenizin dalgaları i&ccedil;inde sizi de karanlık gecenin ulusumuz i&ccedil;in nur sa&ccedil;an rehberleri olarak takip ediyorum. Hepiniz i&ccedil;in ulusa yararlı olmanızı dilerim&rdquo; </em>demişti <strong><em>(ASD, V, 162)</em></strong>.</p>
<p style="text-align: left;">Bu arada yine onun isteği &uuml;zerine bir <strong>Harfler Marşı</strong>&rsquo;da yazılmıştı. Cumhurbaşkanlığı Orkestrası Şefi <strong>Zeki &Uuml;ng&ouml;r</strong>&rsquo;&uuml;n bestelediği marşta yeni abecedeki harflerin okunuşu g&uuml;fte olarak kabul edilmişti. Piyanoda &ccedil;alınmak &uuml;zere d&uuml;zenlenen marşın orduda, okullarda ve halk arasında yeni harflerin &ouml;ğrenilmesine yardımcı olması &ouml;ng&ouml;r&uuml;lm&uuml;şt&uuml;. Bu nedenle notası gazetelerde de yayımlanmıştı <strong><em>(Cumhuriyet, 29 Eyl&uuml;l 1928)</em></strong>.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Atat&uuml;rk, </strong>1 Kasım&rsquo;da TBMM&rsquo;nin yeni yılını a&ccedil;ış konuşmasında <strong>toplumsal kalkınmada temel taşı </strong>olarak nitelediği yeni T&uuml;rk abesinin kabul edilmesiyle elde edilecek sonu&ccedil;ları ş&ouml;yle &ouml;zetlemişti:</p>
<p style="text-align: left;"><em>&ldquo;Her şeyden &ouml;nce her değişmenin ilk yapı taşı olan soruna değinmek isterim. Her ara&ccedil;tan &ouml;nce T&uuml;rk ulusuna, onun b&uuml;t&uuml;n emeklerini kısır yapan &ccedil;orak yolun dışında, kolay okuma-yazma anahtarı vermek lazımdır. B&uuml;y&uuml;k T&uuml;rk ulusu cehaletten, az emekle kısa yoldan ancak kendi g&uuml;zel ve asil diline kolay uyan b&ouml;yle bir ara&ccedil;la sıyrılabilir. Bu okuma-yazma anahtarı ancak Latin esasına dayanan T&uuml;rk alfabesidir. Basit bir deneme, Latin esasından T&uuml;rk harflerinin T&uuml;rk diline ne kadar uygun olduğunu, kentte ve k&ouml;yde yaşı ilerlemiş T&uuml;rk evlatlarını g&uuml;neş gibi meydana &ccedil;ıkardı. BMM&rsquo;nin kararıyla T&uuml;rk harflerinin keskinlik ve yasallık kazanması, bu memleketin y&uuml;kselme m&uuml;cadelesinde başlıbaşına bir ge&ccedil;it olacaktır.&rdquo; <strong>(ASD, 1, 359 vd.)</strong></em></p>
<p style="text-align: left;">H&uuml;k&uuml;metin bu ama&ccedil;la hazırladığı tasarı TBMM&rsquo;ye sunulduğunda 15 kişilik bir &ouml;zel komisyon oluşturulmuştu. Komisyonun d&uuml;zenlediği rapor hemen o g&uuml;nk&uuml; ikinci bileşimde ele alınmıştı (1 Kasım 1928). Başbakan <strong>İn&ouml;n&uuml; </strong>okuma-yazma m&uuml;cadelesine girişmenin her y&ouml;nde ulus&ccedil;a b&uuml;y&uuml;k a&ccedil;ılımlar sağlayacağını belirtmiş, <strong>Mehmet Emin Yurdakul</strong>&rsquo;da eskiden aydınlar ile halk arasında u&ccedil;urumlar bulunduğunu anımsatarak yeni harflerin bu toplumu tek bir ulus haline getireceğini s&ouml;ylemişti. Kısa bazı konuşmalardan sonra oya sunulan tasarı oy birliği ile kabul edilerek yasalaşmıştı. <strong>Yeni T&uuml;rk Harflerinin Kabul&uuml; ve Tatbiki </strong>(uygulanması) <strong>Hakkında Kanun </strong>adını taşıyan 1353 sayılı yasanın birinci maddesi ş&ouml;yle d&uuml;zenlenmişti: <em>&ldquo;Şimdiye kadar T&uuml;rk&ccedil;eyi yazmak i&ccedil;in kullanılan Arap harfleri yerine Latin esasından alınan ve ilişik cetvelde şekilleri g&ouml;sterilen harfler, T&uuml;rk harfleri ve hukuku ile kabul edilmiştir.&rdquo;</em></p>
<p style="text-align: left;">B&uuml;t&uuml;n resmi ve &ouml;zel yazışmaların bir g&uuml;nde yeni harflerle yazılmasına olanak bulunmadığı g&ouml;z &uuml;n&uuml;ne alınarak yasada uygulama i&ccedil;in 19 aya kadar varan 3 aşamalı ge&ccedil;iş s&uuml;releri &ouml;ng&ouml;r&uuml;lm&uuml;şt&uuml;. Devlet yazışmalarında 1 Ocak 1929&rsquo;la sınırlanan bu s&uuml;re, ticaret defterleri, mahkeme ilamları ve dilek&ccedil;eler i&ccedil;in 1 Haziran 1929, basılı evrak ve tutanaklar i&ccedil;in de 1 Haziran 1930 olarak belirlenmişti <strong><em>(Şakir &Uuml;lk&uuml;taşır, Atat&uuml;rk ve Harf Devrimi, Ankara, 1973; Harf Devriminin 50. Yılı Sempozyumu, 1981)</em></strong>.</p>
<p style="text-align: left;">Yasanın kabul edilmesinden sonra Sivas Milletvekili <strong>Rahmi Bey</strong>&rsquo;in &ouml;nerisiyle Cumhurbaşkanı <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;e <strong>&ldquo;altın levha &uuml;zerine yazılı kabartma bir abece&rdquo; </strong>verilmesi kararlaştırılmıştı (bug&uuml;n Anıtkabir M&uuml;zesi&rsquo;nde). Bu &ccedil;ok &ouml;nemli değişiklik yurt i&ccedil;inde olduğu kadar yurt dışında da b&uuml;y&uuml;k yankılar uyandırmış, d&ouml;n&uuml;ş&uuml;m bir <strong>k&uuml;lt&uuml;rel devrim </strong>olarak nitelenmişti.</p>
<p style="text-align: left;">Ama yepyeni bir abecenin b&uuml;t&uuml;n topluma &ouml;ğretilmesi ve benimsetilmesi daha da &ouml;nemli olup başlıbaşına bir sorun oluşturmaktaydı. Sorunun yalnızca &ouml;rg&uuml;n eğitim-&ouml;ğretimle &ccedil;&ouml;z&uuml;lmesini beklemek, bu devrim hareketini baştan olumsuzluğa mahk&ucirc;m etmek demekti. Bu nedenle hangi yaş grubundan ve kesiminden olursa olsun T&uuml;rk vatandaşlarına kısa s&uuml;rede yeni abeceyi &ouml;ğretmek gerekliydi. Bu da iyi hazırlanmış bir programa, buna uygun bir &ouml;rg&uuml;tlenmeye ve bunları ger&ccedil;ekleştirecek &ouml;zverili bir kadroya bağlıydı.</p>
<p style="text-align: left;">İşte bu &ccedil;ok y&ouml;nl&uuml; soruna <strong>Millet Mektepleri (Ulus Okulları) </strong>denen bir uygulama ile &ccedil;&ouml;z&uuml;m getirilmişti. Abece değişikliğinin &ouml;nc&uuml;s&uuml; bir Cumhurbaşkanı <strong>(Atat&uuml;rk)</strong>, ona &ouml;nce karşı &ccedil;ıkmışken savunuculuğunu &uuml;stlenmiş bir Başbakan <strong>(İn&ouml;n&uuml;) </strong>ve Cumhuriyetin &ouml;ğretmenler kadrosunu şevkle ve &ouml;zveriyle seferber edebilen bir aydınlık ş&ouml;valyesi, Bakan <strong>(Mustafa Necati), Millet Mektepleri </strong>y&ouml;ntemiyle yasanın uygulanıp kısa s&uuml;rede olumlu sonu&ccedil; alınmasında başlıca etken olmuşlardı.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>İn&ouml;n&uuml;</strong>, b&ouml;yle bir uygulamaya gidileceğini 1 Kasım 1928&rsquo;de a&ccedil;ıklamıştı. <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;de 2 ya da 4 aylık kurslar halinde y&uuml;r&uuml;t&uuml;lecek olan <strong>Millet Mektepleri</strong>&rsquo;nin Baş&ouml;ğretmenliğini kabul etmişti. TBMM bu ama&ccedil;la Milli Eğitim Bakanlığına 400.000 liralık ek &ouml;denek vermişti. Bu konuda h&uuml;k&uuml;met&ccedil;e hazırlanan kararname Danıştayca uygun bulunarak 24 Kasım 1928&rsquo;de y&uuml;r&uuml;rl&uuml;ğe konmuştu (1980 sonrasında 24 Kasımın <strong>&Ouml;ğretmenler G&uuml;n&uuml; </strong>olarak kutlanması buna dayanmaktadır).</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Millet Mektepleri, </strong>1 Ocak 1929&rsquo;da &ouml;ğretime başlamıştı. İlk yıl i&ccedil;inde yurt d&uuml;zeyinde 20.487 derslik a&ccedil;ılmış ve bunlara devam edenlerin sayısı 1.075.500 kişiye ulaşmıştı. İlk&ouml;ğretime kaydolma yaşını aşmış vatandaşların kurslara devamları zorunlu tutulmuştu. Devam etmeyenlerden İl Genel Meclislerinin kararıyla 5-60 lira arasında değişen para cezası alması &ouml;ng&ouml;r&uuml;lm&uuml;şt&uuml;. &Ccedil;ok titizce y&uuml;r&uuml;t&uuml;len uygulama ile bir yıl sonunda okuma-yazma &ouml;ğrenerek bu okullardan belge alanların sayısı 485.632&rsquo;si erkek, 111.378&rsquo;i kadın olmak &uuml;zere 597.010&rsquo;a y&uuml;kselmişti.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Millet Mektepleri </strong>uygulanmasına ge&ccedil;ildiği 1 Ocak 1929 sabahı <strong>Mustafa Necati</strong>&rsquo;nin beklenmeyen &ouml;l&uuml;m&uuml; b&uuml;y&uuml;k bir talihsizlik olmuştu. Bunu o yılarda d&uuml;nya ekonamilerini sarsan bunalım nedeniyle b&uuml;t&ccedil;eden yeteri kadar &ouml;deneğin ayrılamaması izlemişti. B&uuml;t&uuml;n bunlara karşın 1933&rsquo;e kadar ge&ccedil;en 5 yıl i&ccedil;inde <strong>Millet Mektepleri</strong>&rsquo;nden bitirme belgesi alanların sayısı 1.217.144&rsquo;e ulaşmıştı. Bu, hi&ccedil; de k&uuml;&ccedil;&uuml;msenemeyecek bir başarının g&ouml;stergesi demekti. 1936&rsquo;ya kadar bu okullara devam edenlerin sayısı 2.546.051&rsquo;i bulmuştu <strong><em>(Mustafa Şahin, &ldquo;Bir Halk Eğitim &Ccedil;alışması &Ouml;rneği Olarak Millet Mektepleri&rdquo;, &Ccedil;TTA, 1, sa. 2)</em></strong>.</p>
<p style="text-align: left;">&Ouml;te yandan Baş&ouml;ğretmen <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;de yaşamının sonuna kadar yanındakilere okuma-yazma &ouml;ğretmeye devam etmişti. Yeni abecenin uygulanmasına ge&ccedil;ildiğinde &Ccedil;ankaya K&ouml;şk&uuml;&rsquo;n&uuml;n bah&ccedil;esine bir karatahta koydurtmuş ve k&ouml;şk &ccedil;alışanlarının yeni yazıyı &ouml;ğrenmelerini denetleyerek eksikliklerini gidermeye &ccedil;alışmıştı. Şof&ouml;r&uuml; <strong>Sadık Kutlu</strong>&rsquo;nun yeni harfleri &ccedil;ok iyi &ouml;ğrendiğine kanaat getirince onu aş&ccedil;ılara &ouml;ğretmen yapmıştı. B&ouml;ylece &Ccedil;ankaya&rsquo;da yeni abeceye ge&ccedil;iş kısa s&uuml;rede sağlanmıştı <strong><em>(AYA, 147)</em></strong>. <strong>Atat&uuml;rk </strong>daha sonraki yıllarda da evlat edindiği veya korumasına aldığı &ccedil;ocukların okuma-yazma &ouml;ğrenmelerinde onların ilk &ouml;ğretmeni olmayı bırakmamıştı. Bunun son &ouml;rneği k&uuml;&ccedil;&uuml;k <strong>&Uuml;lk&uuml; </strong>olmuştu.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Yeni T&uuml;rk abecesi</strong>&rsquo;nin getirdiği olumlu gelişmeler karşısında, &ouml;nceleri b&ouml;yle bir değişiklikle Batı uygarlığına ulaşılamayacağını &ouml;ne s&uuml;rm&uuml;ş olan <strong>Fuat K&ouml;pr&uuml;l&uuml;, Cumhuriyet</strong>&rsquo;in 15. yılında <em>&Uuml;lk&uuml; </em>dergisinde &ccedil;ıkan (No. 67, Ey&uuml;l 1938) <strong>&ldquo;Alfabe İnkılabı&rdquo; </strong>başlıklı yazısında şu değerlendirmeyi yapmıştı:</p>
