<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>İlter Dergisi &#45; Taha Murat Aydın</title>
<link>https://ilterdergisi.com/rss/author/tahamurataydin</link>
<description>İlter Dergisi &#45; Taha Murat Aydın</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>İlter 2024 &#45; Tüm Hakları Saklıdır.</dc:rights>

<item>
<title>ECE AYHAN HAKKINDA AZ BİLİNENLER &#45;1&#45;</title>
<link>https://ilterdergisi.com/ece-ayhan-hakkinda-az-bilinenler-1</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/ece-ayhan-hakkinda-az-bilinenler-1</guid>
<description><![CDATA[ Bu yazımızda Ece Ayhan şiirinin derinlerine ineceğiz. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202601/image_870x580_6977abe11e76b.jpg" length="61527" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 20:27:17 +0300</pubDate>
<dc:creator>Taha Murat Aydın</dc:creator>
<media:keywords>ece ayhan, ece ayhan şiiri, şiirimiz mor külhanidir abiler, mor külhani, şiir, ikinci yeni, ikinci yeni şiiri, cemal süreya, cemal süreyya, edip cansever, turgut uyar, sivil şiir, sıkı şiir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><em><strong>Bölüm 1: ”abiler” Hitabı Nereden Gelir?<br><br></strong></em><span>Ece Ayhan, en popüler şiirleri arasında başı çeken, aynı zamanda poetik manifesto niteliği taşıyan ”Mor Külhani” şiirinin her kıtasında iki kere ”abiler” hitabını kullanır.<br><br></span><span>Peki</span><span> ama bu abiler nereden gelir, aslı astarı nedir? Evet, her Ece Ayhan şiirinde olduğu gibi bu şiirde de hiçbir dize ve hatta sözcük, rastgele veya işlevsiz olmasına rağmen şiire eklenmemiştir, hele hele 12 kere geçen bir hitap! Çünkü Ece, şiirini, kendi deyimiyle ”sıkı” ördüğü için hiçbir ibarenin yerini değiştirmeye tenezzül edemezsiniz. Eğer buna kalkışırsanız şiir parçalanır. Gelin, bu parçalanması imkansız şiiri Ece’nin deyimiyle bir nebze olsun ''öldürelim''!<br><br></span><span>‘Şiirimiz karadır abiler’deki ‘abiler’ sesi, Ece Ayhan’ın karşısına, tüyler ürpertici bir çığlık olarak 1969’da Kayseri’de çıkar. ‘Abiler’in çıkış yeri, Kayseri sokaklarında bir kadının, basına yansıyan çaresiz yalvarışıdır. 1969’da, Kayseri’de Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın -TÖS- olağan genel kurulu toplanır. Ülkücüler, nizam-ı âlem adına o salonu basarlar. Sonra da Kayseri sokaklarına dökülüp kimi kırtasiye dükkânlarını solcu kitaplar sattıkları için yıkıp kırarlar. O sırada, Kayseri pavyonlarından birinde çalışan bir konsomatris, kaldığı otelden şöyle bir çıkmıştır kaldırıma. Ülkücüler, o konsomatrisin çevresini hemen kuşatırlar ve ibret-i alem için onu, orada, çırılçıplak soymak isterler. Konsomatris yalvarır: “Abiler beni öldürün; ama bana bunu yapmayın!” Kaynakları genellikle köylüler, beslemeler olan konsomatrisler, öylesine ezilmişlerdir ki, kendileri 30-40 yaşlarında olsalar bile 18-20 yaşlarındaki müşterilerine ‘abi’ derler.<br><br></span><span>Ece Ayhan oturur, ‘Mor Külhani’yi yazar: “Dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler”</span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>HAK HUKUK ADALET</title>
<link>https://ilterdergisi.com/hak-hukuk-adalet</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/hak-hukuk-adalet</guid>
<description><![CDATA[ İmamoğlu ve Saraçhane olaylarını konu edinen bir yazı. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202504/image_870x580_67ee95669aea9.jpg" length="513909" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 03 Apr 2025 17:04:50 +0300</pubDate>
<dc:creator>Taha Murat Aydın</dc:creator>
<media:keywords>politika, siyaset, hak, hukuk, adalet, saraçhane, ekrem imamoğlu, imamoğlu, protesto, eylem, gösteri, boykot, polis, yolsuzluk, soruşturma, mahkeme</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>HAK HUKUK ADALET<br><br><span>Canım vatanım çalkalanıyor, ülke genelinde ortalık karışık, her zamanki gibi. Fakat bu sefer durumlar biraz farklı. Gündemde İmamoğlu'nun tutuklanması, diplomasının iptal edilmesi, muhtelif CHP'li belediyelere kayyum atanması; bunların bardağı taşıran son damla, alev topuna dönüşen son ve en büyük kıvılcım olması üzerine halkın örgütlenip sokağa inmesi var. Tüm bu havadislerin arkasındaysa anayasayla ters düşen bir iktidar...</span><br><br><span>Anayasamızın 34. maddesi gereğince herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir. ​Fakat Ekrem İmamoğlu'nun gözaltına alınmasının ardından, İstanbul Valiliği 19-23 Mart tarihleri arasında dört gün süreyle her türlü toplantı, gösteri ve basın açıklamasını yasakladı. Valilik, bu kararı kamu düzenini korumak ve olası provokatif eylemleri önlemek amacıyla aldığını belirtti.​ (https://www.habergram.com) Benzer şekilde, Ankara ve İzmir valilikleri de 21-25 Mart tarihleri arasında beş gün süreyle eylem yasağı kararı aldı. Bu yasaklar, İmamoğlu'nun gözaltına alınmasına karşı düzenlenmesi muhtemel protestoları engellemeye yönelikti.