<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>İlter Dergisi &#45; Aziz Yeldan</title>
<link>https://ilterdergisi.com/rss/author/yeldanaziz</link>
<description>İlter Dergisi &#45; Aziz Yeldan</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>İlter 2024 &#45; Tüm Hakları Saklıdır.</dc:rights>

<item>
<title>Nihat Genç&amp;apos;e Vefa</title>
<link>https://ilterdergisi.com/nihat-gence-vefa</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/nihat-gence-vefa</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202507/image_870x580_68680be9bca3f.jpg" length="67491" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 04 Jul 2025 20:15:40 +0300</pubDate>
<dc:creator>Aziz Yeldan</dc:creator>
<media:keywords>Nihat Genç, Vefat, Etti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><b><span style="mso-tab-count: 5;">                                                                          </span>Nihat Genç’e Vefa<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal" align="right" style="text-align: right;"><b><span style="font-size: 9.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">“</span></b><i><span style="font-size: 9.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma<o:p></o:p></span></i></p>
<p class="MsoNormal" align="right" style="text-align: right;"><i><span style="font-size: 9.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir?” <o:p></o:p></span></i></p>
<p class="MsoNormal" align="right" style="text-align: right;"><i><span style="font-size: 9.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">M. Akif Ersoy<o:p></o:p></span></i></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 11.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Tanınmayacağını, bilinmeyeceğini, bilenlerin unutacağını düşünerek vefat etmişti büyük İstiklal şairimiz. Ardından ne oldu? Bugün onun adıyla yapılan yarışmalar, anmalar, adına müzeler, heykeller yapılmakta. Millet şuurunda ve kalbinde her gün yeniden açmakta. Rahmetle anılma ebediyetine kavuşmuş durumda. İşte bugün Nihat Genç’te öyledir. Ömrü boyunca “lafı gediğine koyan, sözünü sakınmayan, yılmaz yazar”, bugünün çürük ve bedbaht konjonktüründe yetimdir. Hazmedemeyen adamın “<i>beni tek başına izleyen o çocuk sahip çıkacak Cumhuriyete</i>” dediği çocuk, bugün onun mirasına da sahip çıkmakla mükelleftir. 48 sene söz söyleme gününü bekleyen adamın <i>“birgün ülke gelir ve ağzınızdan bir söz bekler. O günü bekleyin “</i>dediği çocuk, onun söylediği sözleri taşımakla da mükelleftir. Kimseye efendi demeden, ağabey demeden, şıh/şeyh kovalamadan büyüyen o çocuk, istiklal mücadelesinin yeni mücahidi olmakla mükelleftir. Yazar, çizer, konuşur, yürür bazen de fitne gününde sadece durur. Ama duruşuyla da bir mücadele beyan eder. Ümidini kesmemesi gerektiğini öğrendiği Toroslar, Batı Anadolu dağları yanarken; ciğerlerine kin solur, kan kaybeder. İşte o kin solumanın, kan kaybetmenin, ümit etmenin, hür düşünmenin, gün beklemenin vakarına eren çocuk, bunları öğrendiği Nihat ağabeyinin hatırasını da unutmayacak, yaşatacaktır. O çocuk, merhumun cenazesini musalla taşından değil yüreğinden, yüreği dağlanarak kaldıracaktır. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 11.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Cenazesinde, kameralara poz vermeye gelen takım elbiseli adamlar olacaktır. Yıllarca uyarılan, ikaz edilen, küfür yiyen ama yine de ar etmeyen, utanmayan, vicdanı sızlamayan Mercedes müdavimleri; onun cenazesinde bulunacak, sosyal medya hesaplarında paylaşacak ve riyakarlıklarını katlayacaktır. Olsun bir önemi yok. 100 yıl sonra dahi Akif’in hatırasını yaşayan, yaşatan bu vefalı millet, zor zamanların Türk mütefekkirini de yaşamayı ve yaşatmayı bilecektir. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 11.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><i><span style="font-size: 11.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Türk milletinin başı sağ olsun. Allah, ailesine sabır versin merhuma rahmet eylesin. <o:p></o:p></span></i></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 9.0pt; line-height: 115%;"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 9.0pt; line-height: 115%;"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 9.0pt; line-height: 115%;"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 9.0pt; line-height: 115%;"><span style="mso-spacerun: yes;">  </span><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" align="right" style="text-align: right;"><i><o:p> </o:p></i></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gündemin Gidişatı ve Eylemlere Milliyetçi Bir Bakış;</title>