<p style="text-align: left;"><em>&nbsp;&ldquo;On yıl bir milletin hayatında &ccedil;ok kısa bir zamandır. B&ouml;yle iken alfabe inkılapı, bu kadar kısa bir m&uuml;ddet i&ccedil;inde bile memleketin k&uuml;lt&uuml;r hayatında da muazzam hamleler doğurmuş, &ccedil;ok feyizli </em>(verimli) <em>m&uuml;sbet neticeler vermiştir.&rdquo;</em></p>
<p style="text-align: left;">Latin k&ouml;kenine dayalı yeni T&uuml;rk abecesini saptayan komisyon, <strong>Dil Enc&uuml;meni </strong>olarak kendisinden beklenen g&ouml;revi s&uuml;rd&uuml;rmesi i&ccedil;in dağıtılmamıştı. &Uuml;stelik yeni &uuml;yelerle genişletilerek Milli Eğitim Bakanlığı&rsquo;na bağlanmıştı. Komisyonun T&uuml;rk&ccedil;enin dilbilgisi kurallarını saptaması ve T&uuml;rk&ccedil;e bir s&ouml;zl&uuml;k hazırlaması yanında dilin geliştirilip &ouml;zleştirilmesi &ccedil;alışmalarını y&uuml;r&uuml;tmesi de &ouml;ng&ouml;r&uuml;lm&uuml;şt&uuml;. Ancak &ccedil;eşitli nedenlerle bu &ccedil;alışmalardan beklenen sonucun alınmadığı g&ouml;r&uuml;l&uuml;nce yine <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;&uuml;n kararı ile 1932&rsquo;de <strong>T&uuml;rk Dil Kurumu </strong>adıyla &ouml;zerk bir kurumun oluşturulması yoluna gidilmişti.</p>
<p style="text-align: left;">Bu denli &ouml;nemli olduğu i&ccedil;in yeni abeceye ilişkin 1 Kasım 1928 g&uuml;nl&uuml; yasa, 1961 ve 1982 Anayasalarında korunmaları gereken devrim yasaları arasına alınmıştır.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>(Kaynak: Şerafettin Turan, Kendine &Ouml;zg&uuml; Bir Yaşam ve Kişilik: Mustafa Kemal Atat&uuml;rk, Bilgi Yayınevi, Mart 2024 D&ouml;rd&uuml;nc&uuml; Basım, s. 498-507)</strong></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çağdaşlaşmaya Yönelik İlk Atılımlar: Fes Yerine Şapka!</title>
<link>https://ilterdergisi.com/fes-yerine-%C5%9Fapka</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/fes-yerine-%C5%9Fapka</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/2024/10/image_750x500_671e2c50dcbd4.jpg" length="86100" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 29 Oct 2024 15:30:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>piyanist</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;&uuml;n birbiri arkasına giriştiği devrim hareketlerine y&ouml;neltilen en b&uuml;y&uuml;k eleştirilerden biri bunların birer <strong>&uuml;st yapı devrimi </strong>olup k&ouml;kl&uuml; değişiklikler ya da d&ouml;n&uuml;ş&uuml;mler sağlayamadığıdır. Bu savı desteklemek i&ccedil;in de genelde <strong>fes </strong>yerine <strong>şapka </strong>giymekle, <strong>hicri takvim </strong>yerine <strong>miladi takvim</strong>&rsquo;in, alaturka saat yerine alafranga saatin, <strong>okka </strong>ve <strong>arşın </strong>gibi ağırlık ve uzunluk birimleri yerine <strong>kilogram </strong>ve <strong>metre</strong>&rsquo;nin alınmasıyla bireylerin yalnızca dış g&ouml;r&uuml;n&uuml;şlerinin, kullandıkları &ouml;l&ccedil;&uuml;lerin değiştiği, d&uuml;ş&uuml;nce ve d&uuml;nya g&ouml;r&uuml;şlerinde bir d&ouml;n&uuml;ş&uuml;m&uuml;n ger&ccedil;ekleşmediği &ouml;ne s&uuml;r&uuml;lmektedir. Salt bu a&ccedil;ıdan bakıldığında bu t&uuml;r eleştirilerde pek az oranda da olsa ger&ccedil;ek payının olduğu yadsınamaz. Ancak <strong>devrim </strong>denen b&uuml;t&uuml;n&uuml;n oluşmasında ana &ouml;ğeleri birleştirmede etken olan bu değişikliklerin &uuml;lke d&uuml;zeyinde birlik ve beraberlik, uluslarası d&uuml;zeyde de bir uyum sağladıklarını ve aslında ilişkili oldukları &ouml;ğelerin dışa yansıması olduklarını kabul etmek gerekir. &Ouml;rneğin <strong>şapka </strong>giyilmesinin zorunlu kılınması, yalnızca dış g&ouml;r&uuml;n&uuml;ş&uuml; değiştirmek i&ccedil;in yapılmamıştı. Bu girişimle her şeyden &ouml;nce kutsal sayılan <strong>sarık</strong>&rsquo;ın hi&ccedil; de dinsel bir &ouml;zelliği bulunmadığını ve <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;&uuml;n vurguladığı gibi bilimin, <strong>şeriat</strong>&rsquo;ın sarığa bağlı olmadığını kanıtlayarak <strong>laik </strong>d&uuml;ş&uuml;nceyi ve d&uuml;nya g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; pekiştirmek ama&ccedil;lanmıştı. Saat, takvim ve uzunluk, ağırlık &ouml;l&ccedil;&uuml;lerinin değiştirilmesi ile de &ouml;ncelikle &uuml;lkedeki farklı uygulama karmaşasını ortadan kaldırmak ve aynı zamanda &ccedil;ağdaş hayata uyum sağlamak hedeflenmişti. Dolayısıyla, &ccedil;ok &ouml;nemli devrimsel d&ouml;n&uuml;ş&uuml;mlerin yanında bunlar da kendilerinden beklenen işlevleri yerine getirmişlerdi.</p>
<p style="text-align: left;">İ&ccedil;teki siyasal ve toplumsal dalgalanmalar, dışta karşılaşılan sorunlar ne denli b&uuml;y&uuml;k olursa olsun devrimi tamamlamada kararlı olan <strong>Atat&uuml;rk, </strong>bu sıkıntıların yaşandığı 1925-1928&rsquo;li yıllarda birbiri arkasına atılımlarda bulunmaktan geri kalmamıştı. İ&ccedil;te <strong>Şeyh Sait </strong>ayaklanmasının yankılarının s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml;, <strong>Terakkiperver Cumhuriyet Partisi </strong>ile ilişkilerin sertleştiği ve dışta <strong>Musul sorunu</strong>&rsquo;nun &ccedil;ıkmaza girdiği bir d&ouml;nemde <strong>şapka giyilmesi</strong>&rsquo;ne ilişkin bir yasanın &ccedil;ıkartılması bunun en belirgin &ouml;rneğini oluşturmaktadır.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>-FES YERİNE ŞAPKA</strong></p>
<p style="text-align: left;">T&uuml;rklerin İslamiyeti kabul ederek İran &uuml;zerinden Anadolu&rsquo;ya yerleşmeleri, giyim kuşamda b&uuml;y&uuml;k değişikliklere yol a&ccedil;mıştı. Bunlar ş&ouml;yle &ouml;zetlenebilir: Giyim malzemesi olarak kullanılan derinin yerini değişik dokumalar almıştı. Kadın ve erkek giyimleri farklılaşmıştı. Kadınlar i&ccedil;in <strong>&ouml;rt&uuml;nme (tesett&uuml;r) </strong>denen yeni bir etken, bir kavram ortaya &ccedil;ıkmıştı. İranlıların ve Arapların giysileri yaygınlık kazanmıştı. Kent ve kırsal kesim giyinmeleri giderek birbirinden ayrılmıştı. Devlet &ouml;rg&uuml;tlerinde tek tip elbise <strong>(&uuml;niforma) </strong>oranı artmıştı. Avrupa ile ilişkiler artınca da giyim kuşamda Batı etkisi g&ouml;r&uuml;lm&uuml;şt&uuml;.</p>
<p style="text-align: left;">Ama giyimdeki bu farklılaşmalar i&ccedil;inde en &ccedil;ok erkeklerin başlarına giydikleri başlıklar &uuml;zerinde durulduğu g&ouml;r&uuml;lmektedir. Eskiden giyilen <strong>b&ouml;rk </strong>varlığını s&uuml;rd&uuml;r&uuml;rken Orta Asya d&ouml;neminin simgesi olan <strong>kalpak </strong>unutulmuştu. Onların yerine Araplardan alınan <strong>sarık </strong>giderek M&uuml;sl&uuml;man erkeğin simgesi kabul edilmişti. <strong>Sarık, k&uuml;lah </strong>ve <strong>kavuk</strong>&rsquo;lar değişik adlarla &ccedil;oğalıp yaygınlaşırken ilmiye sınıfı ile tarikat ve ordu mensuplarının da r&uuml;tbelerinin g&ouml;stergesi olmuşlardı.</p>
<p style="text-align: left;">Osmanlı T&uuml;rkiyesi&rsquo;nde yeni bir i&ccedil;erik ve bi&ccedil;im kazanan erkek giyim kuşamı, <strong>Kapu Ocakları</strong>&rsquo;nı kapatan <strong>II. Mahmut</strong>&rsquo;un yeni kurduğu askeri birliğe <strong>fes </strong>denen yeni bir başlık giydirmesi ile bir b&uuml;y&uuml;k değişikliğe daha uğramıştı. Bu girişimde altı &ccedil;izilmesi gereken nokta, Şeyh&uuml;lislam <strong>Mehmet Tahir Efendi</strong>&rsquo;nin askere <strong>fes </strong>giydirilmesine, b&ouml;yle bir girişimin <strong>şeriat</strong>a aykırı olduğunu &ouml;ne s&uuml;rerek karşı &ccedil;ıkmasıdır! Şeyh&uuml;lislama g&ouml;re M&uuml;sl&uuml;man asker başına ancak İslamiyetin simgesi olan değişik sarıklar, kavuk vb. giyebilirdi. Ancak <strong>II. Mahmut </strong>verdiği kararı uygulatmadan vazge&ccedil;meyerek Şeyh&uuml;lislamı g&ouml;revden almış ve Tunus&rsquo;tan getirttiği 50.000 adet fesi askerlerine giydirmişti. <strong><em>(İ. Hakkı Uzun&ccedil;arşılı, &ldquo;Asakir-i Mansureye Fes Giydirilmesi&rdquo;, Belleten, 70)</em></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong> Mahmut </strong>bununla da yetinmemişti. Yeni askeri birlik mensuplarının geniş bir <strong>pantolon </strong>ile v&uuml;cudu sıkıca saran bir <strong>ceket </strong>ve ayaklarına <strong>potin </strong>giymelerini de zorunlu kılmıştı. Bir s&uuml;re sonra devlet memurlarının da <strong>fes </strong>ve <strong>pantolon-ceket &shy;</strong>giymeleri &ouml;ng&ouml;r&uuml;lm&uuml;şt&uuml;. Bu girişim, <strong>Tanzimat </strong>d&ouml;neminde &ouml;teki alanlarda olduğu gibi erkek giyim kuşamında da bir ikililik yaratmıştı. Bu arada daha &ccedil;ok M&uuml;sl&uuml;man olmayan tebaanın, &ouml;zellikle Yahudi hekimlerin ve sarrafların giydikleri <strong>kalpak </strong>da g&uuml;ncellik kazanmıştı. <strong>II. Abd&uuml;lhamit, </strong>1903&rsquo;te top&ccedil;u ve s&uuml;vari birliklerine <strong>fes </strong>yerine Orta Asya k&ouml;kenli olan kalpak giydirmek istemişti. Fakat &ouml;nceleri <strong>fes</strong>&rsquo;in <strong>şeriat</strong>&rsquo;a aykırı olduğunu &ouml;ne s&uuml;rerek ona karşı &ccedil;ıkanlar bu kez de <strong>fes</strong>&rsquo;i savunur olmuşlardı! Bu y&uuml;zden <strong>kalpak </strong>ancak <strong>İkinci Meşrutiyet </strong>d&ouml;neminde ordu mensuplarına giydirilebilmiş ve kısa s&uuml;rede yaygınlaşmıştı. <strong>Enver Paşa </strong>ve <strong>Mustafa Kemal</strong> gibi toplumca sevilen komutanların kendi zevklerine g&ouml;re yaptırdıkları kalpaklar da onların adlarıyla <strong>&ldquo;Enver&icirc;, Kemal&icirc;&rdquo; </strong>diye adlandırılmıştı.</p>