​ (https://tr.euronews.com) Bu tür yasaklar, Anayasa'nın 34. maddesiyle güvence altına alınan toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanımını kısıtlamaktadır. Yetkililer, bu tür kararların kamu düzeni ve güvenliği gerekçesiyle alındığını belirtse de, bu tür geniş kapsamlı yasaklar demokratik hakların kullanımını engeller, anayasamızla taban tabana zıt düşer. </span><br><br><span>Eylemlere mani olan bildiriler yayınlamak zaten hukuksuz, peki ya meydanlarda hukuksuzluğun karşısında duran vatandaşlara karşı uygulanan insanlık dışı müdahaleler? Tüm polis müdahalelerinin bakiyesi olarak payımıza düşenlere dönüp bir bakalım: Plastik mermi isabeti dolayısıyla sağ gözünü kaybetme tehlikesi yaşayan bir genç, dövülerek tutuklanan ve cinsel tacize uğrayan bir kadın, bacakları cop darbelerinden dolayı mosmor kesilmiş bir kadın, meydandaki binlerce polise rağmen İBDA-C (İslami Büyük Doğu Akıncıları Cephesi) terör örgütü mensupları tarafından çivili sopayla saldırıya uğrayan bir kadın, üzerlerine TOMA'dan tazyikli su sıkılıp ters kelepçelenerek yerlere yatırılan ve sabaha kadar o metanet göstermesi güç vaziyette bırakılmakla tehdit edilen bir grup genç, biber gazı sebebiyle geçici görme kaybı yaşayan bir grup genç, yerlere yatırılıp tekmelenen, hakaret edilen, coplanan, kasıtlı olarak doğrudan gözlerine biber gazı sıkılan on binlerce genç ve belki de en önemlisi hengame esnasında farkında olarak yahut farkında olmaksızın tekmelenen, yerlerde sürüklenen, üzerlerine basılan, yırtılan, parçalanan yüzlerce Türk ve Atatürk bayrağı... </span><br><br><span>Hukuki zeminde ele alındığında protestoların meşru, protestolara karşı benimsenen tutum ve tavrın gayrimeşru olduğunu anlatabildiysem ne mutlu. Peki ya onlarca yılın ardından iptal edilen diploma da neyin nesi? İstanbul Üniversitesi'nin, İmamoğlu'nun diplomasını "yokluk" ve "açık hata" gerekçeleriyle iptal etmesi, idare hukuku açısından tartışmalıdır. (https://www.ntv.com.tr) İdare hukukçusu Osman Ertürk Özel'e göre, hukuka uygun idari işlemler geri alınamaz ve hukuka aykırı işlemler de ancak belirli süreler içinde geri alınabilir. Özel, İmamoğlu'nun yatay geçişinin o dönemde benzer durumdaki herkese uygulandığını, dolayısıyla bir hile veya açık hatanın söz konusu olmadığını belirtmektedir. (https://www.ayandon.com.tr) Bu bağlamda, diplomanın iptali kararı hukuki dayanaktan yoksundur. Eğer tüm bu bahsedilenler size çok soyut geldiyse daha somut örneklerle pekiştirelim: Eski Genelkurmay Başkanı, eski Milli Savunma Bakanı, darbe girişimi döneminde Genelkurmay'ın başında olan Hulusi Akar'ın kızı Serra Akar, 2003 yılında babasının yaptığı bir başvuruyla Amerika'daki okulundan Türkiye'deki bir üniversiteye geçmek istemiş. Üstelik de Amerika Birleşik Devletleri'nde bu kızcağız biyoloji okuyor. Türkiye'ye geçerken birdenbire biyoloji oluyor tıp! Ve Hacettepe Tıp Fakültesi'ne tırnak içinde, illegal biçimde geçiş yapıyor. Yakalanıyor mu? (Yakalanıyor.) Ama ne zaman? 2014'te. 2014'te bu durum ortaya çıkınca, YÖK bir yazı yazıyor. Ve YÖK'ün yazısı çok net. Diyor ki, bu gibi durumlarda eğer bir usulsüzlük varsa bile bu idareden kaynaklanan bir hatadır. 60 gün içinde idare bu hatasını düzeltmediyse eğer bu bir müktesep (kazanılmış) hak olur. İdarenin yanlışlığından dolayı, idarenin hatasından dolayı vatandaş sorumlu tutulmaz, devamlılık gereği geriye dönük işlem yapılamaz, diyor ve kesip atıyor. E on bir sene geçti diye yapmıyorsun, otuz beş sene geçince yapacak mısın? (Fatih Altaylı) Yani sevgili okur, kimine kazanılmış hak, kimine diploma iptali ve tutuklu yargılama...</span><br><br><span>Son olarak yolsuzluk ve terör iddiaları. Bilindiği üzere İmamoğlu ''terör'' soruşturmasından serbest bırakıldı, ''yolsuzluk'' soruşturmasından tutuklandı. (https://www.diken.com.tr) Peki yolsuzluktan belini bir türlü doğrultamayan ülkemizde İmamoğlu'na yöneltilen yolsuzluk iddialarının aslı astarı var mıdır? Gelin bir göz atalım: İmamoğlu'na yöneltilen suçlamalar arasında "suç örgütü kurmak ve yönetmek", "rüşvet almak", "irtikap", "kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetmek" ve "ihaleye fesat karıştırmak" bulunmaktadır. (https://www.aa.com.tr) Bu suçlamaların somut delillere dayanmadığı ve siyasi rakipleri etkisiz hale getirme amacı taşıdığı üç maymun oynanmadığı müddetçe açıkça gözükmektedir. Özellikle, İmamoğlu'nun cumhurbaşkanlığı adaylığının açıklandığı gün tutuklanması ve yürütülen süreçte ''gizli tanıkların'' aktif olarak rol oynaması, tatlı bir tesadüf olmasa gerek. Yetmezmiş gibi İmamoğlu'nun avukatı Mehmet Pehlivan'ın da "suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama" suçlamasıyla tutuklanması, savunma hakkının kısıtlandığını göstermektedir. Bu durum, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlali anlamına gelmektedir. Bu hukuksuzluklara yalnızca direnişçi vatandaşlarımız değil, tüm dünyadan tepki yağmaktadır. İmamoğlu'nun tutuklanması, uluslararası toplumda da yoğun tepkiyle karşılanmıştır. Fransa ve Almanya gibi ülkeler, bu durumu demokrasiye yönelik bir tehdit olarak değerlendirmiştir. Bu tepkiler, Türkiye'deki demokratik süreçlerin uluslararası alanda da sorgulandığını göstermektedir. Yani ülkemiz için yalnızca hükümete duyulan iç güvensizlik değil, dış güvensizlik ve dünya genelindeki saygınlık da azalmıştır. Elbette bu durumların ekonomik götürüleri de olmuştur. İmamoğlu'nun