<link>https://ilterdergisi.com/gundemin-gidisati-ve-eylemlere-milliyetci-bir-bakis</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/gundemin-gidisati-ve-eylemlere-milliyetci-bir-bakis</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202504/image_870x580_67ebea687f539.jpg" length="107721" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 30 Mar 2025 00:36:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>Aziz Yeldan</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Eylemler başlayalı bir hafta oldu. Bir hafta içinde nelere şahit olduk? Şahit olduklarımızın sebebi neydi? Memleket-i Ali vatanımızı istikbalde ne bekliyor? Sorular, beyin fırtınasına başladıkça artırılabilir. Pek tabi Sosyoloji fakültelerinde daha analitik sorular ve tespitler yapılabilecektir. Nitekim ülkemiz ve vatandaşlarımız birer denektir…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Soruların bizce, Türkçe cevaplarını aradığımızda karşımıza çıkan ilk tespit, olayların tamamıyla siyasi sıkışmanın yarattığı entropik vakıalar bütünü olduğudur. Bir tarafta Neoliberal zemin üzerinde pragmatist politikalar güden hükümet bir tarafta mevkisini asla yitirmeyen oportünist Sosyal Demokrat ana muhalefet partisi ve bunların çevresinde bütünleşen diğer ideolojiler. İşte meclisimizin ve siyasi iklimimizin halet-i ruhiyesi budur. 1980 darbesinden sonra Turgut Özal’ın ve Erdal İnönü/Bülent Ecevit’in tayin ettiği Türk siyasi geleceğindeyiz. 1960-80 arası doğan nesle hitap eden, onların kavgalarını barındıran, onların dertlerine çözüm arayan politikalar… Evreka, evreka diye her haykırdıklarında bizim neslimiz tarafından gülünç bulunan politikalar… Mecliste bizi temsil etmeyen milletvekillerinin suni sorunları ve çözümleri… Cami, okul, adliye, maliye, hariciye, tarım, hayvancılık vb. her alandaki siyasallaşma ve ilkelerin terki… Ez cümle; milenyum doğumluların ve Türk Devlet ilkelerinin sorun denilenleri sorun görmediği, çözüm denilenleri yetersiz ve taban tabana zıt bulduğu bir siyasi ortam mevcuttur. Bu yaşananlar da işte bu mevcudun millet vicdanındaki karşılığıdır. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Türk isyan tarihinde 1153 Oğuz isyanı, 1240 Babai isyanı, 1518-1612 Celali isyanları, Meşrutiyet isyanları, Öğrenci olayları, gibi birçok isyan görülmüştür. Görüleceği gibi 1000 yıllık tecrübe milletimizi yavaş yavaş daha sakin, daha gürültüsüz isyanlara götürmüştür. Kılıç çekmeyle başlayan süreç, slogan atmaya evrilmiştir. Peki reaya ve vatandaşın tepkilerine karşı dönemin otoriteleri ne yapmıştır? Gerek Oğuz isyanında gerek Celali isyanlarında baba rolüyle reayanın teskini sağlanmıştır. Reaya dinlenmiştir, önemsenmiştir, yaşananların sebebi boylu boyunca irdelenip başı okşanmıştır. Çünkü bu isyanların hiçbirisi devleti yıkmak, bölmek için ortaya çıkmamıştır. Taleplerin göz ardı edilmesi sonucunda oluşan kamuoyu tepkileri beyan edilmiştir. Bu tepkilerin gösteriliş tarzı da yaşandığı devrin dinamikleri çerçevesinde gelişmiştir. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Peki bugün yaşananlarda sokak ne diyor, otoriteler ne diyor? Otoriteler ne mi diyor; sayın Cumhur-u reis, vatandaşına vandal deyip asırlık töremizdeki millete baba olma rolünü aksatıyor; kendince sokakların abisi olmaya çalışan Özel, tepkileri mahkemesi süren ve henüz dosyaları hâkim-savcı önünde olan bir belediye başkanı etrafında toplamaya çalışıyor. Özel’in medyası da sanki meydanlarda terörbaşına sövülmüyormuş, milliyetçi sloganlar atılmıyormuş gibi olaylara “Ekrem için” başlığı atmaktan geri durmuyor. Yetmezmiş gibi paçavraya paçavra dendi diye üzülenlerden özür dilemeye koşuyor. Kurmaylarını da meydanlara göndermek