<p style="text-align: left;">Başlangı&ccedil;ta devlet g&uuml;c&uuml;yle giydirilen <strong>fes, </strong>19. y&uuml;zyıl sonralarında k&ouml;ylere kadar yaygınlaşırken kimi T&uuml;rk aydınlarının Batılılar gibi <strong>kasket </strong>ve <strong>şapka </strong>giyme eğilimi g&ouml;sterdikleri dikkati &ccedil;ekmektedir. Avrupa&rsquo;ya ka&ccedil;an <strong>J&ouml;n T&uuml;rkler</strong>&rsquo;in başlattıkları bu eğilim <strong>alafrangalaşmak </strong>(Frenkler, Avrupalılar gibi olmak) diye nitelendirilmişti. <strong>İttihat ve Terakki </strong>kurucularından <strong>İbrahim Temo, </strong>Romanya&rsquo;ya ka&ccedil;arken K&ouml;stence&rsquo;de <strong>fes</strong>ini &ccedil;ıkarıp bir <strong>gemici kasketi (mateletun) </strong>giydiğini anlatmaktadır. O sıralarda yurt dışına &ccedil;ıkan kimi g&ouml;revlilerin de şapka giydikleri g&ouml;r&uuml;lmektedir. Ancak bu gibilere <strong>II. Abd&uuml;lhamit </strong>y&ouml;netimince sakıncalı kişiler olarak bakılmaktaydı. &Ouml;rneğin Padişaha verilen 25 Eyl&uuml;l 1905 g&uuml;nl&uuml; jurnalde, Atina&rsquo;ya giden <strong>Kamil Paşa oğlu Sait Bey </strong>ile oradaki T&uuml;rk ataşemiliteri <strong>İhsan</strong>&rsquo;ın ve 25 Temmuz 1907 g&uuml;nl&uuml; jurnalden de Bahriye Nazırı <strong>Hasan Rahmi Paşa</strong>&rsquo;nın oğullarının <strong>şapka </strong>giydiklerinden şikayet edilmektedir <strong><em>(Faiz Demiroğlu, Abd&uuml;lhamit&rsquo;e Verilen Jurnaller, 69, 71)</em></strong>. Maliye Bakanı <strong>Nail Bey </strong>ise Avrupa&rsquo;da <strong>şapka </strong>giydiğinden, Sinop&rsquo;da d&ouml;nd&uuml;ğ&uuml;nde <em>&ldquo;G&acirc;vur oldu, domuz herif!&rdquo; </em>diye su&ccedil;lanmıştı. <strong>İkinci Meşrutiyet </strong>d&ouml;neminde Avrupa&rsquo;ya ka&ccedil;an İttihat&ccedil;ı <strong>Halil Menteşe</strong>&rsquo;nin de Viyana&rsquo;da başında <strong>şapka </strong>ile gezindiği bilinmektedir. <strong>Kurtuluş Savaşı </strong>yıllarında <strong>Malta</strong>&rsquo;ya s&uuml;r&uuml;len aydınlar arasında <strong>şapka </strong>giyenler olmuştu. Onların <strong>fes</strong>&rsquo;i savunanlarca eleştirildiklerine değinen <strong>H&uuml;seyin Cahit Yal&ccedil;ın, </strong><em>&ldquo;bir bez/kurdele par&ccedil;asına bu denli &ouml;nem veren kafaların&rdquo; </em>T&uuml;rkiye&rsquo;nin kurtarılmasına nasıl kılavuzluk edeceklerini anlayamadığını s&ouml;ylemektedir <strong><em>(Siyasal Anılar, 265)</em></strong>. Ger&ccedil;ekten de o yıllarda <strong>şapka</strong>&rsquo;ya Hıristiyan Avrupalılara &ouml;zg&uuml; bir başlık g&ouml;z&uuml; ile bakılıyor ve şapka giyenler Frenk taklit&ccedil;iliği ile su&ccedil;lanıyorlardı. <strong>İskilipli Atıf Hoca</strong>&rsquo;da 1922&rsquo;de yayımladığı <strong>&ldquo;Frenk Mukallitliği ve Şapka&rdquo; </strong>adlı broş&uuml;rde bu g&ouml;r&uuml;ş&uuml; savunmuştu.</p>
<p style="text-align: left;">B&uuml;t&uuml;n bunlara karşın yukarıda değindiğimiz gibi <strong>Mustafa Kemal</strong>, 1910&rsquo;da Picardie manevralarına giderken Selanik&rsquo;ten satın aldığı Avrupai bir elbise ile <strong>kasket </strong>giymişti. <strong>Fes </strong>ile seyahat etmek isteyen arkadaşı Binbaşı <strong>Selahattin</strong>&rsquo;de Belgrat istasyonunda karşılaştığı aşağılayıcı davranış karşısında Paris&rsquo;e vardığında ilk iş olarak yeni bir <strong>şapka </strong>almıştı. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri ve Milli Eğitim Bakanı olarak <strong>Mustafa Kemal Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;&uuml;n &ccedil;ok yakınında bulunmuş olan <strong>Yusuf Hikmet Bayur</strong>&rsquo;un aktardığına g&ouml;re, onda <strong>fes</strong>&rsquo;e karşı ilk tepki 1908&rsquo;de &ouml;zel bir g&ouml;revde Bosna ve Avusturya&rsquo;ya g&ouml;nderilmesi sırasında başlamıştı <strong><em>(AHE, 31)</em></strong>. <strong>K&acirc;zım &Ouml;zalp</strong>&rsquo;in anlattığı bir başka olay ise <strong>Mustafa Kemal</strong>&rsquo;in daha o yıllarda <strong>şapka </strong>giyilmesinden yana&nbsp; olduğunu g&ouml;stermektedir. <strong>31 Mart Olayı</strong>&rsquo;nı izleyen Arnavutluk ayaklanmasını bastıran birlikteki subayların elbiselerinin ve başlarındaki <strong>serpuş</strong>&rsquo;ların (baş&ouml;rt&uuml;s&uuml;) &ccedil;ok &ccedil;eşitli olduğunu belirten <strong>Mahmut Şevket Paşa, </strong><em>&ldquo;Şu serpuş işine bir &ccedil;&ouml;z&uuml;m bulmalı&rdquo; </em>diye bir tartışma a&ccedil;mıştı. Subayların bir kısmı kişisel g&ouml;r&uuml;şlerini a&ccedil;ıklarken <strong>Mustafa Kemal, </strong><em>&ldquo;Şapka kabul edilmelidir!&rdquo; </em>yanıtını vermişti <strong><em>(Atat&uuml;rk&rsquo;ten Hatıralar, 4)</em></strong>. Bu kanaatte olan <strong>Mustafa Kemal</strong>&rsquo;in Sofya Ataşemiliterliği sırasında &ccedil;ektirdiği fotoğraflarda sivil elbise ile birlikte başına <strong>kalpak </strong>değil <strong>şapka </strong>giydiği a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;r&uuml;lmektedir.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Lozan barış g&ouml;r&uuml;şmeleri</strong>&rsquo;nin son aşamasına gelindiğinde <strong>Mustafa Kemal</strong>, T&uuml;rk kadınına &ouml;zg&uuml;rl&uuml;k tanıma ve erkeklerin <strong>şapka </strong>giymeleri konularını g&uuml;ndeme almaya y&ouml;nelmişti. Dışişleri Bakanı <strong>İsmet İn&ouml;n&uuml;</strong>&rsquo;de Lozan g&ouml;r&uuml;şmelerinde <strong>melon </strong>ya da <strong>silindir şapka </strong>ile g&ouml;r&uuml;nm&uuml;şt&uuml;. <strong>Mustafa Kemal, </strong>1923 baharında kendisiyle konuşan İngiliz gazeteci <strong>Grace Ellison</strong>&rsquo;a, <em>&ldquo;Gelecek yıl bu zaman kadın &ouml;zg&uuml;r olacaktır. Y&uuml;z&uuml;n&uuml; a&ccedil;acak ve erkekler arasına karışacak&rdquo; </em>demişti. Gazetecinin erkeklerin bundan hoşlanıp hoşlanmayacakları sorusuna da <em>&ldquo;Beğenip beğenmemek &ccedil;ok &ouml;nem taşımıyor. &Ouml;zg&uuml;rl&uuml;k gelmelidir!&rdquo;</em> diye yanıt vermişti. Arkasından erkeklerin giyim kuşamına değinerek şunları eklemişti: <em>&ldquo;Yaz gelip de kalpaklarımız fazla sıcak gelince, g&uuml;neşten kendimizi korumak i&ccedil;in <strong>kenarı siperli şapkalar </strong>giyeceğiz. Giysinin ırk&ccedil;ı a&ccedil;ıklaması d&ouml;nemi ge&ccedil;miştir!&rdquo; <strong>(AİK, 211)</strong></em></p>
<p style="text-align: left;">B&ouml;ylece <strong>şapka </strong>konusuna ilişkin tartışmalar da başlamıştı. <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;&uuml;n 1923 Şubatında Balıkesir Paşa Camisi&rsquo;nde minbere &ccedil;ıkıp bir <strong>hutbe </strong>vermesinden &ouml;nce M&uuml;ft&uuml; <strong>Abdullah Esat, şapka</strong>&rsquo;nın <strong>şeriat </strong>ile ilgisi bulunmadığını belirten bir bildiri yayımlayarak şunları a&ccedil;ıklamıştı:&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <em>&ldquo;Dini d&uuml;nya işlerine karıştıranlar, kendi hırslı menfaatlerine tapanlardır. İslamiyeti bi&ccedil;im ile g&ouml;renler putatapıcılardır. Bunların s&ouml;ylediklerini doğrulayan ne bir ayet ne bir hadis vardır. Kutsal dinimize b&uuml;htan edenler, sarık, fes, şapka arasında karşılaştırma yapanlardır!&rdquo; <strong>(G&uuml;rcan Bozkır, &ldquo;Şapka Devriminin İzmir Basınında Yankıları&rdquo;, 131)</strong></em></p>
<p style="text-align: left;">Bir din adamının bu a&ccedil;ıklaması <strong>Mustafa Kemal</strong>&rsquo;e atacağı adımda kuşkusuz b&uuml;y&uuml;k destek olmuştu. Giyim kuşam değişikliğine ve erkeklerin <strong>şapka </strong>giymelerine ilişkin yasanın &ccedil;ıkartılmasına işte bu aşamalardan ge&ccedil;ilerek gelinmişti. Bu yolda ilk adım da <strong>Şeriye ve Evkaf Bakanlığı</strong>&rsquo;nın kaldırılmasından sonra hukuk&ccedil;uların giysilerinin saptanması sırasında atılmıştı. <strong>Hakimler ve Adliye Mensuplarının Resmi Kıyafetleri </strong>hakkındaki yasa &ccedil;ıkartılırken (3 Nisan 1924) bundan b&ouml;yle hukuk&ccedil;uların g&ouml;rev esnasında giyecekleri bir <strong>&uuml;niforma </strong>belirlenmişti. Artık sıranın &ouml;teki devlet g&ouml;revlilerine geleceği anlaşılmıştı. Bu arada Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı i&ccedil;inde bir girişim, şapkaya doğru bir adım oluşturmuştu. Alay Komutanı <strong>İsmail Hakkı Tek&ccedil;e, </strong>İran ve Afgan ordularında subaylarin <strong>vizyer&rsquo;li </strong>kasket ve şapka giymelerinden esinlenerek İstanbul&rsquo;da bir terziye yaptırttığı <strong>&ldquo;visiere&rdquo;</strong>leri (şapkanın &ouml;ne uzanan siperlik kısmı) <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;&uuml;n izniyle alayındaki subayların başlarına giydikleri <strong>kabalak</strong>&rsquo;larına taktırılmıştı. Subaylar bu <strong>vizyer</strong>&rsquo;lere alıştıktan sonra yine <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;ten izin alarak, alaya Samanpazarı&rsquo;ndan İstasyon&rsquo;a kadar bir y&uuml;r&uuml;y&uuml;ş yaptırarak Ankara halkına bunları tanıtmıştı. Ger&ccedil;i bir s&uuml;re sonra <strong>Şeyh Sait </strong>isyanı başladığında Başbakan <strong>Fethi Okyar </strong>s&ouml;z konusu subayların vizyerlerini &ccedil;ıkarmalarını istemişti ama <strong>İsmet İn&ouml;n&uuml; </strong>yeniden Başbakan olunca vizyerler serbest bırakılmıştı <strong><em>(Muhafızı Atat&uuml;rk&rsquo;&uuml; Anlatıyor, 40-44)</em></strong>.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Atat&uuml;rk, </strong>bu olaylardan sonra devrim alanındaki her girişimde olduğu gibi, kendi g&ouml;r&uuml;şlerini halka iletmek ve onların tepkilerinin ne olacağını saptayabilmek i&ccedil;in bir yurt gezisine &ccedil;ıkmaya karar vermişti. Onun 23 Ağustos 1925&rsquo;te eline bir <strong>panama şapka </strong>alarak Kastamonu-İnebolu y&ouml;resinde &ccedil;ıktığı geziyi bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Bu geziden &ouml;nce gazetelerde <strong>şapka </strong>giyilmesine ilişkin bazı haberler &ccedil;ıkmıştı. İzmir&rsquo;de yayımlanan <em>Anadolu </em>gazetesinde, ordu mensuplarına <strong>şems siperli </strong>(g&uuml;neşe karşı korumalı) bir başlık giydirileceği haber verilmişti (22 Haziran 1925). Birka&ccedil; g&uuml;n sonra da (10 Temmuz 1925) Dışişleri Bakanı <strong>Tevfik R&uuml;şt&uuml; Aras</strong>&rsquo;ın başına <strong>şapka </strong>giydiği ve Bakanlık g&ouml;revlilerinin onu izlediği bildirilmişti. 12 Ağustosta da İ&ccedil;işleri Bakanlığının b&uuml;t&uuml;n birimlerinde memurların başı a&ccedil;ık olarak &ccedil;alışmalarının istendiği duyurulmuştu.</p>