gözaltına alınmasının ardından Türk Lirası, döviz karşısında hızla değer kaybetmiştir. Dolar/TL kuru 41,21 seviyesine çıkarak tarihi bir zirveye ulaşmıştır. (www.cumhuriyet.com.tr) Döviz kurlarındaki bu ani yükselişi kontrol altına almak amacıyla Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), piyasaya yoğun döviz satışıyla müdahale etmiştir. Bu müdahaleler sonucunda, TCMB'nin rezervlerinde dört gün içinde yaklaşık 28 milyar dolarlık bir azalma yaşanmıştır. (https://www.sozcu.com.tr) Siyasi belirsizliklerin artmasıyla birlikte, yabancı yatırımcıların Türkiye piyasalarına olan güveni sarsılmıştır. Merkez Bankası'nın 28 milyar dolarlık müdahalesine rağmen, lira dolar karşısında 40 seviyesinin üzerine çıkmıştır. (https://www.cumhuriyet.com.tr) Bu durum, Türkiye'deki ekonomik istikrarın zedelendiğini ve yatırımcıların risk algısının arttığını göstermektedir. Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanması, Türkiye ekonomisinde ciddi olumsuz yansımalar doğurmuştur. Döviz kurlarındaki rekor artışlar, Merkez Bankası rezervlerinin hızla erimesi ve yatırımcı güveninin sarsılması, bu sürecin ekonomik maliyetlerini gözler önüne sermektedir. Siyasi istikrarsızlıkların ekonomik dengeler üzerindeki bu tür etkileri, ülkenin gelecekteki ekonomik politikaları ve uluslararası ilişkileri açısından endişe vericidir. Tüm bu tutarsızlıklara ve ülke atmosferini saran endişe haline rağmen yolsuzluk iddialarını kesinkes reddedemiyoruz. Eğer gerçekten yolsuzluk söz konusuysa, eğer gerçekten işin arka planında halkın emeğine tecavüz söz konusuysa; fırsat bu fırsat, hem muhalefet taraflı yöneticilere hem iktidar taraflı yöneticilere yöneltilen yolsuzluk iddiaları değerlendirilsin, her iki taraf adil koşullarda yargılansın. Ne de olsa söz konusu onun, bunun, şunun parası değil; bizim, hepimizin parası. </span><br><br><span>Sevgili okur, eğer yazdığım onca şeyi okuduktan sonra hala meselenin bir belediye başkanı olduğunu düşünüyorsan, üç maymunu oynayanlarla aynı zihniyeti paylaşma tehlikesiyle karşı karşıyasın. Bazen bazı şeyler, büyük bir reaksiyonun başlatıcısı olur sadece. Bir düşün, sevgili okur. Aşkı, örgütlenmeyi, karşı koymayı düşün. Ne demiş Edip Cansever? ''Diyorum, bir şeye karşı komaktır günümüzde aşk'' Ne demiş Ece Ayhan? ''Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler'' Aşk nedir? Neye aşıksın? Bir düşün sevgili okur. Fakat sakın susma. Bırakalım onlar kendi üç maymunlarını oynasın, sussunlar. Ne de olsa bizim oynayacağımız tek üçlü var: Hak, hukuk, adalet!</span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>EDEBİYATIN KELİME KÖKENİ</title>
<link>https://ilterdergisi.com/edebiyatin-kelime-kokeni</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/edebiyatin-kelime-kokeni</guid>
<description><![CDATA[ Bu makalede edebiyatın kelime kökenine ineceğiz. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202412/image_870x580_67608ef785b14.jpg" length="53361" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 16 Dec 2024 23:27:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>Taha Murat Aydın</dc:creator>
<media:keywords>edebiyat nedir, edebiyat, edebiyat sanatı, edebiyatın kökeni, edebiyat makalesi, edebiyat makaleleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">EDEBİYATIN KELİME KÖKENİ</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 12pt;">Edebiyat, Arapça edeb kökünden türetilmiştir. Çok eski çağlarda davet anlamına gelen kelime, İslamiyet'in doğuşundan bir asır önce zariflik ve ahlakla ilgili 'edeb' anlamını kazanır. Sonra ilmü'l-edeb (edeb ilmi), çeşitli bilgi dallarının genel adı olur. Osmanlı dönemi metinlerinde ilmü'l-edeb bahsinde, kurallara uygun ve güzel yazı yazmanın yöntemleri anlatılmıştır. Tanzimat'tan sonra edebiyat kavramı literatür karşılığında kullanılmaya başlanmış ve böylece yaygınlık kazanmıştır. Edebiyat kelimesinin bilhassa Arapça kaynaklarda ve Osmanlı metinlerinde hangi anlamlarda kullanıldığını araştıran M. Kaya Bilgegil'in değerlendirmesine göre edebiyat;</span><br><span style="font-size: 12pt;">1) Ahlaki bir mana,</span><br><span style="font-size: 12pt;">2) Dile ait ilimler,</span><br><span style="font-size: 12pt;">3) Güzel yazma sanatı ve onun öğretimi,</span><br><span style="font-size: 12pt;">4) Edebî yazılar,</span><br><span style="font-size: 12pt;">5) Bir mevzu ile ilgili neşriyat,</span><br><span style="font-size: 12pt;">6) Lüzumsuz yere sözü uzatmak, edada tasannuya düşmek mana</span><span style="font-size: 12pt;">larını ifade etmek üzere kullanılmıştır (Bilgegil 1980: 18).</span><br></span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 12pt;"><span>Edebiyatın bilim ve sanat yönü üzerindeki ayrıntılara geçmeden önce </span><span>bu kavramın sözlüklerde nasıl tanımlandığına da bir göz atalım.</span><br></span></span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 12pt;"><span>Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük'ünde edebiyat;<br>1) Olay, düşünce, duygu ve imajların dil aracılığı ile biçimlendirilmesi sanatı; yazın, literatür<br>2) Bir bilim kolunun türlü konuları üzerine yazılmış yazı ve eserlerin hepsi; literatür,<br>3) İçten olmayan, gereksiz boş sözler şeklinde tarif edilir.