suretiyle rezil ediyor (Gençliğe Hitabenin yanlış okunması). Türk milletinin 56 yıllık çınarı, mefkuresiyle, sistematiğiyle siyasetimizin en muhkem uzvu MHP ise olaylara sessiz kalmakla beraber sokaklardaki milliyetçi gruptan oldukça rahatsız. “Bozkurt” un parti sembolü olmaktan çıkmasına ve halka partiden bağımsız yayılmasına tepki göstermekteler. Bunun dışında her eylemde sokaklara çıkıp polise saldırmak ve yıkıcı/bölücü faaliyetlerde bulunmakla meşhur olan marjinal sol gruplar, beşinci günden beri meydanların milliyetçi çehre edinmesi karşısında çok tepkili. Ortalığı karıştıramamak, polise saldırıp provokatörlük yapamamak çok kanlarına dokunmuş gibi duruyor.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Otorite mevcut durumu bu şekilde yorumlayıp milletin sesini kavrayamamıştır. Buna karşın meydanlar beşinci günden itibaren milliyetçi bir çehre almış ve esas tepki apo/pamuk şeker sürecine yönelmeye başlamış gibi görünüyor. Grubun içinde devlete ve polise karşı kitleyi kışkırtmaya çalışanlar olsa da gezideki gibi başarılı olamıyor ve hızla polise teslim ediliyorlar. Meydanların çok kısa sürede yaşadığı dönüşüm yeni kuşağın hassasiyetleri ile ilgili büyük ölçüde fikir vermekle beraber; partilere ve siyaset denen ilkesiz hastalığımıza da mesafeli olduklarını gösteriyor. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Meydanların sesi, bu sese karşın otoritelerin tezatlığı ve neslin güncel tutumu göstermektedir ki; Türk milleti artık siyasetten, particilikten, ideolojilerin kurumlarca tekelleştirilmesinden bezmiştir. Cumhurbaşkanımız ve bakanlar kurulunun partiler üstü bir mevkide olması gerekmekte ve sloganlara kulak verip babacan devlet adamı rolüne dönmelidir. Ana muhalefetin ise sosyal demokrat kaygılarla iyice faydacılaştığı ve Dem parti mensubuymuşçasına takındığı tavrı bırakması gerekmektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Tüm tespitler bir noktaya bağlanacak olursa o nokta şudur; Türk milleti, sağ liberal ve sol demokratlık gibi kisvelere meydan bırakmaksızın, tarihin haklı çıkardığı tek ideoloji olan Türk milliyetçiliği etrafında birleşmek zorundadır. Mümtaz Turhan’ın da dediği gibi milliyetçilik zaruri bir yaşam tarzıdır. Diğer tüm ideolojiler ise gündelik siyasi emellerin yol arkadaşıdır. Bu yol arkadaşlığının sıradanlaşması ve asıl zaruriyetlerin unutulması, iki taraflı aksi yönde beyanatlar verilmesi bu sürecin yegâne sebebidir. Muhalefet, eylemleri konsolide etmeye ve iktidar karşıtlığına odaklamaya çalışsa da bu eylemler esasen partiler üstüdür ve tüm partilerin sistemi tıkamasına yöneliktir. Buradan çıkışın ise çözümleri nettir. Cumhurbaşkanı, partiler üstü ve Türk devlet töresine uygun biçimde kapsayıcı, babacan olmalıdır. Meclis, milletin esas dertlerine odaklanıp siyasetin vehimli kavgalarına girişmekten imtina etmelidir. Bürokrasi ve kurumlar, disiplinli ve özverili çalışmalıdır. İkinci bir suhte bunalımı yaşanmaması için (ilki 16. Yüzyılda yaşanmıştır.) güncel nesille hiçbir zihniyet bağı kalmayan beyaz yakalıların, kademeli olarak emekli edilip alttan gelen yeni neslin devlete ve milletine entegre edilmesi gerekmektedir. Çünkü eğer bu nesil, bir an önce milletine entegre edilemezse kaybedileceği çok açıktır. Ek olarak bu entegrasyonun gerçekleşmediği her yeni günde; yaş ortalaması yükselen kurumlar, yeni nesilden ve taleplerinden uzaklaşmaktadır. Teknoloji ve iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla devlet-vatandaş bütünleşmesi sağlanmış gibi görünse de bu bütünleşme yeni nesilden ziyade X kuşağı için geçerlidir. Çünkü ne yazıktır ki Türk devlet yaşamında talepler dahi asabiyet (İbn Haldun) kanalıyla iletilmektedir. Ve her şeyden önemlisi; Türk devleti, Türk devleti gibi hareket etmelidir. Türkiyecilik hülyalarından vazgeçilmeli ve ananevi kutsiyetler tartışmaya açılmamalıdır, suni gündemler oluşturulmamalıdır. Türk çocuğunun devletten esas bekledikleri bunlardır. Bu aziz vatanın fertleri; yıkıcı/bölücü/vandal hareketleri asla tasvip etmez ve desteklemez. Bu durumda emniyet güçleri gereken müdahaleyi meşru zeminde gerçekleştirir. Bundan ötürü herhangi bir kaygı da yersizdir. <span style="mso-spacerun: yes;"> </span><o:p></o:p></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tehcir Kahramanlarımızdan: Dr. Mehmet Reşit</title>