<p style="text-align: left;">Gezisinde giydiği başlığın adının <strong>şapka </strong>olduğunu belirten <strong>Atat&uuml;rk</strong>, bunun giyilmesinin din a&ccedil;ısından doğru olmadığını &ouml;ne s&uuml;renlere, <em>&ldquo;Yunan başlığı olan fesi giymek caiz oluyor da şapka giymek neden olmasın?&rdquo; &nbsp;</em>sorusunu y&ouml;neltmişti. Kastamonu Valiliğinde il m&uuml;ft&uuml;s&uuml;ne kılık değiştirmenin dince sakıncalı olup olmadığını sormuş, m&uuml;ft&uuml; de Balıkesir m&uuml;ft&uuml;s&uuml; gibi bunda din a&ccedil;ısından herhangi bir aykırılık bulunmadığını s&ouml;ylemişti. Bu sırada Vali <strong>Fatin Bey</strong> ile milletvekillerinden <strong>Ali Rıza </strong>ve <strong>Mehmet Fuat </strong>ile kimi g&ouml;revliler, hemen beyaz kumaşlardan <strong>şapka</strong>&rsquo;ya benzer başlıklar diktirip başlarına ge&ccedil;irmişlerdi. Halkın ve g&ouml;revlilerin bu sıcak yaklaşımını girişilen devrim i&ccedil;in b&uuml;y&uuml;k bir destek olarak değerlendiren <strong>Atat&uuml;rk, </strong>daha sonraki konuşmalarında bundan gurur duyduğunu belirtmişti:</p>
<p style="text-align: left;"><em>&ldquo;T&uuml;rk ulusu &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k olaylarla kanıtladı ki, yenilikten yana ve devrimci bir ulustur. Bu ulus, ger&ccedil;ek eğilimine aykırı sanılarda bulunanlara y&uuml;z vermemektedir. Bununla &ouml;zellikle bug&uuml;n &ccedil;ok &ouml;v&uuml;n&uuml;yorum. Bundaki isabet sırrını a&ccedil;ıklamak i&ccedil;in hemen s&ouml;yleyeyim ki, bizim ilham kaynağımız, doğrudan doğruya T&uuml;rk ulusunun vicdanı olmuştur.&rdquo;</em></p>
<p style="text-align: left;">Atat&uuml;rk&rsquo;&uuml;n eyl&uuml;l başına kadar s&uuml;ren bu gezisi hemen etkisini g&ouml;stermiş, devlet g&ouml;revlileri ile halktan bir kesim de <strong>fes</strong>&rsquo;i &ccedil;ıkartıp <strong>şapka </strong>giymeye başlamışlardı. &Ouml;yle ki bir s&uuml;re &ouml;nce <strong>şapka </strong>giyen bir gazeteciyi tutuklatmaya kalkışan İstiklal Mahkemesi Başkanı <strong>Ali &Ccedil;etinkaya </strong>bile başına şapka ge&ccedil;irmişti. Cumhurbaşkanının Ankara&rsquo;ya d&ouml;n&uuml;ş&uuml;n&uuml;n hemen ertesi g&uuml;n&uuml;nde <strong>şapka </strong>konusu h&uuml;k&uuml;met&ccedil;e ele alınmıştı. Bunun i&ccedil;in &ouml;zel bir yasa &ccedil;ıkartmaktansa sorunun &ouml;ncelikle bir h&uuml;k&uuml;met kararnamesi ile &ccedil;&ouml;z&uuml;lmesi uygun g&ouml;r&uuml;lm&uuml;şt&uuml;. 2 Eyl&uuml;l 1925&rsquo;te yayımlanan bir Bakanlar Kurulu kararnamesi ile devlet memurlarının, <strong>&ldquo;Halkın kendiliğinden giymeye başladığı şapka&rsquo;yı giymeleri zorunluluğu&rdquo; </strong>getirilmişti. CHP genel merkezince 5 Eyl&uuml;l&rsquo;de parti m&uuml;fettişliklerine g&ouml;nderilen genelgede ise <strong>şapka, </strong>uluslararası uygarlığın bir simgesi olarak nitelendirilmiş ve giyilmesinin T&uuml;rk devriminin yaygınlaştırılmasını sağlayacağı belirtilerek ş&ouml;yle denilmişti:</p>
<p style="text-align: left;"><em>&ldquo;B&uuml;y&uuml;k m&uuml;ncimiz (kurtarıcımız) d&acirc;hi reisimiz Gazi Paşa Hazretleri, Kastamonu seyahatlerinde irad buyurdukları (s&ouml;yledikleri) nutuklarında, cihan aile-i medeniyesinde necip milletimizin de beynelmilel (uluslararası) makbul bir kisve ile arz-ı v&uuml;cud etmesi hususuna ehemmiyetle işaret buyurdular.</em></p>
<p style="text-align: left;"><em>Taasup ve cehalet zihniyetine karşı m&uuml;cadelenin b&acirc;riz alametlerinden </em>(belirgin g&ouml;stergelerinden)<em> olan şapkanın memurin-i devlet&ccedil;e iktisası </em>(giyilmesi)<em> i&ccedil;in muhterem h&uuml;k&uuml;metimiz her tarafa lazım gelen emirleri vermiştir. İnkılabı yaşatacak olan fırkamız mensubininin </em>(mensuplarının)<em> ve bilhassa m&uuml;fettiş beylerle heyet-i idare ve m&uuml;teşebbiseler azay-i muhteremelerinin derhal şapka giymeleri, bu inkılap-ı azimi serian tamim emrinde </em>(b&uuml;y&uuml;k devrimi s&uuml;ratle yaygınlaştırma işinde)<em> pekl faideli ve lazımdır. Bu babda icab eden tebligatın suver-i m&uuml;nasebe ile </em>(uygun yollarla)<em> icrası ve muhterem halkımıza hakikat anlatılarak teced&uuml;t </em>(yenilik)<em> ve medeniyet yolunda irşad olunması mevdu-u himmetleridir </em>(aydınlatılması sizin g&ouml;stereceğiniz &ccedil;abaya bırakılmıştır)<em> efendim.&rdquo; <strong>(CMAR, nr. 3272/B)</strong></em></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Atat&uuml;rk</strong>, bu girişimin sonu&ccedil;larını yerinde izlemek ve halkın nabzını tutabilmek i&ccedil;in yeni bir yurt gezisine &ccedil;ıkmıştı. Eyl&uuml;l sonunda başlayan ve İzmit-Bursa-Balıkesir-Manisa-İzmir-Konya-Afyon&rsquo;u kapsayan gezi bir ay s&uuml;rm&uuml;şt&uuml;. Bursa&rsquo;daki konuşmasında, bir zamanlar bu ulusun başına <strong>fes </strong>giydirebilmek i&ccedil;in şeyh&uuml;lislam değiştirildiğini, <strong>fetva</strong>&rsquo;lar &ccedil;ıkartıldığını hatırlatarak <em>&ldquo;Bug&uuml;n ulusumuz b&ouml;yle duygusuz, anlamsız, mantıksız ara&ccedil;ların hi&ccedil;birini gerekli g&ouml;rm&uuml;yor! G&uuml;zel bir serpuş olan şapka&rsquo;dan pek az s&uuml;rede dervişler, m&uuml;ritler, hocalar da memnun kalacaklardır&rdquo; </em>demişti. Bir bayan dinleyicinin sorusu &uuml;zerine de bayanların da şapka giyebileceklerini belirtmişti <strong><em>(ASD, V, 37)</em></strong>. Cumhurbaşkanının bu gezisini yakından izleyen gazeteler de şapka giyilmesini destekleyen makaleler yayımlamışlardı. &nbsp;İzmir&rsquo;deki <em>T&uuml;rk İli </em>gazetesi <strong>&ldquo;Fesler Aşağı!&rdquo; </strong>başlığıyla <strong>fes</strong>&rsquo;e karşı cephe alırken, <em>Yanık Yurt, &ldquo;Uygar olmak i&ccedil;in şapka giymek gerekirse onu da yapacağız&rdquo; </em>&nbsp;diye a&ccedil;ıklamalarda bulunmuştu. <em>Anadolu </em>gazetesinde ise Londra&rsquo;da bir sergiye <strong>şapka </strong>ile gelmişken fotoğrafının &ccedil;ekilmesine izin vermeyen Irak Kralı <strong>Faysal</strong>&rsquo;ın davranışını <em>&ldquo;sarık ve c&uuml;ppe ile halkı aldatma&rdquo; </em>olarak niteleyen <strong>Ahmet Ağaoğlu</strong>&rsquo;nun bir makalesi yayımlanmıştı <strong><em>(G. Bozkır, Agy)</em></strong>. Bu d&ouml;n&uuml;ş&uuml;mde Konya Lisesinde daha &ccedil;arpıcı bir tablo sergilenmişti. <strong>İbrahim S&uuml;reyya</strong>&rsquo;nın aktardığına g&ouml;re 17 Ekim&rsquo;de bir şenlik d&uuml;zenleyen &ouml;ğrenciler başlarındaki <strong>fes</strong>&rsquo;leri &ccedil;ıkarıp yırtmışlar ya da yaktıkları ateşe atmışlardı <strong><em>(Agy, 237)</em></strong>.</p>
<p style="text-align: left;">Devlet g&ouml;revlilerinin şapka giymelerine ilişkin kararnameye yurt d&uuml;zeyinde genelde uyulurken yer yer karşı g&ouml;steriler de yapılmıştı. Bu ilk uygulamada milletvekilleri kararname kapsamına alınmamışlardı. Ama <strong>şapka </strong>giyimini bir zorunluluk haline getirmek ve ulusa &ouml;ncelik etmeleri gereken milletvekillerini de kapsam i&ccedil;ine alabilmek i&ccedil;in &ouml;zel bir yasa &ccedil;ıkartılması gerekli g&ouml;r&uuml;lm&uuml;şt&uuml;. Bundan &ouml;nceki devrim yasaları gibi buna ilişkin yasanın da bir h&uuml;k&uuml;met tasarısı olarak değil milletvekilleri &ouml;nerisi olarak Meclise sunulması uygun bulunmuştu. <strong>Refik Koraltan </strong>ile arkadaşlarının <strong>Şapka İksası </strong>(giyilmesi) <strong>Hakkında Kanun</strong> başlığıyla hazırladıkları &ouml;nerinin gerek&ccedil;esinde şu g&ouml;r&uuml;şlere yer verilmişti:</p>
<p style="text-align: left;"><em>&ldquo;Aslında hi&ccedil;bir &ouml;neme sahip olmayan başlık sorunu, &ccedil;ağdaş uygar uluıslar ailesi i&ccedil;ine girmeye kararlı olan T&uuml;rkiye i&ccedil;in &ouml;zel bir değere sahiptir. Şimdiye kadar T&uuml;rklerle &ouml;teki &ccedil;ağdaş uygurlar arasında bir fark niteliğinde sayılan şimdiki başlığın değiştirilmesi ve yerine &ccedil;ağdaş uygar ulusların t&uuml;m&uuml;n&uuml;n ortak başlığı olan şapka&rsquo;nın giyilmesi gereği belirmiştir. Ulusumuz bu &ccedil;ağdaş ve uygar başlığı giymek suretiyle herkese &ouml;rnek olduğundan, ekli yasa &ouml;nerisinin kabul&uuml;n&uuml; dileriz.&rdquo;</em></p>
<p style="text-align: left;">2 maddeden oluşan yasa &ouml;nerisinin ikinci maddesi y&uuml;r&uuml;rl&uuml;ğe ilişkin olup 1. maddesi ş&ouml;yle d&uuml;zenlenmişti:</p>