</span></span></span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 12pt;"><span>Ferit Devellioğlu'nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügar'inde edebiyat sözcüğü;<br>1) Nazımlı, nesirli güzel sözler,<br>2) Bu sözlerden bahseden ilim, diye tanımlanır.</span></span></span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 12pt;"><span>D. Mehmet Doğan'ın hazırladığı Büyük Türkçe Sözlük'te edebiyat kavramının karşısında yazılanlar şöyledir:<br>1) Düşünce, duygu ve hayallerin, yazı veya sözle, dil vasıtası ile güzel bir şekilde ifade edilmesi sanatı;<br>2) Yazma ve söz sanatı ile ilgili kaidelerin tamamı veya bu kaidele-re uygun eserleri içine alan disiplin;<br>3) Bir milletin, bir ülkenin, bir devrin edebi eserlerinin tamamı;<br>4) Bir ilmin, bir sanatın kaideleri, çeşitli kolları ve ürünleri ile ilgili eserlerin tamamı, literatür.</span></span></span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 12pt;"><span>Bu tanımlarda edebiyat kelimesiyle ilgili şu ortak noktalar göze çarpmaktadır:<br>Edebiyat, kelimelerle meydana getirilen bir sanat dalıdır.<br>Edebiyat, edebi eserleri çeşitli yönleriyle inceleyen bilim dalıdır.<br>Edebiyat, herhangi bir bilim veya sanat dalırun kurallarına ve yöntemlerine dair yazılmış eserlerin tamamıdır.<br>Edebiyat, boş ve gereksiz sözlerdir (Önal 1999: 15-17).<br></span></span></span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 12pt;"><span>Bu tanımlardan ilk ikisinin yerine yazın, üçüncüsünün yerine de yaygın olarak literatür kavramı kullanılmaktadır. Edebiyat yerine kullanılan yazın kavramı, edebiyata yüklenen ilk iki anlamı üstlenmiş görünmektedir. Böylece kavramın yazıya ilişkin anlamına öncelik verilmiştir. Ne var ki yazın kelimesi edebiyat kavranuna yüklenen anlamı tam olarak içermemektedir. Çünkü edebiyat, sözlü geleneği de kapsayan bir anlam çerçevesine sahiptir.</span></span></span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 12pt;"><span>Türk edebiyatının tarihi metinleri dikkate alındığında edebiyat kavramının kapsamı daha da genişler. Geçmiş yüzyıllarda yazılan manzum sözlükler, öğretici niteliği belirgin öğüt kitapları, menkıbeler ve hatta tarihler edebiyat kavramının içinde yer alır. Bu tür metinler, kurmaca ve hayal ürünü oluşlarından değil de kendilerine özgü dil kullanımlarından, bilhassa divan şiirinin dayandığı estetik anlayışa bağlı olduklarından ötürü edebî değer kazanıyorlardı.</span></span></span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 12pt;"><span>Bütün bu tanımlardan sonra edebiyat kavramıyla ilgili söylenmesi gereken özetle şudur: Edebiyat; malzemesi dil, kaynağı yaşantılar ve hayal gücü olan bir yaratıcılık biçimidir. Başka bir deyişle edebiyat; duygu, düşünce ve hayalleri, olayları, eşyaları, soyut ve somut değerleri anlatmak üzere kelimelerle meydana getirilen bir sanat dalıdır. Aynı zamanda edebî eserleri inceleyen bir bilim dalının da adıdır.<br><br>-<br><br>Kaynakça: Prof. Dr. Muhsin Macit, Uğur Soldan - Edebiyat Bilgi Ve Teorileri El Kitabı</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>NAR TANELERİ</title>
<link>https://ilterdergisi.com/nar-taneleri</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/nar-taneleri</guid>
<description><![CDATA[ &#039;&#039;Ben&#039;&#039; öznesine ve bu öznenin göreceliliğine, tekilliğine yahut çoğulluğuna, algısal farklılıklarına değinen, İtalyan edebiyatının önemli bir varoluşçu yazarı olan Luigi Pirandello&#039;nun Biri, Hiçbiri, Binlercesi adlı eseri paralelinde ilerleyen düşündürücü bir deneme yazısı. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202411/image_870x580_6741bead587cd.jpg" length="38776" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 23 Nov 2024 14:38:52 +0300</pubDate>
<dc:creator>Taha Murat Aydın</dc:creator>
<media:keywords>varoluşçuluk, varoluş, varoluşçu felsefe, edebiyat, İtalyan edebiyatı, Luigi Pirandello, sorgulamak, benlik krizi, varoluşsal sancılar, özne ve insan, deneme</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" align="center" style="margin-bottom: 48pt; text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 14pt; text-align: justify; text-indent: 21.3pt;"><br><span>NAR TANELERİ</span><br><br><span>Okura dipnot: Bu yazıda okura, anlam kargaşasına mahal vermemek için "sen" diye hitap edilecektir.</span><br><br><span>X, Y ve Z adlı kişilerin herhangi bir erek için herhangi bir yerde buluştuğunu tasavvur et. Bu ortamda kaç kişi vardır? Üç mü? Yoksa dokuz mu?</span><br><br><span>Genelgeçer yaklaşıma göre -ki bu hiç de tuhaf görünmez göze ilk bakışta- cevap üçtür. Meseleyi alışılagelmişin dışında irdeleyen bir başka yaklaşıma göreyse cevap dokuzdur. Evet, dokuz!