<link>https://ilterdergisi.com/tehcir-kahramanlarimizdan-dr-mehmet-resit</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/tehcir-kahramanlarimizdan-dr-mehmet-resit</guid>
<description><![CDATA[ Var ettikleri tehcir projesiyle aziz ve mukaddes vatanımızı, tek dişi kalmış müstebit garp canavarlarından ve onların haritalar üzerinden yaptıkları “Sykes-Picot, Şark meselesi” projelerini bozan; tarih boyunca millet serüvenimizin en ihtişamlı ve şerefli mevkiine yerleşen İttihatçı münevver, asker ve doktorlarımıza saygı, şükran, dualarımla … ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202502/image_870x580_67adf8a5163d0.jpg" length="70835" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 13 Feb 2025 16:54:41 +0300</pubDate>
<dc:creator>Aziz Yeldan</dc:creator>
<media:keywords>Mehmet Reşit, Doktor Mehmet Reşit, Tehcir, Ermeni, İttihat ve Terakki, Diyarbakır, Vali, Nemrut Mustafa, Mithat Şükrü, Şahingiray</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-tab-count: 3;"> </span><b>Tehcir Kahramanlarımızdan: Dr. Mehmet Reşit Bey<o:p></o:p></b></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><b><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Giriş<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Mehmet Reşit Bey ile ilgili kaynaklar az ve muammadır. Mithat Şükrü Bleda’nın hatıratını yayınlayan oğlu Turgut Bleda, Reşit Bey’in sık sık not defteri tuttuğunu ve kendisi de bir devlet görevlisi olan gelini Özel Şahingiray’ın yayınlama sürecinde olduğunu 1970’lerde kaydetmiştir. Lakin bu çalışma o yıllarda yayınlanamamış ve Nejdet Bilgi’ye nasip olmuştur. Dr. Mehmet Reşit hakkındaki en tafsilatlı kaynak da nitekim Bilgi’nin eseri olup aile evrakından oluşmaktadır. Eserin izlencesi ve içindekiler kısmı ek olarak siteye eklenecektir. Bunun haricinde tüm kariyerini Türk büyüklerine iftira atmaya adamış Hans Lukas Kieser adında tarihçiliğin soytarısı bir zat, birilerine şirin görünmek adına Reşit Bey hakkında bir eser yazmıştır. Üzücü olan husus da dijital ortamda bu eserin Reşit Bey hakkındaki tek eser oluşudur. Çeşitli dijital ansiklopediler de Kieser’in çalışmasını referans aldığından dijital manada Reşit Bey, tamamen karalanmakta ve mukaddes istirahatgahında rahatsız edilmektedir. Bundan ötürü Bilgi ve Bleda’nın eserlerinden sıkça faydalanarak dijital ortamdaki literatüre katkıda bulunmak namına bu yazıyı kaleme almanın bir meslek sorumluluğu olduğunu hissederek bu yazıya giriştim.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><b><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Mehmet Reşit Bey’in Serüveni<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Mehmet Reşit Bey Çerkes kökenli Haniko ailesine mensup olup serüveni Kafkasya’da köklü bir aile mazisine dayanmaktadır. Kırım Tatarları tarafından vakti zamanında Kırım’a yerleştirilmişler ve iç siyaset dinamiklerinde önce Hanlığın sonra da Kırım ile Moskova arasındaki siyasetin temelinde bulunarak Kuzey Türk devletine müspet hizmetlerde bulunmuşlardır. Ailenin isminin Haniko yani “Hanzade” olması ve Çerkes kabilesinin onlara bu ismi vermesi, Haniko ailesinin Kırım Tatarlarında mevcut olan Atalık müessesine hizmet etmesindendir. Vakti zamanında Hanların yanında yamacında büyüyen Haniko ailesi fertleri, bir bakıma Kırım Tatarlarının da vasisi haline gelmektedir. İşte böylesine derin ve köklü bir yapıda olan, Türk devletine olan hizmetleri yüzyılları aşkın olduğu bilinen Haniko ailesi, 93 Harbinde Rus zulmüne maruz kalmış ve muhacir olarak İstanbul’a gelmişlerdir. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Mehmet Reşit, ailesinin maddi durumu ve müspet mevki sayesinde iyi eğitim görmüş ve sivrilmeyi başararak Mekteb-i Tıbbiye’ye girmiştir. Ailesinin İstanbul sosyetesindeki mevkisi nedeniyle payitahtın önemli münevverleriyle kurduğu çeşitli dostlukları daha ergenlik çağlarında başlamıştır. Nitekim kendisi not defterinde İttihad-ı Osmani cemiyetinin kurucularından biri olduğunda 17 yaşında olduğunu kaydeder. Eğitimini tamamlayıp Tabip Yüzbaşı olduktan sonra İstanbul’da mesleğini icra ederken 1890’larda patlak veren Ermeni isyan girişimlerinin yarattığı çatışma ortamında, ordunun sıhhiye ihtiyacına yara olmak maksadıyla cephe cephe gezmiştir. Bu süreçte Ermenilere dair ilk izlenimlerini edinen Dr. Reşit Bey, olayların faili olarak devlet düzenini yeteri kadar tatbik edemediğini iddia ederek 2. Abdülhamid’i itham etmiştir. Bu süreçle ilgili malum diaspora Abdülhamit’i çeşitli iftiralarla itham ederken Dr. Reşit’in onu yeterli sertliği göstermeyip gereken tedbirleri almadığı ve Garplıların hasmane siyasetine acizane şekilde kaybettiği gerekçesiyle eleştirmesi dikkat çekici bir başka husustur. Ermenilerin bu isyanları 1897’lere kadar aktif olarak sürmüştür. Dr. Reşit ise ordunun çeşitli kademelerinde bir yandan doktorluk görevini ifa ediyor bir yandan da Abdülhamit’i eleştirmekten çekinmemiştir. Ermenileri küstah ve şımarık buluyor, Avrupalıların emellerinin payitaht tarafından engellemediğini söylüyor, çareyi milletçe birleşmekte buluyordu. İttihatçıların büyük çoğunluğu gibi o da üç tarz-ı siyasetin tabii süreci içerisinde Osmanlıcı- İslamcı- Türkçü mevkide bir ideolojik yaşantıya sahiptir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Serüvenin istikbalinde İttihatçı faaliyetleri sebebiyle Şeref Vapuru ile Libya’ya sürülmüştür. Lakin burada da faaliyetleri durmamıştır. Bölgedeki eğitimsizliği ve tıbbi yetersizliği çevre mahallerin valilerine bildirmiştir. Bölgedeki diğer İttihatçı sürgünlerle birlikte kütüphaneler kurarak halka okuma-yazma öğretimi yapmışlardır. Üslubu genel olarak çok sert bulunabilir. Raporları, arz mektupları, ricaları genellikle serttir. Yabancı çalışmalarda “Radikal Vatansever” olarak tanımlanırken tam da bu yönü öne çıkartılmaktadır. Devlet işleyişinde bir kusur, ağırlık gördüğünde sözünü asla sakınmamaktadır. Türk-Yunan harbi sırasında yanına gelen askerlerle çeşitli mülakatlarda bulunmuş ve elde edilecek zaferin diplomatik görüşmelerde aynı niteliğe sahip olmayacağı ön görüsünü ortaya koymuştur. Esasen Dr. Reşit’in doktor, asker, siyasetçi olarak kariyerleri gerek bütün halinde gerek ayrı ayrı incelenirse yaşadığı dönemin muhtevasına hâkim olduğu tespiti ilk göze çarpan husus olacaktır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><b><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Devlet Görevlisi Mehmet Reşit Bey<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">2. Meşrutiyet ilan edilip meclis kurulup sürgünlerin dönüşüne izin verilince İstanbul’a dönmüş ve Tabip Yüzbaşılığı bırakarak mülki idare görevlerine talip olmuştur. Başlangıçta Prens Sabahaddin’in grubunda bulunmuş fakat Prens’in azınlıklara bakış açısını beğenmemiş ve istifa etmiştir. O, Prens’in müteşebbis fikirlerinden etkilense de adem-i merkeziyetin devletteki Türk-Müslüman merkeziyetçiliğine ket vurup azınlık isyanlarını ve ecnebi dehaletini tetikleyeceğini savunmaktadır. Ardından İttihat ve Terakki grubuyla anlaşıp kurucularından birisi olduğu teşkilatına geri dönmüştür.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">İlkin İstanköy ve sonra Humus’ta idari görevlerde bulunmuştur. Lakin kendisi hakkında sürekli merkeze menfi raporlar ulaştırılmıştır. İdaredeki sertliği, yolsuzluk ve asayiş eksikliğine mahal vermemesi civar idareciler tarafından olumsuz karşılanmıştır. Neredeyse gittiği her makamda ondan önceki idareciye methiyeler düzülüp Dr. Reşit’e şikâyet dilekçeleri biriktirilmiştir. Humus’ta yabancılara toprak satışına karşı çıkması ve böyle bir pazarlığı gördüğü an yetkilerinin de dışına çıkarak sert tedbirler alması <i>“tarafgir”</i> olduğu yönünde meyal ithamlara sebep olmuştur. Onun bu sert tavrı devlet adamları arasında da huzursuzluğa sebep olmuştur. Nitekim Dr. Reşit’in bu sert yapısı yine çağın birikmişliğidir. Gençliği boyunca çıkan her hadisede Abdülhamit’i ve idarecilerini yetersiz, yumuşak tavırlı gören ve buna uzun yıllar maruz kalan milliyetçi bir gencin kendi idareciliği döneminde aynı yumuşaklığı göstermeyeceğini görmek sissiz havada karşı dağları görmek gibidir. Dr. Reşit, gençliğindeki siyasi havadan çeşitli tecrübeler edinip ilkeler biriktirmiştir. Lakin iç siyaset dengeleri sebebiyle hakkında çıkan dedikodulardan ötürü sürekli şehir değiştirmek zorunda kalmıştır. Humus’ta toprak satışına karşı çıktığı için hezeyana tutuşan ahmaklar, bugün engel olunamayan başka satışların acısını çekmektedir. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Lazistan’a atandığında ise aynı ilkeli tavrından ödün vermemiş yalnız bu sefer bir de Pontusçu bölücülerle mücadele etmiştir. Onun aman vermeyen tavrı Süleyman Nazif’in de dikkatini çekmiş ve “kanun adamı Dr. Reşit” efsanesini payitahtta da duyurmasına sebep olmuştur. Özellikle Lazistan’da Jandarma içerisinde yaptığı düzenlemeler ve Pontusçu çetelere yönelik tavrı ile Cihan Harbi’nde bir de Karadeniz cephesinin açılmasını engellemiştir. Müstakil ve sert tavrı ile bilinen Trabzon İttihat Terakki’sinde de gerekli düzenlemeleri yaparak Karesi’ye atandığında arkasında tam teşkilatlı bir Karadeniz yerel yönetimi bırakmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Karesi’deki idareciliği ise öncekilerden daha başka sınavlar taşımaktadır. Bölgeye atandığında Balkan Harbi’nin nazik durumu halen tazedir. Rumeli’deki Türk efradı vatanlaştırdığı coğrafyasından şiddetli mezalimlerle akın akın Anadolu’ya göç etmektedir. Her vatansever gibi bu durum Dr. Reşit’in de içini ezip yüreğine dokunmaktaydı. Nitekim İttihatçıların orduda ve siyasetteki aciz duruma tahammül etmesi de artık imkansızdı. Bab-ı Ali basılmış ve idare ele alınarak Edirne’yi kurtarma planları yapılmış ve neticede başarılı olunmuştu. Dr. Reşit ise Rumeli muhacirlerinin yerleşimini organize etmekten sorumluydu. Rum ve Bulgarlarla yapılan sert savaşlar, Anadolu’daki gayr-i müslim efradın da çetecilere verdiği destekler bardağı taşıran son noktaydı. Karesi ve İzmir’de gayr-i müslim tasfiyesi başlatıldı. Dönemin İzmir İttihat Terakki Katib-i Mesulü Celal Bayar, aynı programın İzmir’deki uygulayıcısı ve şahididir. Anılarında da tasfiye sürecine ilişkin detaylar vermektedir. Bayar’ın bu süreçteki rolünü tespit için yazıları ve dönemindeki etkisi gözden geçirilmelidir. Celal Bayar, “Turgut Alp” mahlasıyla yazdığı yazılarında “Milli Ekonomi” fikirleriyle Türk devlet adamlarını etkilemiştir. Osmanlıcılığın tamamen iflas ettiği Balkan Harbi itibariyle artık Türk köylüsüne yönelim başlamıştır. Gayr-i müslimlerin şatafatlı ve imtiyazlı yaşantısı, Garp devletlerinin gönderdiği casus ve tercümanlarla olan iletişimleri, şımarıkça devlete kafa tutup daha çok imtiyaz isteyen tavırları bölgedeki idarecileri gittikçe sert ve ketum bir psikolojiye sürüklemiştir. Bölgedeki Bulgar ve Rum efradın ilk mübadili bu dönemdedir. Bir beynelmilel anlaşma çerçevesinde olmasa da Türk’e yönelişin hız kazandığı bu dönemde tasfiyeler süreciyle birlikte Rumeli’den gelen Türk ahaliye toprak ve arsa dağıtımı başlamış böylece Batı Anadolu yerleşimi eskisini de ikiye katlayacak şekilde Türkleştirilmiştir. Bu devlet operasyonunda da iki baş aktörden birisi Celal Bayar birisi Dr. Mehmet Reşit Bey olmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Demografinin Türkleştirilmesi sürecini takiben ekonomik elitin Türkleştirilmesi süreci de başlamıştır. Bu Osmanlı’nın kuruluş devrindeki iskân politikasından itibaren ilk kez devlet eliyle yapılabilmiştir. İttihatçıların devlet idaresini Bab-ı Ali baskınından sonra ele alışıyla birlikte asli unsur/gayr-i müslimlerin durumu tartışmaları da bitirilmiş ve asli unsurun Türkler olduğu kesinlik kazanmıştır. Nitekim döneme yönelik Merkez Umumi yazışmaları ışığında yapılan çalışmalar, Müslümanların düşük mevkide olmalarına yönelik hezeyanlarla doludur. Böylece Müslüman tüccarlar teşvik edilmeye başlanmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Karesi’deki bu debdebeli görev yıllarından sonra başka bir nazik bölge olan Diyarbakır’a tayin edilmiştir. Buradaki durumun hassas ve ince bir iplikte oluşu ondan evvelki “Şark Vilayetlerinin Islahatı” sürecinden gelmektedir. Tarihimizdeki ilk çözüm süreci olarak da görülebilir. Mahmut Şevket Paşa ve Said Halim Paşa döneminde ortaya çıkan sorun tamamiyle suni olup garp devletlerinin dayatmasıdır. Rus sefiri, bölgedeki profesör ve gazeteci kılığındaki