<p style="text-align: left;"><em>&ldquo;T&uuml;rkiye B&uuml;y&uuml;k Millet Meclisi &uuml;yeleri ile genel, &ouml;zel ve yerel y&ouml;netimlere ve b&uuml;t&uuml;n kuruluşlara bağlı memurlar ve hizmetliler, T&uuml;rk ulusunun giymiş olduğu şapka&rsquo;yı giymek zorundadır. T&uuml;rkiye halkının genel başlığı şapka olup buna aykırı bir alışkanlığın s&uuml;rd&uuml;r&uuml;lmesini h&uuml;k&uuml;met yasaklar.&rdquo;</em></p>
<p style="text-align: left;">B&ouml;ylece s&ouml;z konusu &ouml;neri kadın giyimi konusunda hi&ccedil;bir h&uuml;k&uuml;m i&ccedil;ermeyip erkek giyiminde de yalnızca <strong>şapka</strong>&rsquo;ya ilişkindi. Adalet komisyonunun uygun bularak genel kurula sunduğu &ouml;nerinin g&ouml;r&uuml;ş&uuml;lmesine 25 Kasım 1925&rsquo;te başlanmıştı. Bu sırada bağımsız Bursa Milletvekili <strong>Nurettin Paşa (Sakallı)</strong>, bir &ouml;nerge vererek yasaya karşı &ccedil;ıkmıştı Ona g&ouml;re Bakanlar Kurulu kararı varken b&ouml;yle bir yasaya gerek yoktu, &uuml;stelik tasarı Anayasaya aykırı idi. Ancak tartışmalar sonunda oya sunulan tasarı, <strong>Nurettin Paşa </strong>ile Ergani Milletvekili <strong>İhsan Bey</strong>&rsquo;in karşı oylarına karşın b&uuml;y&uuml;k &ccedil;oğunlukla kabul edilerek yasalaşmıştı.</p>
<p style="text-align: left;">25 Kasım 1925 g&uuml;n ve 677 No.lu bu yasanın y&uuml;r&uuml;rl&uuml;ğe girmesinden birka&ccedil; g&uuml;n sonra <strong>Tekke, Zaviye ve T&uuml;rbelerin Kapatılması</strong>&rsquo;na ilişkin yasa g&ouml;r&uuml;şmeleri sırasında (30 Kasım), Ceza Yasasının 131. Maddesinde yapılan değişiklik ile de, <em>&ldquo;yetkili olmadıkları halde sarık ve dinsel kıyafet taşıyanların&rdquo; </em>davranışları su&ccedil; kapsamı i&ccedil;ine alınmıştı.</p>
<p style="text-align: left;">Şapka giyilmesine Bakanlar Kurulu kararnamesi &ccedil;ıktığında g&ouml;sterilen tepkiler yasanın y&uuml;r&uuml;rl&uuml;ğe girmesinden sonra daha da artmıştı. 14 Kasım&rsquo;da&nbsp; Sivas&rsquo;ta bu nedenle h&uuml;k&uuml;mete hakaretler yağdıran bildiriler asılmış, kimi kışkırtmalarla kadınların y&uuml;zlerinin a&ccedil;ılacağı ve Kur&rsquo;an&rsquo;ın da yasaklandığı s&ouml;ylentileri yayılmaştı. Sarıklı 40-50 kişi kentte g&ouml;sterilere başlayınca da bunlar g&ouml;revlilerce tutuklanmışlardı. Erzurum&rsquo;da <strong>Şeyh Hacı Osman</strong>&rsquo;ın kışkırtmasıyla sabah namazından sonra toplanan 3000 kişi &ccedil;arşıyı kapattıktan sonra valinin evi &ouml;n&uuml;nde <em>&ldquo;Biz g&acirc;vur memur istemeyiz!&rdquo; </em>diye bağırmaya başlamışlardı. G&uuml;venlik g&uuml;&ccedil;leri bunlardan bazılarını tutuklamaya kalkınca &ccedil;ıkan &ccedil;atışmada 3 kişi hayatını kaybetmişti (30 Kasım). Bunun &uuml;zerine H&uuml;k&uuml;met, Erzurum&rsquo;da bir ay s&uuml;reyle <strong>sıkıy&ouml;netim </strong>ilan etmek gereğini duymuştu. Rize&rsquo;de başlayan olaylarda ise elebaşıları k&ouml;y imamları olmuştu. <strong>İskilipli Atıf</strong>&rsquo;ın <strong>&ldquo;Frenk Mukallitliği ve Şapka&rdquo;</strong> adlı broş&uuml;rlerinden de destek alan g&ouml;stericiler y&ouml;redeki karakolu basıp 6 jandarmayı tutuklamışlardı. Maraş ve Giresun&rsquo;da da şapka aleyhine g&ouml;steriler d&uuml;zenlenmişti.</p>
<p style="text-align: left;">Şapkaya g&ouml;sterilen bu tepkilerin altında sarığı kutsal sayıp <strong>şeriat </strong>d&uuml;zenine bağlı olma ve onu geri getirme isteklerinin yattığı a&ccedil;ıktı. Bu nedenle olayların <strong>İstiklal Mahkemesi</strong>&rsquo;nce yerlerinde incelenmesi uygun g&ouml;r&uuml;lm&uuml;şt&uuml;. Ankara&rsquo;dan ayrılan mahkeme Kayseri, Sivas, Erzurum ve Rize&rsquo;ye ge&ccedil;erek g&ouml;sterileri kışkırtma ve ayaklanma girişiminde bulunmakla su&ccedil;lanan tutuklu ve sanıkları kendi y&ouml;relerinde yargılamıştı. Bunların bir kısmı 1-15 yıl arasında değişen hapis cezalarına &ccedil;arptırılmıştı. Yargılamaların en &ouml;nemlisi ise Erzurum ve Giresun olaylarının birlikte ele alındığı dava olmuştu. <strong>Erzurumlu Raif Hoca</strong>&rsquo;nın kurmuş olduğu <strong>Muhafaza-i Mukaddesat </strong>derneği mensupları ile <strong>İskilipli Atıf Hoca</strong>&rsquo;nın yargılandığı bu davada <strong>Atıf Hoca </strong>ile <strong>Ali Rıza, &ldquo;irtica hareketlerini kışkırtarak anayasal rejimi değiştirme&rdquo;</strong>ye giriştiklerinden &ouml;t&uuml;r&uuml; idama mahk&ucirc;m edilmişlerdi. &Ouml;teki sanıklardan 20&rsquo;si 3-5 yıl arasında hapis, s&uuml;rg&uuml;n ve k&uuml;rek cezalarına &ccedil;arptırılırken, 22 sanık da beraat ettirilmişti <strong><em>(Aybars, İstiklal Mahkemeleri, 406-418)</em></strong>.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Fes</strong>&rsquo;in terk edilmesini &ouml;nemseyen <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;&uuml;n, Mısır El&ccedil;isinden başındaki fesi &ccedil;ıkartmasını istemesi, bu duyarlılığın bir yansıması olmuştu. 29 Ekim 1932 gecesi Ankara Palas&rsquo;ta d&uuml;zenlenen resepsiyona katılan el&ccedil;inin fesinin &ccedil;ıkartılması iki devlet arasında diplomatik bir gerginliğe yol a&ccedil;mışsa da kısa s&uuml;rede atlatılmıştı <strong><em>(B.N. Şimşir, Doğunun Kahramanı Atat&uuml;rk, 251-319)</em></strong>.</p>
<p style="text-align: left;">Şapka giyilmesine ilişkin yasadan 9 yıl sonra, 3 Aralık 1934&rsquo;te 2596 sayılı <strong>Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun </strong>adı verilen bir yasa daha kabul edilmişti. Bununla hangi din ve mezhepten olursa olsun din adamlarının yalnızca ibadet sırasında ve t&ouml;renlerde &ouml;zel kıyafet ve başlık taşımalarına izin verilmişti. Bunun dışında dinsel kisvelerin giyilmesi yasaklanmıştı.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Şapka </strong>giyilmesine ilişkin 677 sayılı yasa ile s&ouml;z konusu bu 2596 sayılı yasa, 1961 ve 1982 Anayasalarında, <strong>laik </strong>T&uuml;rkiye&rsquo;yi yaratan ve &ccedil;ağdaşlaşmaya y&ouml;nelik olan <strong>İnkilap Yasaları</strong> arasına alınmış bulunmaktadır.</p>
<p style="text-align: left;">&Ccedil;ağdaşlığa y&ouml;nelen T&uuml;rkiye&rsquo;de erkeklerin <strong>şapka </strong>giymelerine &ouml;nem veren <strong>Atat&uuml;rk, </strong>kadın giyimleri i&ccedil;in herhangi yasal bir d&uuml;zenlemeyi gerekli g&ouml;rmemişti. Bununla blrilikte <strong>tesett&uuml;r</strong>&rsquo;&uuml;n kaldırılmasına, T&uuml;rk kadınının <strong>pe&ccedil;e</strong>yi atıp y&uuml;z&uuml;n&uuml; a&ccedil;masına ilişkin inancını korumuştu. &Ouml;rneğin Ocak 1925&rsquo;te Silifke Lisesi&rsquo;ni ziyaretinde <strong>pe&ccedil;e</strong>li bir bayan &ouml;ğretmen kendisine buket sunmak istediğinde, ondan &ouml;ncelikle pe&ccedil;esini &ccedil;ıkarmasını dilemişti. Bunun &uuml;zerine s&ouml;z konusu &ouml;ğretmen, alkışlar arasında pe&ccedil;esini &ccedil;ıkarmış, <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;de buketi alıp kendisine teşekk&uuml;rler etmişti <strong><em>(İzzet Aslan, Atat&uuml;rk Silifke&rsquo;de, 75. Vd)</em></strong>. Fakat <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;&uuml;n <strong>tesett&uuml;r</strong>l&uuml; olan kadınlara saygısını, halk arasında <strong>tesett&uuml;r</strong>l&uuml; yaşlı bir kadının elini b&uuml;y&uuml;k bir heyecan ve tebess&uuml;m ile &ouml;pmesinden anlayabiliriz.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>(Kaynak: Şerafettin Turan, Kendine &Ouml;zg&uuml; Bir Yaşam ve Kişilik, Bilgi Yayınevi, s. 487-495)</strong></p>
<p style="text-align: left;"><em></em></p>
<p style="text-align: left;"></p>
<p style="text-align: left;"><em></em></p>
<p style="text-align: left;"><em></em></p>
<p style="text-align: left;"></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mustafa Kemal Atatürk&amp;apos;ün Doğum Tarihi ve Nüfus Cüzdanı</title>
<link>https://ilterdergisi.com/atat%C3%BCrk%C3%BCn-do%C4%9Fum-tarihi-ve-n%C3%BCfus-c%C3%BCzdan%C4%B1</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/atat%C3%BCrk%C3%BCn-do%C4%9Fum-tarihi-ve-n%C3%BCfus-c%C3%BCzdan%C4%B1</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/2024/10/image_750x500_6714b8953d1f3.jpg" length="115307" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 20 Oct 2024 11:54:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>piyanist</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong>Mustafa Kemal</strong> <strong>Atat&uuml;rk</strong>'&uuml;n kendisini s&uuml;rekli olarak yenileyen bir birey, bir d&uuml;ş&uuml;n&uuml;r, yetenekli bir komutan, bir devlet kurucusu ve ihtilalci/devrimci bir kişilik olarak yetişmesinde ailesinin ve g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; eğitim/&ouml;ğrenimin dışında, d&uuml;nyaya g&ouml;zlerini a&ccedil;tığı tarihsel d&ouml;neme&ccedil;teki siyasal, toplumsal, felsefi değerlerin, doğup b&uuml;y&uuml;d&uuml;ğ&uuml; Selanik ve Makedonya &ccedil;evresinin ve kendisini geleceğe hazırlamak i&ccedil;in harcadığı &ccedil;abaların b&uuml;y&uuml;k etkisi s&ouml;z konusudur.&nbsp;<strong>Atat&uuml;rk</strong>'&uuml; araştırırken &ouml;ncelikle bu etmenler &uuml;zerinde durmak gerekir.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Z&uuml;beyde-Ali Rıza&nbsp;</strong>&ccedil;iftinin d&ouml;rd&uuml;nc&uuml; &ccedil;ocukları olarak doğan&nbsp;<strong>Mustafa,&nbsp;</strong>tarihin &ouml;nemli d&ouml;neme&ccedil;lerinden birinde g&ouml;zlerini d&uuml;nyaya a&ccedil;mıştı. N&uuml;fus kaydına, Osmanlı İmparatorluğu'nda kullanılan <strong>Rum&icirc; (Mal&icirc;)&nbsp;</strong>takvime g&ouml;re, yalnızca 1296 yılı işlenmiş, ay ve g&uuml;n ise belirtilmemişti. O d&ouml;nemde genelde yeni doğan &ccedil;ocukların doğum g&uuml;nleri aile b&uuml;y&uuml;ğ&uuml;nce evdeki&nbsp;<strong>Kur'an'ın&nbsp;</strong>i&ccedil; kapağına yazıldığı i&ccedil;in&nbsp;<strong>Ali Rıza Efendi</strong>'de b&ouml;yle hareket etmişti. Ancak&nbsp;<strong>Z&uuml;beyde Hanım</strong>'ın a&ccedil;ıkladığına g&ouml;re s&ouml;z konusu Kur'an kaybolduğu i&ccedil;in n&uuml;fus kaydına&nbsp;<strong>Mustafa</strong>'nın doğum ayı ve g&uuml;n&uuml; ge&ccedil;irilememişti. Aslında ona doğumunda Selanik m&uuml;d&uuml;rl&uuml;ğ&uuml;nce verilen n&uuml;fus c&uuml;zdanının ya kaydolduğu okullardan birinde kaldığı ya da sonraları kaybolduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle onun doğum tarihini belirleyen ilk belgeler askeri okullardaki &ouml;ğrenci kayıtları olmaktadır. Bu kayıtlarda ay ve g&uuml;n belirtilmeden doğum yeri ve tarihi hep&nbsp;<strong>"Selanik, 1296"&nbsp;</strong>olarak g&ouml;sterilmiştir.</p>