</span><br><br><span>Yazma melekesi ve edebi-felsefi muhayyilesini insan varoluşu üzerine yoğunlaştırmış İtalyan yazar Luigi Pirandello'nun "İnsan bir midir, hiç midir, yoksa binlerce midir?" sorusuna cevap aradığı Biri, Hiçbiri, Binlercesi adlı kitabına göre bu bağlam göz önünde bulundurulduğunda çıkarılacak liste şudur:</span><br><br><span>1) X'e göre kendisi</span><br><span>2) Y'ye göre X</span><br><span>3) Z'ye göre X</span><br><span>4) Y'ye göre kendisi</span><br><span>5) X'e göre Y</span><br><span>6) Z'ye göre Y</span><br><span>7) Z'ye göre kendisi</span><br><span>8) X'e göre Z</span><br><span>9) Y'ye göre Z</span><br><br><span>Pirandello'nun dizdiği bu liste ilk bakışta çılgınca, delice, hatta biraz saçma gözükse de, dosdoğrudur özünde. Bir düşün, çevrende bulunan her tipten insanı ve onların sana yaklaşımlarını. Her birinden aynı muameleyi mi görüyorsun, yoksa her birinden başka başka mı? Sen hep sendin ve sen hep sendinse eğer, ilk seçenek daha makul gelir kulağa. Bilâkis genelgeçer düşünce yanlış çıkarıma ulaştırır bu hususta. Bunu kanıtlamak için şöyle bir düşünmeni, ama gerçekten kafa yorarak, ciddi manada, uzun uzadıya düşünmeni isteyeceğim senden.</span><br><br><span>Bir arkadaşın vardır hani, kötü çocuk değildir de, gene de ayda yılda bir buluşur görüşürsünüz, pek yakın olmadığınızdan dolayı öyle derin sohbetlere de kalkışmazsınız. Bir arkadaşın daha vardır, her derde düştüğünde seni o dipsiz kuyudan çekip çıkaran, içini dışını bilen, ne kadar sıkı giyinirsen giyin karşısında anadan üryan olmaktan felah bulamadığın. Annenin gözünde kıçını bezlediği sevimli bir bebekten öteye geçemezken, lisede kız meselesi için dayak attığın çocuğun gözünde tam bir canavarsındır. Baban seni beceriksiz, işe yaramaz, hayırsız bir evlattan öte görmeyebilir bazen. Oysa geçen yaz bir mukabele bulup girdiğin işi ne kadar çabuk kavramıştın ve işin müdavimleri seni nasıl methetmişlerdi. Yani bu üç kıyasta bile, sen aynı sendin de sen aynı sen değildin.</span><br><br><span>Kıssadan hisse herkesin yaklaşımı farklıdır. Ve her yaklaşım görecelidir. Konu insanın bir mi, hiç mi, binlerce mi olduğuna gelince mutlak çıkarımlarda bulunmak imkânsızlaşmaya başlar. "Ben" denen tekil özne birden formlarını arttırmaya başlar, birden binlerce olursun, binbir farklı yaklaşım ve binbir farklı kişilik arasındaki köprüde bocalayıp durursun, sonra "Ben" denen öznenin tekilliği gelir aklına, boğulursun, sonra deliliğin sınırında dolaşırken koca bir hiç geçirirsin içinden, duman bulutu gibi yerle yeksan olur tüm perspektifler... Fakat tüm bu bocalama hâlinin sonu gelmez bir türlü, sündükçe süner, ne ölümcül sürünceme bu!</span><br><br><span>İşte Pirandello, mevzu bahis kitabında bu sürünceme haline öyle güzel değiniyor ki; sanki günlerdir aklına takılan, ha bire melodisini mırıldanıp durduğun fakat bir türlü adını anımsayamadığın o şarkıyı haykırıyor sana. Fakat öyle fısıltılı bir haykırış ki bu, hep bir tereddüt hep bir sakınca, başka başka şarkılar saklanmış gibi o şarkının içine. Sığamamış tek bir şarkı binlerce şarkıya, ya da sığamamış binlerce şarkı tek bir şarkıya, ya da ortada ne şarkı var ne melodi, her şey başlı basınca koca bir sanrı sanki.</span><br><br><span>Okurken bazı yerlerde başım ağrımıştı kitabı. Baş ağrım kesinkes kesilmese de bir nebze dinmişti sonrasında. Bu baş ağrısı şu cümleyle başlamıştı: "Başkalarının gözünde bugüne dek kendim olduğumu sandığım kişi olmadığım düşüncesine takılıp kaldım." Şu cümlelerle de bitmemesine rağmen dinmişti bir nebze: "Ölümü düşünmek ve dua etmek. Buna hala ihtiyaç duyanlar var ve çanlar onlar için çalıyor. Benim artık buna ihtiyacım yok çünkü her an ölüyorum ben ve hiçbir anıya sahip olmadan yeniden doğuyorum: bir bütün olarak yaşıyorum ama artık kendi içimde değil, dışarıda olan her şeyin içinde." Bu iki cümleyi birbirine bağlayan, köprü vasfı gören, yani kitabın ana fikri olan cümle ise şudur: "Hiçbir şey herkes için aynı değildir..."</span><br><br><span>Gerçekten de öyledir. Biraz ironik kaçacak ama nar gibidir insan. Bir bak sen sensin, koca bir narsın sen. Bir bak binlerce nar tanesisin; ona göre, şuna göre, buna göre sensin, sen sen değilsin.</span><br><br><span>Bunca laf sonunda varacağım nokta şudur: Belki de kendisi için hiç kimse olan biri olmaktır tek umar. Belki de herkes için biri olmanın yolu budur.</span><br><br><span>***</span><br><br><span>Kaynakça</span><br><br><span>Luigi Pirandello, Biri, Hiçbiri, Binlercesi, Zeplin Kitap, 2019</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm -7.1pt 0.0001pt; text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 14pt;"></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ORTANCA İSTENCİ</title>
<link>https://ilterdergisi.com/ortanca-istenci</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/ortanca-istenci</guid>
<description><![CDATA[ Anlam arayışı, modern yaşam, modern insan vb. konularda çeşitli edebi-felsefi eserlere ve bu eserlerin yazarlarına gönderme ve atıflarla dolu, düşünmeye sevk eden bir deneme yazısı. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202411/image_870x580_6741b73785522.jpg" length="53302" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 23 Nov 2024 14:07:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>Taha Murat Aydın</dc:creator>