ajanlar, İngiliz casusları; Kürt ve Ermeni önde gelenlerini günden güne birbirine karşı nefretle dolduruyordu. Van, Bitlis, Diyarbakır’da baskın nüfus olarak öne çıkan Türkmenler ise uzun bir süre gelişen olaylar karşısında sessiz kalmıştır. Bölgedeki espiyonaj ve bölücü faaliyetlerin sonucunda Rus-Alman-İngiliz dayatması bir projeler bütünü ortaya çıkmıştır. Hasıla gelen “Islahat” dayatmasının iki önemli ayağı vardı. Birincisi, Avrupalı devletlerin kendi arasında bir türlü ortak bir mutabakatta anlaşamıyor oluşu diğeri ise Osmanlı devletinin üç devletten biriyle uzlaşma çabasıdır. Almanya, Rusların önerdiği tekliflerin özerkliğe kapı açtığının farkındaydı. Weltpolitik adı verilen doktrin kapsamında 1850’lerden itibaren süren Kafkasya politikasına (enerji kaynakları zemininde) Rusya tarafından ket vurulmaktaydı. Rusya ve İngiltere’nin temel gayesi ise Basra ve Irak hakimiyetinde önemli yer tutan Doğu Anadolu’da nüfuz sahası edinebilmekti. Esasen üç devletin çıkarları doğrudan çatışsa da birbirleriyle uzlaşıp aynı dini paylaştıkları Ermenileri kullanmak Türk ve Müslüman Osmanlı ile uzlaşmaktan daha yeğ durmaktaydı. İşte tam da bu ortamda buradaki sözde ıslahat, gerçekte işgal hedefiyle Rusya’ya tam salahiyet verilmiştir. Avrupalı devletlerin gizli kapılar ardında yaptığı toplantılar sürecinde Osmanlı Meclis-i Mebusanı gizli celselerde bölgenin bayındırlığı, iaşesi ve eğitimi üzerine toplantılar yapmaktadır. Osmanlıların temel gayesi batılıların işgal planlarını bölgeye yapılacak devlet yatırımlarıyla bozmaktı lakin bu çaba yalnızca bir acziyetin göstergesidir. Nitekim bölgeye yapılacak yatırımlar hususunda 2. Abdülhamit, 1890-1900 yıllarında büyük bir ilerleme kaydetmişse de ne Ermeni olayları durmuş ne de Rus istekleri bitmek bilmiştir. Çünkü meselenin özünde insanın refahı değil haçlı zihniyetinin bir yansıması olarak Rus, işgal emelleri yatmaktadır. Osmanlı’nın merkezi bir bölgesinin beynelmilel bir mesele oluşu, Avrupa şehirlerinde üzerinde projeler yapılması da bunun en önemli göstergelerinden birisidir. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Sürecin sonunda devreye sokulan ve Osmanlı devletine imzalatılan Yeniköy Antlaşması’na göre Sivas-Erzurum-Trabzon ve Van-Harput-Diyarbakır iki müfettişliğe ayrılacak, bunların başına Ecnebi idareciler atanacak, resmi daireler ve eğitimde anadil tanınacak, toprak işleri müfettişler tarafından düzenlenecektir. Toprak işlerinin yani tapu ve tahririn ecnebiler tarafından yapılması maddi, dil ve eğitime yönelik “multi” tanımlamalar ise manevi özerklikler tanımaktadır. Bu antlaşma üzerine bölgedeki Vali ve Kaymakamlar (başta Van valisi Tahsin Paşa) bunun bir işgal olduğunu belirterek istifalarını istemiştir. Lakin Osmanlı devletinin iç planı, tarihin akış seyrinden anladığımıza göre başkadır. Antlaşmaya yönelik görüşmeler 1913 yılının Ocak ayında başlamış, antlaşma Şubat 1914’te imzalanmıştır, valilerin istifaları kabul edilmeyerek müfettişleri oyalama süreci başlatılmıştır. Nitekim Ağustos ayında da savaşa girilerek antlaşma hükümsüz bırakılmıştır. Geçen bir yıllık sürede Rusya ve Almanya’nın çıkar çatışması, Weltpolitik’in sürüncemeye girmesi, Avrupa’daki hizipleşmeyi artırmış ve savaşı da yakınlaştırmıştır. Böylece Avrupa’nın yalnız ve hasta adamı Osmanlı, en azından Almanya ve Avusturya ile ittifak kurma şansını yakalayarak İngiliz ve Rus tahakkümüne karşı elini güçlendirmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Ağustos ayında savaş başladığında nazik ve hassas Doğu Anadolu’da en büyük iş valilere ve İttihat Terakki şubelerine düşmekteydi. Dr. Reşit Paşa’nın buradaki ilk mücadelesi ise aşiret yapısı ve şeyhlik müessesi üzerine olmuştur. Bunun en büyük sebebi bölgedeki Kürtleri Osmanlı safına çekerek aşiret reislerinin başına buyruk tercihlerinden sıyrılmalarını sağlamaktı. Müesses nizamın vatandaşı sömürüp köleleştirdiğini öne sürmüşse de uzun vadede bölgede başlayan Ermeni terörü ve Kürt vatandaşlara yönelik kışkırtmalar sebebiyle öncelikli husus Ermeniler olacak ve Kürtler üzerine planlanan toplum reformu ertelenmek zorunda kalacaktır. 