<p style="text-align: left;">Kendisini se&ccedil;im hakkından yoksun kılmak amacıyla Ocak 1922'de se&ccedil;im yasasında yapılmak istenen değişikliğe karşı duyulan tepki sırasında&nbsp;<strong>Ankara Belediye Meclisi</strong>'nin aldığı kararla <strong>Hacıbayram Mahallesi</strong> n&uuml;f&uuml;suna (Hane/Ev N: 161/1) kaydedilmişti <em><strong>(KAA, 177)</strong></em>. Bize kadar ulaşan n&uuml;fusla ilgili ilk kaydı ise, İzmir'de <strong>Uşaklıgiller</strong>'in kızı <strong>Latife </strong>ile evlenirken almış olduğu belgedir. <strong>"T&uuml;rkiye H&uuml;k&uuml;meti N&uuml;fus Tezkeresi"</strong> başlığını taşıyan 27 K&acirc;nunisani 1339 (Ocak 1923) tarihli belgede, doğum yeri ve hangi n&uuml;fusa kayıtlı olduğu belirtilmeksizin yalnızca doğum tarihi (1296) verilmiştir. Bunda <strong>Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, "İzmir G&ouml;ztepe"</strong>de yani nişanlısı <strong>Latife Hanım</strong>'ın evinde oturur g&ouml;r&uuml;nmektedir. Onun fahri (onursal) hemşehrisi olduğu İzmir n&uuml;fusundan alınan bu belge, evlenmek gibi işlemlerde g&uuml;n&uuml;m&uuml;zde de alınması gereken bir ikamet (oturma) belgesi niteliğindedir.</p>
<p style="text-align: left;">Ancak&nbsp;<strong>Mustafa Kemal</strong>'in İzmir dışında fahri hemşehriliğe se&ccedil;ildiği &ouml;teki kentlerin n&uuml;fusuna da kaydedildiği anlaşılmaktadır. Ona ilk onursal hemşehrilik Erzurum'da verilmişti.&nbsp;<strong>M&uuml;dafa&acirc;-i Hukuk Derneği&nbsp;</strong>y&ouml;netim kurulu, 21 Ağustos 1919'daki toplantısında&nbsp;<strong>sine-i millet</strong>'e katılan eski Ordu M&uuml;fettişine kentin evlatları arasında yer almasını &ouml;nermişti. O da 27 Ağustos'ta verdiği yanıtta bunu memnunlukla kabul ettiğini belirterek kent n&uuml;fusuna kaydedilmesini dilemişti <em><strong>(ATTB, 55)</strong></em>. İzmir'in kurtarılışından sonra merkez ve bağlı belediye ve idare meclisleri, 10 Eyl&uuml;l'den beri kentlerinde bulunan&nbsp;<strong>Başkomutan Mustafa Kemal</strong>'e onursal hemşehrilik &ouml;nerilmesini kararlaştırmışlardı. Bunun &uuml;zerine 24 Eyl&uuml;l'de <strong>"hamiyetli"</strong> diye nitelediği İzmir halkına bir teşekk&uuml;r bildirisi yayımlayan&nbsp;<strong>Mustafa Kemal,&nbsp;</strong>bu &ouml;neriyi,&nbsp;<em>"muzafferiyeti (utkuyu) m&uuml;jdeleyen bir simge"&nbsp;</em>olarak g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml; belirtmişti&nbsp;<strong><em>(Agy, 461)</em></strong>. İzmir onursal hemşehriliğini &ccedil;ok ge&ccedil;meden Ankara izlemişti.&nbsp;<strong>Ankara Belediye Erc&uuml;meni,&nbsp;</strong>2 Ekim 1922'de İzmir'den Ankara'ya d&ouml;nen ve b&uuml;y&uuml;k coşku ile karşılanan&nbsp;<strong>TBMM Başkanı Gazi Mustafa Kemal</strong>'e onursal hemşehrilik &ouml;nermeyi gerekli g&ouml;rm&uuml;şt&uuml;. 5 Ekim g&uuml;nl&uuml; mektubuyla bunu teşekk&uuml;rle kabul ettiğini bildiren&nbsp;<strong>Mustafa Kemal, TBMM</strong>'nin, ancak&nbsp;<em>"Ankara'nın kahraman muhitinde pervasızca bağımsızlık m&uuml;cadelesine devam edebildiğini"&nbsp;</em>de vurgulamıştı&nbsp;<strong><em>(ABE, XIII, 381)</em></strong>.&nbsp;</p>
<p style="text-align: left;">Ertesi yıl onursal hemşehrilik &ouml;nerisi Rize'den gelmişti.&nbsp;<strong>Mustafa Kemal</strong>, 28 Nisan 1923 g&uuml;n&uuml; telgrafta <strong>"muazzez"&nbsp;</strong>bir kentin vatandaşları arasında kendisine bir yer ayrılmasından &ouml;t&uuml;r&uuml; duyduğu sevinci belirtmişti&nbsp;<strong><em>(Agy, 500)</em></strong>. Rize'yi de Diyarbakır izlemişti. Bu nedenle Belediye Başkanlığı'na g&ouml;nderdiği 5 Nisan 1926 g&uuml;nl&uuml; mektupla g&ouml;sterilen&nbsp;<em>"kadirşinaslığa"&nbsp;</em>(kadirbilirliğe) teşekk&uuml;r etmişti&nbsp;<strong><em>(Kara &Acirc;mid, Atat&uuml;rk Yılında Diyarbakır, 1981, s.31; ASD, V, 157)</em></strong><strong>.&nbsp;</strong>Dolayısıyla doğumunda Selanik n&uuml;fusuna kaydedilen&nbsp;<strong>Mustafa Kemal</strong>'in, TBMM H&uuml;k&uuml;meti'nin kuruluşu ile Ankara n&uuml;fusuna alındığını, bunun dışında fahri hemşehri se&ccedil;ildiği Erzurum, İzmir, Rize, Diyarbakır ve Gaziantep gibi kentlerin n&uuml;fuslarına da onursal hemşehri olarak kaydedildiği g&ouml;r&uuml;lmektedir.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Mustafa Kemal</strong>'in bug&uuml;n i&ccedil;in bildiğimiz en ayrıntılı n&uuml;fus belgesi, Osmanlı saltanatına son verilmesi &uuml;zerine&nbsp;<strong>T&uuml;rkiye B&uuml;y&uuml;k Millet Meclisi H&uuml;k&uuml;meti&nbsp;</strong>vatandaşları i&ccedil;in d&uuml;zenlenen n&uuml;fus c&uuml;zdanıdır. 27 Mart 1339'da (1923) <strong>Ankara N&uuml;fus M&uuml;d&uuml;rl&uuml;ğ&uuml;</strong>'nce verilen c&uuml;zdanda onun Ankara n&uuml;fusuna kayıtlı olduğu ve&nbsp;<strong>Hacıbayram Mahallesi 161/1&nbsp;</strong>numaralı evde oturduğu belirtilmektedir. İlk sayfada c&uuml;zdanın veriliş nedeni ş&ouml;yle a&ccedil;ıklanmıştır:</p>
<p style="text-align: left;"><em>"İşbu huviyet c&uuml;zdanında isim ve ş&ouml;hret ve hal ve san'atı muharrer (yazılı) olan M&uuml;şir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, T&uuml;rkiye B&uuml;y&uuml;k Millet Meclisi H&uuml;k&uuml;meti t&acirc;biiyetini haiz olup ol suretle ceride-i n&uuml;fusda mukayyed olduğunu m&uuml;şir (belirten) işbu h&uuml;viyet v&uuml;zdanı i'ta kılındı (verildi)."</em></p>
<p style="text-align: left;">C&uuml;zdanda o sırada 42 yaşlarında olan&nbsp;<strong>Mustafa Kemal</strong>'in fiziksel &ouml;zellikleri, kimliği, doğum tarihi, mesleği ve medeni hali ile ilgili şu bilgiler verilmektedir:</p>
<p style="text-align: left;"><em>Boy: Orta</em><br /><em>Sa&ccedil;: Sarı</em><br /><em>G&ouml;z: Mavi</em><br /><em>Burun: &Acirc;deta </em>(d&uuml;z ice)<br /><em>Ağız: &Acirc;deta</em><br /><em>Bıyık: Sarı, kesik</em><br /><em>Sakal: Tıraş</em><br /><em>&Ccedil;ene: Uzunca</em><br /><em>&Ccedil;ehre: Uzunca</em><br /><em>Renk: Beyaz</em><br /><em>Al&acirc;met-i f&acirc;rika-i tabiiye </em>(Ayırdedici işaretler)<em>: Tam</em><br /><em>İsim ve ş&ouml;hreti: M&uuml;şir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri</em><br /><em>Tarih ve mahall-i veladeti </em>(Doğum tarihi ve yeri)<em>: Selanik, 1296. Bin iki y&uuml;z doksan altı</em><br /><em>Pederinin ismiyle mahall-i ikameti</em> (Babasının adı ve <strong>oturduğu</strong> yer)<em>: T&uuml;ccardan m&uuml;teveffa </em>(&ouml;l&uuml;)<em> Ali Rıza Efendi</em><br /><em>Validesinin ismiyle mahall-i ikameti: M&uuml;teveffiye Z&uuml;beyde Hanımefendi</em><br /><em>M&uuml;teehhil ve zevcesi m&uuml;teaddid olup olmadığı </em>(Evli ve &ccedil;ok eşli olup olmadığı)<em>: &nbsp;Bir zevcesi vardır.</em><br /><em>Deracat ve sunuf-ı askeriyesi: M&uuml;şir </em>(Mareşal)</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Latife&nbsp; Hanım&nbsp;</strong>ile evli iken d&uuml;zenlenen bu c&uuml;zdanla&nbsp;<strong>Mustafa Kemal</strong>'in Ankara hemşehrisi olarak 10 Ocak 1923'te yapılan&nbsp;<strong>Hacıbayram Mahallesi&nbsp;</strong>muhtar se&ccedil;imlerine katılıp oy kullandığı da bilinmektedir <strong><em>(ASD, II, 48)</em></strong>.</p>
<p style="text-align: left;">Yeni T&uuml;rk abecesinin kabul&uuml;nden (1928) sonra her vatandaş gibi <strong>Mustafa Kemal</strong>&rsquo;in n&uuml;fus c&uuml;zdanının da yenilenmiş olması gerekir. Onun dışında <strong>Soyadı Kanunu</strong>&rsquo;nun kabul edilmesinden sonra <strong>Ankara N&uuml;fus M&uuml;d&uuml;rl&uuml;ğ&uuml;</strong>&rsquo;nce d&uuml;zenlenmiş olan iki ayrı n&uuml;fus c&uuml;zdanı bulunmaktadır. 993.814-B. seri ve 51 sıra numaralı c&uuml;zdanda adı hanesine <strong>Mustafa </strong>ya da <strong>Mustafa Kemal </strong>yerine yalnızca <strong>Kemal, </strong>lakap ve ş&ouml;hreti (soyadı) b&ouml;l&uuml;m&uuml;ne de doğal olarak <strong>Atat&uuml;rk </strong>yazılmıştır. <strong><em>(Atat&uuml;rk, K&uuml;lt&uuml;r Bak. Yay., s.14)</em></strong>. Ondan bir s&uuml;re sonra d&uuml;zenlenen 933.815-B seri ve 51 sıra numaralı c&uuml;zdanda ise o yıllarda etkili olan T&uuml;rk&ccedil;enin &ouml;zleştirilmesi &ccedil;abalarının etkisiyle <strong>Kemal </strong>adının <strong>Kam&acirc;l </strong>bi&ccedil;iminde yazıldığı g&ouml;r&uuml;lmektedir. Değişiklikler nedeniyle d&uuml;zenlenen bu c&uuml;zdanlarda da doğum tarihi 1881 olarak g&ouml;sterilmiştir. Ankara/&Ccedil;ankaya n&uuml;fusuna kayıtlıdır <strong><em>(Hane N: 139, Cilt 56, Sahife N: 49)</em></strong>. Medeni hali kısmına da <em>&ldquo;evli değildir&rdquo; </em>diye yazılmıştır.