<media:keywords>anlam, hayatın anlamı, anlam arayışı, modern hayat, modern yaşam, modern insan, anlamsızlık, umutsuzluk, aidiyetsizlik, sıkışmışlık, Chuck Palahniuk, Franz Kafka, deneme, şiir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" align="center" style="margin-bottom: 48pt; text-align: left;"><br><span>ORTANCA İSTENCİ</span><br><br><em>Hayata gözlerini çok geç açmış,</em><br><em>Dünyayla yıldızı barışamamış,</em><br><em>Kendini binbir kez avutmuş,</em><br><em>Gene de derman bulamamış</em><br><em>Çocuklardır; ortanca çocuklar.</em><br><span><em>Neyse ki ben son çocuğum!</em><br><br></span><span>Okura dipnot: Yazdıklarımı ve yazacaklarımı, gayet tipik bir yaşam bunalımı içerisinde bocalayıp duran gayet tipik bir delikanlının alelade kaleme aldığı sızıldanmalar silsilesi olarak addetmektense; herhangi birinin herhangi bir meseleye açıklık getirme ve kendi nazarında açıklık getirdiği bu meseleye, yazdıklarını okuyan kişilerin de aynı his ve yorumlamayla yaklaşıp yaklaşmadıklarını öğrenme çabası olarak addetmeniz, çok daha verimli bir okuma gerçekleştirmenizi sağlayacaktır.</span><br><br><span>Chuck Palahniuk'un bir kitabı var, bilir misiniz? Yeraltı edebiyatının misli menendi bulunmayan eserlerinden biridir kendisi. Fakat insanlar üzerinde bıraktığı etki, edebiyat camiasındaki emsalsiz konumundan ziyade beyaz perdeye uyarlandığında yakaladığı başarıyla öne çıkıyor günümüzde. Hâlbuki kitap, en az filmi kadar vakit ayırmaya değer bir yapıt. Lafı sündürmeden merakları gidereyim: Kitabın adı Dövüş Kulübü.</span><br><br><span>İlk kuralı çiğneyerek anlatmaya devam ediyorum. Dövüş Kulübü'nün film versiyonunda, izleyenlerin kolay kolay hatırından çıkmayacak bir sahne ve o sahnede geçen bir tirat var: "Lanet olsun, koca bir nesil benzin pompalıyor; garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlarla araba ve kıyafet peşinde koşmaya yönlendirilmişiz. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız, ne büyük bir savaşımız var ne de büyük bir buhranımız. Bizim savaşımız ruhani bir savaş; en büyük buhranımız kendi hayatlarımız."</span><br><br><span>Her ne kadar çoğunlukla eril tabiatını yitirmiş erkek izleyicilere hitap eden bir sahne olduğu söylense de, modernleşme safsatası içinde özünden düşmüş kent insanının panoramasını birkaç tumturaklı cümle ile gözler önüne seriyor. Şimdiden filmi izleyen herkesin tüylerinin dikeldiğini hissedebiliyorum. Bu hem müthiş, hem de berbat bir durum. Şöyle ki, x bir zamane insanının yaşamı, y bir zamane insanın yaşamıyla tikel olarak aynı. Girdisi çıktısı göz ardı edildiğinde nefes alıp vermenin ve bilinç kazanmanın uhdesinden gelebilmiş atom yığınlarıyız. Ve ne tuhaf, hepimiz bunun farkındayız. En acısıysa bu farkındalığa rağmen elimiz kolumuz bağlı vaziyette öylece sönüp gitmemiz. Yapabildiğimiz tek şey, mevzu bahis aidiyetsizlik ve sıkışmışlık hissini konu alan bir şeyler karalamak işte! Başka ne yapılabilir ki? Ne de olsa hippi yaşamının sükse yaptığı veya 68 Kuşağı’nın hat safhada olduğu dönemleri geride bıraktık. Bu tür sansasyonlar mazinin tozlu sayfalarında, tebessüm ettiren ve hayata kendi nazarlarında mana biçen devinim silsileleri olarak kaldı.</span><br><br><span>‘’Hippi yaşamı iyi hoş da, 68 Kuşağı alakaya maydanoz kaçtı.’’ diyecekler için: Böylesi bir topluluk Türkiye’de yalnızca bir kez görüldü ve bu devinimin, 68 Kuşağı içinde bulunan her bir bireyin hayatlarına yoğun bir anlam kattığı aşikâr. Günümüzde ise bu minval üzere boy göstermiş bir oluşumla karşılaşmak imkân dâhilinde değil gibi gözüküyor. Yirminci asrın son demlerinde ve yirmi birinci asırda doğmuş kimseler, o serkeş karaktere sahip değil çünkü. Aynı Jack London’ın ilk göz ağrısındaki gibi, özümüzden gelen bir çağrı sancıyıp duruyor. Fakat biz insanlar çağrıya kulak vermektense binbir çeşit tıkaçla kendimizi çağrıdan soyutluyor, resmen sağır kesiliyoruz.</span><br><br><span>Oysa özümüze, atalarımıza dönüp şöyle bir baktığımızda onları kıskanmamak mümkün müdür? Evet, günümüzde nispeten daha konforlu bir yaşayış biçimi içerisindeyiz. Evet; bilgi denen o ulu kavrama erişmek, insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar kolaylaştı. Evet, artık kelimenin tam anlamıyla olmasa da modernleştik. Peki sonuç? Sonuç muğlak! Sonuca ulaşma gayesi içinde ayak sürüdüğümüz yol, kof bir tereddütten ibaret. Ve bu tereddüt, naçiz vücutlarımıza sıkışmış ruhlarımızı kemirmekten başka hiçbir işe yaramıyor. Oysa atalarımız gayet ilkel fakat gayet anlamlı hayatlar yaşadılar ve anlam arayışı içinde değil, anlam içinde boğularak öldüler. Bu, zamane insanının; ortalaması onlarca yıl kadar uzamasına rağmen anlamsızlığın pençesine düşmekten felah bulamamış ömrünün tükenip gidişinden çok daha şerefli.</span><br><br><span>Sade anlamını değil, şereflerini de yitiren hayatlarımızda kafkaesk bir hamamböceği tasvirine doğru hız kesmeksizin yol alıyoruz. Hamamböceği demişken, hamamböceğini biz insanlardan ayıran nedir? Panzer kadar sert bir sırt, üç çift ince bacak, bir çift ürkünç duyarga ve bir tomar kitin mi? Yoksa insan, hamamböceğinin estetik bir görünüş ve hatırı sayılır bir şuur kazanarak biyolojik başkalaşımla boy göstermiş formundan mı ibaret? Bilmiyorum. Bu hususta tek bildiğim, benim de içinde bulunduğum Tarihin Ortanca Çocukları kümesindekilerin tek bir istence iştirak ettikleri: Anlam. Hatta salt anlam bir kenara, umut yerine konulabilecek anlam süprüntüleri de hiç fena olmazdı işin doğrusu. Her ne kadar kendimizi kandırıp aksini iddia etsek de buna muhtacız. Anlam denen o şeye muhtacız ve bu muhtaçlık hali onmadığı sürece 5-10 metrekarelik odalarımızda hamamböceği gibi ezilip büzülerek boşluk hissinin boğucu karanlığında kalakalacağız.</span><br><br><span>Modern dünya olarak adlandırdığımız ve halen sokakta anadan üryan yürüyemediğimiz sözüm ona asri bu bağlamda mevzu bahis anlamı nasıl bulabiliriz peki? Öncelikle bu sorunun köküne inerek başlamak istiyorum: Varoluşumuzdan mütevellit süregelmiş ve pek çok farklı cevap arasında mekik dokuyup durduğumuz ‘’Hayatın anlamı nedir?’’ sorusunun çağa entegre olmuş bir çeşitlemesidir bu. Cevaben pek çok şık sunulmuştur, hatta kendi şıkkımızı oluşturabilme gibi bir hakkımız da vardır, ne güzel! Oluşturulmuş şıklara üstünkörü değinecek olursak; mutlu olmak, öğrenmek, mensup olduğu inanışın ilahi ikonalarını tanımak, iyi olmak, basit bir yaşam sürmek, anlık zevklerin peşinden koşmak, Tanrı’yı öldürmek… Diye uzayıp gider. Peki, bu şıklardan hangisine yönelmeliyiz? Biz bu şıklara yönelemeyiz. Bunu yapabilmek için evvela güttüğümüz tüm o yapay ve sentetik kaygılarımızı bir kenara bırakmak gerekir. Çünkü anlam dediğimiz şey katıksızdır. Bu katıksızlık da sözüm ona çağcıl duruma getirilmiş o görünmez duvarı aşmayı, aşamasak da kendi özgül duvarımızı o duvar üstüne örmeyi gerektirir. Tüm bu sayılanlarsa cesaret ister. Ne zaman cesur bireyler oluruz, o zaman sunulan tüm şıklara yönelebilir veya kendi şıkkımızı oluşturma hakkımızı kullanabiliriz.</span><br><br><span>Yazdıklarımı okuyup kafa yoran herkese sonsuz teşekkürler! Ve anlam arayışı içinde başını alıp giden herkese selamlar!</span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>SANDIK HATIRATI</title>
<link>https://ilterdergisi.com/sandik-hatirati</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/sandik-hatirati</guid>
<description><![CDATA[ Gece yarısıydı. Delikanlının gözüne bir damla uyku girmemişti. Anlamlandıramadığı bir huzursuzluk kaplamıştı içini, sinesinde bir ağırlık hissediyordu... ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/2024/10/image_750x500_67141c4aba87f.jpg" length="139973" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 19 Oct 2024 23:54:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>Taha Murat Aydın</dc:creator>
<media:keywords>öykü, hikaye, kısa öykü, kısa hikaye, durum öyküsü, durum hikayesi, çehov tarzı öykü, çehoz tarzı hikaye</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><b><br>SANDIK HATIRATI <o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Gece yarısıydı. Delikanlının gözüne bir damla uyku girmemişti. Anlamlandıramadığı bir huzursuzluk kaplamıştı içini, sinesinde bir ağırlık hissediyordu. Yatakta debelenmektense kalkıp bir şeyler yapayım, diye düşündü. Yekindi ve ağır adımlarla mutfağa doğru ilerledi. Bir maden suyu-sigara yapmak, kendine gelmesine yeterdi. Buzdolabından maden suyunu çıkardı, sandalyeyi düzeltti ve mutfak masasına oturdu.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Oturmasıyla sorgulaması bir olmuştu. Nedendi bu huzursuzluk? Belki ölümü düşündüğündendir. Belki dedesinin ölümünü hatırlatan bir şeyler vardır bu gecenin içinde. Ama neden bu gece? Sonsuzluğa uzanan sonu çağrıştıran bir şeyler mi görmüştü acaba? Hiçbir şey görmediğinden adı gibi emindi oysa.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>İyice kaçmıştı uykusu. Uyumak istiyordu bir yanı, uyuyup bütün bunları unutmak; bir yanıysa öylece kalakalmak. Hem birkaç saat sonra okula gidecekti, uykusuz zihni açık da olmazdı. Zaten son zamanlarda okulu epey aksatmıştı. Ama uyku da tutmuyordu hani. Bakışlarını halının köşesine dikip kara kara düşündü böyle.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Derin bir us ile yüzüyordu sanki. Ne maden suyu şişesini açıp bir yudum içmişti, ne de sigarasını sarıp bir fırt çekmişti. Biraz geç farkına vardı bunun. Durumu çakar çakmaz maden suyunu da, hemencecik sardığı sigaralardan gelişi güzel seçtiğini de içmeye başladı.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Tekrar düşünmeye koyuldu. Dedesini düşünüyordu, babasından çok sevdiği dedesini. Gerçi demir parmaklıklardan ötürü babasını sevmeye pek vakit bulamamıştı ama olsun. Gene de babasından kıymetliydi o.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Birkaç hafta önce, yavaş yavaş ölüm acısını kanıksamaya başladıkları zamanlarda; annesi, evin gizli saklı köşelerinden bir sandık çıkarmıştı. Pek eskiydi, rengi ladine çalıyordu ama çamdan yontmaydı. Üstünde anlamlandıramadığı motifler vardı. Annesinin anlattığına göre bu sandık, kendisine büyük dedesinden yadigârdı. Fakat içindekiler babasından kalmaydı. Aslında annesi daha pek çok detay vermişti de, tüm dikkatini sandığın haşmetine deriştirdiğinden ardındaki asırlık hatırat silsilesini kaçırmıştı delikanlı.