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Mustafa Kemal</strong>&rsquo;in Rumi takvime g&ouml;re doğum tarihi olarak verilen 1296 yılı, Miladi takvimin 13 Mart 1880-12 Mart 1881 g&uuml;nlerini kapsamaktadır. <strong>Cumhuriyet </strong>d&ouml;neminde <strong>Miladi Takvim</strong>&rsquo;in kabul edilmesinden sonra doğum yılı <strong>1880 </strong>olarak g&ouml;sterilmiş, resmi sayılacak yayınlarda da bu tarih kullanılmıştır <strong><em>(Tarih IV, 359)</em></strong>. Ne ki doğum ay ve g&uuml;n&uuml;n&uuml;n saptanması &ccedil;alışmalarında kesin bir sonuca varılamayınca onun mayıs ayında d&uuml;nyaya gelmiş olduğu kabul edilmiş ve doğum yılı <strong>1881 </strong>olarak değiştirilmiştir.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Harp Okulu</strong>&rsquo;ndan sınıf arkadaşı <strong>Ali Fuat Cebesoy, </strong>1881 tarihinin <em>&ldquo;ger&ccedil;ek gibi&rdquo; </em>olduğunu s&ouml;ylerken <strong><em>(SAA, 3), </em></strong>&ccedil;ocukluk arkadaşı olup onun yaşamının sonuna kadar yanında bulunan ve dahası 10 Kasım 1938 sabahı <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;&uuml;n vefat ettiğini &ouml;ğrendiğinde intihar girişiminde bulunan <strong>Salih Bozok </strong>ise, doğum tarihinin 1880&rsquo;den de &ouml;nce olabileceğini &ouml;ne s&uuml;rmektedir. 1934&rsquo;te <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;&uuml;n Trakya gezisine katılan Dr. <strong>Asım Arar, S. Bozok</strong>&rsquo;un kendisine, <strong>Mustafa Kemal</strong>&rsquo;in doğum tarihinin 1880 &ouml;ncesi olduğunu s&ouml;ylediğini belirtmektedir. <strong><em>(Son G&uuml;nlerinde Atat&uuml;rk, 12)</em></strong>.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Mustafa Kemal</strong>&rsquo;in doğum ay ve g&uuml;n&uuml;ne gelince, <strong>Enver Behnan Şapolyo,&nbsp; Z&uuml;beyde Hanım</strong>&rsquo;ın kendisine bu &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; oğlunun kış mevsiminin en soğuk 40 g&uuml;nl&uuml;k d&ouml;nemi olan <strong>erbin</strong>&rsquo;de (22 Aralık-31 Ocak) ve <em>&ldquo;aklında kaldığına g&ouml;re 23 K&acirc;nunuevvel 1296&rsquo;da&rdquo; </em>doğduğunu s&ouml;ylediğini belirterek <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;&uuml;n doğum tarihinin 23 Aralık olması gerektiğini &ouml;ne s&uuml;rm&uuml;şt&uuml;. <strong><em>(Kemal Atat&uuml;rk, 1959, s.17)</em></strong>. Buna karşın <strong>Atat&uuml;rk </strong>kendisine bahar aylarında doğduğunun s&ouml;ylendiğini a&ccedil;ıklamıştı <strong><em>(AH, I, 5)</em></strong>. Onun bu anlatımına bazı nedenlerin de eklenmesiyle doğum g&uuml;n&uuml;n&uuml;n 19 Mayıs olması kabul edilmişti.</p>
<p style="text-align: left;">Bu konuda ilk &ouml;neri, <strong>Lozan Konferansı</strong>&rsquo;nda T&uuml;rk delegeleri arasında yeralmış olan milletvekili <strong>Reşit Saffet Atabinen</strong>&rsquo;den gelmişti. O, 19 Mayıs 1932&rsquo;de Cumhurbaşkanı <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;e <em>&ldquo;Doğum g&uuml;n&uuml;n&uuml;z kutlu olsun!&rdquo; </em>yollu bir telgraf &ccedil;ekmişti. Aynı yıl, <strong>Aydın Halkevi</strong>&rsquo;de <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;&uuml;n doğum g&uuml;n&uuml;n&uuml; <strong>Gazi G&uuml;n&uuml; </strong>ilan etmek istediğinde kendisinden hangi g&uuml;n doğduğu sorulmuştu. Ancak o, <em>&ldquo;Bana sormayın, ben doğum g&uuml;n&uuml;m&uuml; bilmiyorum!&rdquo; </em>yanıtını vermiş, bununla birlikte <strong>Gazi G&uuml;n&uuml;</strong> olarak <strong>Samsun</strong>&rsquo;a &ccedil;ıktığı g&uuml;n&uuml;n kabul edilmesini istemişti <strong><em>(AHE, 7)</em></strong>. 1937&rsquo;de İngiltere B&uuml;y&uuml;kel&ccedil;iliği, Kral <strong>VIII. Edouard</strong>&rsquo;ın <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;&uuml;n doğum g&uuml;n&uuml;n&uuml; kutlamak istediğinden bahisle Dışişlerinden onun hangi tarihte doğduğunu sormuştu. Konu kendisine iletildiğinde 19 Mayıs g&uuml;n&uuml;n&uuml; yeğlemişti. Bunun &uuml;zerine de Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri <strong>Hasan Rıza Soyak</strong>&rsquo;ın imzasıyla 12 Kasım 1936&rsquo;da Dışişleri Bakanlığı&rsquo;na şu yazı g&ouml;nderilmişti:</p>
<p style="text-align: left;"><em>&ldquo;Reisicumhur Atat&uuml;rk&rsquo;&uuml;n 19 Mayıs 1881 tarihinde doğmuş olduklarını arzederim.&rdquo;</em></p>
<p style="text-align: left;"><strong>VIII. Edouard</strong>&rsquo;ın tahttan vazge&ccedil;mesi &uuml;zerine kral olan <strong>VI. George </strong>19 Mayıs 1937&rsquo;de bir telgrafla onun doğum g&uuml;n&uuml;n&uuml; kutladığında buna, <em>&ldquo;Doğumumun yıld&ouml;n&uuml;m&uuml; m&uuml;nasebetiyle Majestelerinin g&ouml;ndermek nezaketinde bulundukları telgraftan ziyadesiyle m&uuml;tehassis oldum </em>(duygulandım).&rdquo; diye yanıt vermişti <strong><em>(ASD, V, 193)</em></strong>. B&ouml;ylece onun Ordu M&uuml;fettişi olarak Samsun&rsquo;a &ccedil;ıktığı ve <strong>S&ouml;ylev</strong>&rsquo;ine başlangı&ccedil; olarak aldığı 19 Mayıs, doğum g&uuml;n&uuml; olarak kabul edilmişti. <strong>M&uuml;nir Hayri Egeli</strong>&rsquo;nin aktardığına g&ouml;re Ankara&rsquo;dan yeni bir n&uuml;fus k&acirc;ğıdı alması gerektiğinde kendisine doğduğu ay ve g&uuml;n&uuml;n belirtilmesinin yararlı olacağı hatırlatılmıştı. Fakat o, <em>&ldquo;Sene yetişir, yoksa bir g&uuml;n gelir doğum g&uuml;n&uuml;m&uuml; kutlamaya kalkarar; sonra padişahlara benzerim,&rdquo; </em>diyerek bu &ouml;neriye karşı &ccedil;ıkmıştı. <strong><em>(ABH, 14)</em></strong>.</p>
<p style="text-align: left;">Yaşamının son yılında, 20 Haziran 1938'de kabul edilen bir yasa ile de 19 Mayıs g&uuml;n&uuml;, <strong>Gen&ccedil;lik ve Spor Bayramı </strong>olarak ulusal bayramlar arasına alınmış ve Samsun&rsquo;dan Anadolu i&ccedil;lerine doğru yol alırken yanındakilerle birlikte s&ouml;yledikleri <em>&ldquo;Dağ başını duman almış,&rdquo; </em>marşı da o g&uuml;nleri simgeleyen marş sayılmıştı. 12 Eyl&uuml;l 1980 askeri girişiminden sonra <strong>Gen&ccedil;lik ve Spor Bayramı </strong>adına <strong>&ldquo;Atat&uuml;rk&rsquo;&uuml; Anma&rdquo; </strong>da eklenmiştir. 19 Mayıs tarihi genel bir kabul g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;nden yıllar sonra <strong>Mustafa Kemal</strong>&rsquo;in doğum g&uuml;n&uuml; olarak &ouml;ne s&uuml;r&uuml;len 13 Mart tarihi (<strong>Haluk Şehsuvaroğlu, Cumhuriyet, 13 Mart 1962</strong>) destek bulamamıştır.</p>
<p style="text-align: left;">N&uuml;fus kaydının ancak 1868&rsquo;de zorunlu kılındığı Osmanlı d&uuml;nyasında, bireylerin yaşam&ouml;yk&uuml;leri genellikle rivayetlere dayanmakta ve efsanelerle karıştırılmaktadır. Hele s&ouml;z konusu kişiler toplumda &ouml;nc&uuml; ve &ouml;nder duruma y&uuml;kselmişlerse onlara ilişkin &ouml;yk&uuml;ler duygusal bir i&ccedil;erik de almaktadır. Bu nedenle <strong>Andrew Mango</strong>&rsquo;nun, <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;&uuml;n yaşam&ouml;yk&uuml;s&uuml;nde ger&ccedil;ekleri ve efsaneleri birbirinden ayırt etmenin &ccedil;ok zor olduğundan yakınması <strong><em>(Atat&uuml;rk, 30)</em></strong>, yerinde bir saptama olmakla birlikte salt <strong>Atat&uuml;rk</strong>&rsquo;e &ouml;zg&uuml; değildir. İnsan toplulukları kendilerini etkileyen, esin kaynağı olan hangi kahraman i&ccedil;in efsaneler yaratmamıştır ki? Kaldı ki, <strong>Mustafa Kemal</strong>&rsquo;in &ccedil;ocukluk yıllarına ait bilgilerdeki &ccedil;elişkilerin bir kısmı başta annesi <strong>Z&uuml;beyde </strong>ile kız kardeşi <strong>Makbule </strong>olmak &uuml;zere &ccedil;ocukluk arkadaşlarının yıllar sonra belgelerle değil, belleklerine dayanarak anlattıklarının birbirini tutmamasından kaynaklanmaktadır.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>(Kaynak: Şerafettin Turan, Kendine &Ouml;zg&uuml; Bir Yaşam ve Kişilik: Mustafa Kemal Atat&uuml;rk, Bilgi Yayınevi, D&ouml;rd&uuml;nc&uuml; Basım Mart 2024, sf. 15-16-17-18-19.)</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em></em></p>
<p style="text-align: left;"></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kuva&#45;yı Milliye&amp;apos;nin İlk Başarısı</title>
<link>https://ilterdergisi.com/kuva-yi-milliyenin-ilk-basarisi</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/kuva-yi-milliyenin-ilk-basarisi</guid>
<description><![CDATA[ Kurtuluş Savaşı&#039;nın başlamasından sonra yapılanmaya başlanan Kuva-yı Milliye&#039;nin ilk başarısı. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/2024/10/image_750x500_6713bcb9d1f94.jpg" length="179864" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 19 Oct 2024 16:05:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>piyanist</dc:creator>
<media:keywords>Savaş.</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong>Sivas Kongresi</strong>'nde İstanbul h&uuml;k&uuml;metinin karar vermiş olduğu Mebus se&ccedil;imleri sorunu g&ouml;r&uuml;ş&uuml;l&uuml;rken&nbsp;<strong>Mebusan Meclisi</strong>'nin İstanbul'da toplanmasının doğuracağı sakıncalar &uuml;zerinde de durulmuştu. Bu sırada <strong>Mustafa Kemal</strong>, başkentin işgal altında bulunduğunu vurgulayarak Meclis'in serbest &ccedil;alışamayacağını belirtmeye &ccedil;alışmıştı. Ancak s&ouml;z alan delegeler y&uuml;r&uuml;rl&uuml;kteki yasaya (<strong>Kanun-i Esasi</strong>) g&ouml;re Meclisin, Padişah tarafından a&ccedil;ılması gerektiği ve o kuralı değiştirme olanağının da bulunmadığı g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; savunmuşlardı. Mevcut iki dereceli se&ccedil;im sistemine g&ouml;re sonu&ccedil;lar ancak 40-50 g&uuml;nde alınabileceğinden&nbsp;<strong>M&uuml;dafaa-i Hukuk</strong> &ouml;rg&uuml;tlerinin se&ccedil;im kazanmak i&ccedil;in daha &ccedil;ok &ccedil;alışmaları gerektiği bildirilmişti.</p>