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Sandığı açtıklarında içinden tomarıyla kâğıt ve fotoğraf çıkmıştı. Neredeyse hepsi sararmıştı. İnsanın içini gıdıklayan hoş bir koku yükseliyordu sandıktan. Huzur vericiydi. Hemen merakla kâğıtlara yumulmuştu delikanlı. Her bir tarafı şiirlerle, mektuplarla, yaşanmışlıklarla sarmalanmıştı; doluvermişti gözleri. Sonra öngörülebilir bir ağlama tufanı...<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Kendisini az biraz toparlamaya başladığında annesini boş verip sandığı kaptığı gibi odasına çekilmişti. Annesi, bu tavrı karşısında oğlunun ardından tebessüm etmekle yetinmişti.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>O gün okulu asmıştı. Yaklaşık altı saat boyunca soluksuz okumuştu. Artık duygulandığından değil, uykusuzluktan gözleri yaşarıyordu. Daha fazla metanet gösteremeyip uyuyakalmıştı. Fakat birkaç saat sonra rüyasında dedesini görmesi üzerine uyanıp tekrardan okumaya koyulmuştu. Bir altı saat daha... Ne mahpushanesi, ne cinayeti, ne Almanya'sı, ne Kore'si, ne sevdası, ne ayrılığı, ne yoksulluğu eksikti. Dedesi romanlara sığmaz bir ömür yaşamış da haberi yokmuş meğer!<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>O gün bu gündür; şiire, türküye, mektuba; kısaca edebiyata merak sardı delikanlı. Sürekli okuyor, yazıyordu. Tüm bunları düşünürken kendini yine yazarken buldu. Nereden gelmişti bu kalem? Nereden gelmişti bu defter? Bilmiyordu.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Hemen bir iki dize karaladı. Tütün dedi, sarmak dedi, ölüm dedi, bitirdi şiirini. Derken annesi saçı başı dağınık, uyku mahmuru, mutfağa girdi. Demek onu da uyku tutmamıştı. Demek aynı huzursuzluk ona da sirayet etmişti. Demek huzursuzluk bulaşıcıydı!<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Annesi, delikanlının az önce sardığı sigaralardan gelişi güzel seçtiğini yakıp içmeye başladı. Birkaç fırt sonra annesinin uyku mahmurluğunu üzerinden atmaya başladığını fark eden delikanlı, şiirini okuttu ona. Annesi o günkü tebessümle karşılık verdi oğluna. Ardından delikanlı da, az önce söndürdüğünün üstüne, bir sigara yaktı. İşleri bitince uyumak üzere odalarına dağıldılar. Fakat ikisi de uyuyamadı.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>***<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Delikanlının Şiiri<br><br>Sardım birkaç dal,<br>Doldurdum pakete.<br>Geçtim mutfağa;<br>Yaktım birisini, <br>Gelişi güzel seçtiğimi,<br>Rastgelesini.<br><br>Düşündüm ilkin:<br>Tütün gibiyiz.<br>Ne zaman sarılacağımız da<br>O kapalı kutuya hapsedilip <br>Ne zaman yanacağımız da <br>Belirsiz.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b><a href="https://ilterdergisi.com/tutunce-ilham" target="_blank" title="Delikanlının Şiiri" rel="noopener">Şiirin Asıl Hâli: https://ilterdergisi.com/tutunce-ilham</a><o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p style="text-align: justify;"></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>TÜTÜNCE İLHAM</title>
<link>https://ilterdergisi.com/tutunce-ilham</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/tutunce-ilham</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/2024/10/image_750x500_67140501c339f.jpg" length="74056" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 19 Oct 2024 14:31:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Taha Murat Aydın</dc:creator>
<media:keywords>şiir, ölüm, şiir seslendirmesi, şiir seslendirme, şiir okuma, şiir okuması, güzel şiir, güzel şiirler, ölüm temalı şiirler, can yücel, cahit sıtkı tarancı, nazım hikmet, orhan veli, cemal süreya, özdemir asaf, turgut uyar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><span style="color: #8b4513; font-size: 12pt;"><strong></strong></span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000; font-size: 12pt;"><strong>T&Uuml;T&Uuml;NCE İLHAM</strong></span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000000; font-size: 12pt;">Sardım birka&ccedil; dal,</span><br /><span style="color: #000000; font-size: 12pt;">Doldurdum pakete.</span><br /><span style="color: #000000; font-size: 12pt;">&Ccedil;ıktım balkona;</span><br /><span style="color: #000000; font-size: 12pt;">Yaktım birisini, </span><br /><span style="color: #000000; font-size: 12pt;">Gelişi g&uuml;zel se&ccedil;tiğimi,</span><br /><span style="color: #000000; font-size: 12pt;">Rastgelesini.</span><br /><br /><span style="color: #000000; font-size: 12pt;">D&uuml;ş&uuml;nd&uuml;m ilkin:</span><br /><span style="color: #000000; font-size: 12pt;">T&uuml;t&uuml;n gibiyiz.</span><br /><span style="color: #000000; font-size: 12pt;">Ne zaman sarılacağımız da</span><br /><span style="color: #000000; font-size: 12pt;">O kapalı kutuya hapsedilip </span><br /><span style="color: #000000; font-size: 12pt;">Ne zaman yanacağımız da </span><br /><span style="color: #000000; font-size: 12pt;">Belirsiz.</span><strong></strong><span style="color: #8b4513; font-size: 12pt;"></span><span style="color: #8b4513; font-size: 12pt;"></span><span style="color: #8b4513; font-size: 12pt;"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #8b4513;"><iframe width="400" height="224" src="//www.youtube.com/embed/ipFo9tycWu0?si=N-k5xLrc36oCKD1z" allowfullscreen="allowfullscreen"></iframe></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>