<p style="text-align: left;">Kongrede&nbsp;<strong>Damat Ferit</strong> kabinesini işbaşından ayrılmaya zorlamak i&ccedil;in etkin girişimlerde bulunulması &uuml;zerinde de durulmuştu. Bu arada gen&ccedil;lerden biri onun &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesi i&ccedil;in&nbsp;<strong>Mustafa Kemal</strong>'den izin istemişti. Fakat&nbsp;<strong>Kılı&ccedil; Ali</strong>'nin aktardığına g&ouml;re <strong>Mustafa Kemal</strong>,&nbsp;<em>"Sen ne dersin &ccedil;ocuk! Bir şaşkını kahraman veya kurban mı yapmak istiyorsun? Bırakın bu komitacı kafasını,"&nbsp;</em>diyerek bu dileği şiddetle reddetmişti <strong><em>(KAA, 67)</em></strong><strong>.&nbsp;</strong>G&ouml;r&uuml;şmeler sonunda Sadrazamın Padişaha şik&acirc;yet edilmesi kararlaştırılmıştı. Ama başvurunun&nbsp;<strong>Temsilciler Kurulu</strong> ya da kongre &uuml;yelerince değil, kolordu komutanları&nbsp;<strong>Karabekir, A.F. Cebesoy, Selahattin K&ouml;seoğlu&nbsp;</strong>ve&nbsp;<strong>Cevdet Bey&nbsp;</strong>tarafından imzalanması uygun bulunmuştu. Olduk&ccedil;a &ouml;v&uuml;c&uuml; ve y&uuml;celtici s&ouml;zlerle dolu olan bu başvuruda, İ&ccedil;işleri ve Harbiye Bakanlarının, her y&ouml;n&uuml;yle yasal olan ve ordu tarafından da desteklenen&nbsp;<strong>Sivas Kongresi</strong>'ni basmak i&ccedil;in&nbsp;<strong>Ali Galip</strong>'i harekete ge&ccedil;irdikleri belirtilmişti. Arkasından, b&ouml;ylesi bir&nbsp;<strong>"suikast"</strong>a girişen&nbsp;<strong>Damat Ferit&nbsp;</strong>h&uuml;k&uuml;metine artık g&uuml;venin kalmadığı vurgulanarak,&nbsp;<em>"ulusun yasal emellerine dayanacak ve Meşrutiyet'e y&uuml;rekten bağlı namuslu kişilerden oluşan yeni bir h&uuml;k&uuml;metin kurulması"&nbsp;</em>istenmişti <em><strong>(NTK, III, Vesika 82; İH, 194)</strong></em>.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Damat Ferit</strong> h&uuml;k&uuml;meti, bu telgrafın Padişaha ulaşmasını &ouml;nleyince&nbsp;<strong>Mustafa Kemal</strong>, 10/11 Eyl&uuml;l gecesi İ&ccedil;işleri Bakanı&nbsp;<strong>Adil Bey</strong>'e&nbsp;<em>"Ulusu, Padişaha dileklerini sunmaktan alıkoyuyorsunuz. Al&ccedil;aklar, caniler, hainler!"</em> diye başlayan hakaretlerle dolu bir telgraf &ccedil;ekmişti. Buna bir yanıt alınamayınca kongrenin son gecesi h&uuml;k&uuml;metle olan ilişkiler t&uuml;m&uuml;yle kopmuştu. O gece Kongre Genel Kurulu imzasıyla&nbsp;<strong>Damat Ferit</strong>'e g&ouml;nderilen telgrafta h&uuml;k&uuml;metin bu tutumu <em>"bir saat daha s&uuml;rerse"&nbsp;</em>ulusun her t&uuml;rl&uuml; davranışta kendisini &ouml;zg&uuml;r sayacağı ve b&uuml;t&uuml;n yurdun&nbsp;<strong>"yasadışı"&nbsp;</strong>sayılan h&uuml;k&uuml;metle ilgisini ve bağlantısını keseceği bildirilmişti <strong><em>(S&Ouml;Y, 1, s.101)</em></strong>. Buna da bir yanıt alınamayınca ertesi g&uuml;n (12 Eyl&uuml;l) İstanbul h&uuml;k&uuml;meti ile haberleşmenin kesilmesine karar verilmişti. Padişaha hitaben yayımlanan bildiride de <em>"Yeni bir kabine kurulması işine karşı konulacak olursa hi&ccedil;bir kuvvet bizi durduramayacaktır,"&nbsp;</em>diye sert bir ifade kullanılmıştı <strong><em>(Metin: BTTD, sa. 17, s.3 vd.)</em></strong>.</p>
<p style="text-align: left;">Zor durumda kalan&nbsp;<strong>Damat Ferit&nbsp;</strong>ise İngiliz desteğiyle mevkiinde kalabilmek amacıyla onlara &uuml;st&uuml;nl&uuml;k sağlayan bir barış antlaşması i&ccedil;in Y&uuml;ksek Komiser Amiral&nbsp;<strong>Web&nbsp;</strong>ile yazışmaya koyulmuştu <strong><em>(Akşin, 572; İH,</em></strong><em><strong> 384)</strong></em>. Bundan sonra Padişaha bir bildiri de yayımlatmayı başarmıştı. Aslında metnini kendisinin yazdığı 20 Eyl&uuml;l tarihli bildiride&nbsp;<strong>Vahidettin,</strong> İzmir'in işgaline karşı gereken tepkilerin g&ouml;sterildiğini ve&nbsp;<em>"Doğu Anadolu'ya ilişkin s&ouml;ylentiler"</em> olarak nitelediği&nbsp;<strong>Ermenistan&nbsp;</strong>ve&nbsp;<strong>K&uuml;rdistan&nbsp;</strong>sorunları konusunda da aynı duyarlılıkla hareket edildiğini savunmuştu. Devamla,&nbsp;<em>"Memleket i&ccedil;inde asayişi ve g&uuml;veni bozacak ve h&uuml;k&uuml;metin otoritesine zarar verecek her t&uuml;rl&uuml; hareket, millet fertleri arasında ayrılık ve kavga doğuracak her t&uuml;rl&uuml; girişim, devletimizin ger&ccedil;ek ve hayati &ccedil;ıkarları ile bağdaştırılamaz,"&nbsp;</em>diyerek&nbsp;<strong>Sivas Kongresi&nbsp;</strong>ile ilkeleri belirlenmiş olan ulusal direnişi d&uuml;zeni bozan, kardeş kavgasına yol a&ccedil;acak bir davranış olarak su&ccedil;lamıştı <em><strong>(Metin: NTK, III, Vesika 98)</strong></em>.</p>
<p style="text-align: left;">Bu bildiriye karşın&nbsp;<strong>Temsilciler Kurulu,&nbsp;</strong>h&uuml;k&uuml;metin değiştirilmesi i&ccedil;in Padişaha yeniden başvurunca <strong>Damat Ferit&nbsp;</strong>s&ouml;z konusu kurul ile doğrudan g&ouml;r&uuml;şme olanağı aramayı gerekli g&ouml;rm&uuml;şt&uuml;. B&ouml;ylece <strong>Mustafa Kemal&nbsp;</strong>ile onun Selanik'ten tanıdığı&nbsp;<strong>Abd&uuml;lkerim Paşa,&nbsp;</strong>27 Eyl&uuml;l gecesi makine başında karşı karşıya gelmişlerdi. 8,5 saat s&uuml;ren bu g&ouml;r&uuml;şmede&nbsp;<strong>Abd&uuml;lkerim Paşa,&nbsp;</strong>Padişahın bildirisi &ccedil;er&ccedil;evesinde, Sarayın her şeyi bildiğini belirterek &ccedil;&ouml;z&uuml;m yerinin padişahlık katı olduğu g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; savunmuştu. Buna karşın&nbsp;<strong>Mustafa Kemal, Damat Ferit&nbsp;</strong>h&uuml;k&uuml;metinin işbaşından uzaklaştırılması konusunda ısrarlı olmuştu. Bir uzlaşma noktası bulunamayınca da g&ouml;r&uuml;şme&nbsp;<strong>Mustafa Kemal</strong>'in şu s&ouml;zleriyle bitmişti:</p>
<p style="text-align: left;"><em>"Ulus, g&uuml;&ccedil;l&uuml;, anlayışlı ve keskin kararlıdır. İşler hızlı y&uuml;r&uuml;mektedir. Padişahımızın karar vermek ve sorunları &ccedil;&ouml;zmek b&uuml;y&uuml;kl&uuml;ğ&uuml;n&uuml; g&ouml;stermelerinin zamanıdır."&nbsp;<strong>(S&Ouml;Y, II, 125-135)</strong></em></p>
<p style="text-align: left;"><em></em>Bu gelişme, kabine i&ccedil;erisinde bazı dalgalanmalara yol a&ccedil;mış ve İ&ccedil;işleri Bakanı&nbsp;<strong>Adil,&nbsp;</strong>h&uuml;k&uuml;metin toptan &ccedil;ekilmesini &ouml;nermişti. Artık tutunacak bir dal g&ouml;remeyen&nbsp;<strong>Damat Ferit</strong>'de 30 Eyl&uuml;l 1919 gecesi Saraya gidip bu &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; kabinesinin istifasını vermek zorunda kalmıştı. B&ouml;ylece <strong>Mustafa Kemal</strong>'in anlatımıyla, <em>"Kuva-yı Milliye, milletin kesin iradesini tamamen g&ouml;stermek ve ispat etmek kudretini kazanmış</em>"tı. Erzurum'dan başlayarak Sivas'ta sağlanan bu g&uuml;&ccedil; birliği ve onun İstanbul'da h&uuml;k&uuml;met değişikliği sağlayacak evreye ulaşması toplumda &ouml;zg&uuml;ven duygusunu kam&ccedil;ılamıştı. Bu hava i&ccedil;inde T&uuml;rkl&uuml;ğ&uuml; ve g&uuml;&ccedil; birliğini dile getiren marşlar bile bestelenir olmuştu.&nbsp;<em>"Ulu Tanrım sen sağlık ver T&uuml;rk'e"</em> dizesiyle başlayan marş yaygınlaşarak okullarda da s&ouml;ylenir olmuştu <strong><em>(H. Derin, &Ccedil;&Ouml;K, 46)</em></strong>.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Vahidettin</strong>, yeni kabine kurma g&ouml;revini <strong>Tevfik Paşa</strong>'ya vermek istemiş, onun kabul etmemesi &uuml;zerine&nbsp;<strong>Ali Rıza Paşa</strong>'yı atamıştı. Yeni sadrazamın kurduğu h&uuml;k&uuml;mette (2 Ekim) bazı eski bakanlar yerlerinde bırakılırken Anadolu harek&acirc;tına karşı olan Şeyh&uuml;lislam&nbsp;<strong>Mustafa Sabri</strong> ile İ&ccedil;işleri ve Harbiye Bakanlarının değiştirilmesi daha ılımlı davranılacağı izlenimini yaratmıştı. Hele II. Ordu M&uuml;fettişi iken geriye &ccedil;ağrılan Mersinli&nbsp;<strong>Cemal Paşa</strong>'nın Harbiye Bakanlığı'na getirilmesi kendisinin&nbsp;<strong>Temsilciler Kurulu</strong>'nun h&uuml;k&uuml;metteki s&ouml;zc&uuml;s&uuml; gibi algılanmasına yol a&ccedil;mıştı.&nbsp;<strong>Mustafa Kemal,&nbsp;</strong>kurul adına&nbsp;<strong>Ali Rıza Paşa</strong>'ya &ccedil;ektiği telgrafta, milletin yeni h&uuml;k&uuml;mete m&uuml;şk&uuml;lat &ccedil;ıkarmayıp ona yardımcı olmaya &ccedil;alışacağını bildirmiş ancak şu &uuml;&ccedil; koşulun g&ouml;zetilmesi gerektiğini vurgulamıştı:</p>
<p style="text-align: left;"><em>a) <strong>Erzurum&nbsp;</strong>ve&nbsp;<strong>Sivas Kongreleri</strong>'nde saptanan ama&ccedil;lara ve &ouml;rg&uuml;tlenmelere uyulması,&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; </em></p>
<p style="text-align: left;"><em>b) <strong>Milli Meclis&nbsp;</strong>toplanıncaya kadar ulusun geleceğine ilişkin kesin ve resmi taah&uuml;tlerde bulunulmaması,&nbsp; </em></p>
<p style="text-align: left;"><em>c) Barış konferansına g&ouml;nderilecek delegelerin bu g&ouml;revi yapacak yetenekte olmalarına dikkat edilmesi <strong>(TİTE Arş., Kutu. 21, Belge 25-2; NTK, III, Vesika</strong></em><strong> 128)</strong>.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Ali Rıza Paşa</strong>'nın bu &ouml;nerilere tepki g&ouml;stermemesi <strong>Temsilciler Kurulu </strong>ile ilişkilerin d&uuml;zelmesine olanak hazırlamıştı.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>(Kaynak: Şerafettin Turan, Mustafa Kemal Atat&uuml;rk: Kendine &Ouml;zg&uuml; Bir Yaşam ve Kişilik, Bilgi Yayınevi, D&ouml;rd&uuml;nc&uuml; Basım: Mart 2024, s. 272-275)</strong></p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>