1915-1916 yıllarında Kafkasya cephesindeki hareketlilik üzerine Rusların verdiği emirle faaliyetine hız kazandıran Hınçak ve Taşnakların karşısında mücadele eden Dr. Reşit, ev aramaları ve toplantı baskınları ile Ermenilerin planlarını ve stoklarındaki silahları ele geçirmeyi başarmıştır. Savaştan önce Hınçak’ın sivillere silah dağıttığını öne sürmüştür. Not defterlerindeki kayıtlara göre kendisi Diyarbakır’a geldiğinde yürütmenin büyük kısmının Ermenilere bırakıldığını, Ermenilerin Türklere “artık biz hâkim siz mahkumsunuz” dediklerini, topyekûn bir hazırlığa giriştiklerini kaydetmiştir. Sevk ve İskân kanunun çıkışıyla birlikte, başlayan tehcir sürecinde yaklaşık 120.000 Ermeni’yi Suriye’ye tehcir ettiğini kaydetmiştir. Batılı bir casus olduğu bilinen Floyd Smith, evlerde çıkan silahların masumane birer savunma aracı olduğunu, tehcire karşı çıkan Lice kaymakamının ortadan kaldırıldığını, Amerikan misyonun bölgeye barış getirdiğini, Reşit Paşa’nın sosyal darwinist eylemlerde bulunduğu vs. birçok ithamda bulunmuştur. Başta devlet görevlisi olarak tarafsız raporlar yazdığı öne sürülse de ele geçirilen bir Taşnak üyesinin kendisini fişlemesi sonucunda ülkeden ayrılmak zorunda kalmıştır. Böylece Amerikan-Ermeni ilişkilerindeki dostane hava da ifşaata ermiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Dr. Reşit, İstanbul’a dönüp tehcirle ilgili bilgi verirken bir dost ortamında Mithat Bleda, ona bu yaşanan sertliğinin sebebini sormuş ve başka bir çare olup olamayacağını irdelemiştir. Dr. Reşit ise “Ermeniler bizi kaldırmayı kafaya koymuştu ya onlar bizi ya biz onları, benim yerimde olsaydınız yaşananları görseydiniz daha fenası olurdu.” Demiştir. Reşit Paşa’nın “yaşananları görseydiniz”’den kastı; basılan Türk köyleri, Akdamar adasındaki katliam ve tecavüzlerin muadili terör eylemleri… olduğu çok sonraları araştırmalar kapsamında ortaya çıkarılmıştır. Dr. Reşit ve Van valisi Tahsin Paşa’nın terör ve işgal ordularına karşı gösterdiği büyük mücadele neticesinde Anadolu Türklüğü baki kalabilmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Savaştan sonra başlayan topyekûn İttihatçı avlamasında ilk tutuklanan yine Dr. Reşit olmuştur. Anadolu’yu işgal ettirmemenin, zulme karşı mukavemet göstermenin ve savaşı uzatıp Rusya’daki ihtilali tetiklemenin faturası; vatansever İttihatçılara İngiliz eliyle, Damat Ferit yaptırımlarıyla uygulanmıştır. Malum mütareke dönemi tarihimizdeki öyle rezil bir dönemdir ki Bleda’nın hatıratından öğrendiğimiz üzere İstanbul’da yeni hükümete ve İngilizlere yaranmaya çalışan vatan hainleri, İttihatçıları jurnalliyor ve hatta hiç yaşanmamış menfi hadiselerle itham ederek kendilerini İngiliz subayların gözüne sokmaya çalışıyorlardı. Bu süreçte kızlarını subaylarla evlendirmeye çalışanlar, evlerinde subaylara partiler verenler de hiç azımsanmayacak kadar çoktur. <i>(Bu hususta okurlara önerilebilecek en önemli eser şüphesiz Sodom ve Gomore’dir.)<o:p></o:p></i></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">İşte bu kara dönemde ismi küfür cismi küfür bir vatan haini olan Nemrut Paşa <i>-İstiklal Harbi başarılı olunca Irak’a kaçarak Kürtçü mücadeleye girişmiştir</i>- mahkemeleri ortaya çıkmış ve birçok vatansever İttihatçı ’ya idam fermanı verilmiştir. Vatanın en namuslu ve şerefli evlatları Kürtçü bir fikri yapıya sahip olan içten pazarlıklı bir vatan hainine yargılatılmıştır. Mithat Şükrü Bleda, bu dönemden bahsederken cümlelerinde barındırdığı büyük bir hüzün ve hayal kırıklığı ile mahkemelerin İngiliz zorlamasıyla hızlandırılmasını, takınılan rövanşist tutumu, hain Ferit idaresinin İngilizlerle iyi geçinmek için efendilerine gösterdiği hürmet ve hidameti gözler önüne sermektedir. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Dr. Reşit, mahkemelerin sonunda idam edileceğini anladığında mahpus olduğu Bekirağa Bölüğü’nden kaçarak son kez ailesini görmeyi arzu etmiştir. Yazdığı “mülahazat” eseriyle fikirlerini çok sevdiği milletine arz etmiştir. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-tab-count: 1;">            </span><i>“Bir de meselenin müsebbibi Ermenilere karşı bir şey yapılmıyor ve yapılmayacak. İslam kanı helal. Ermenilerin öldürdükleri kâfi değil. Şimdi mahkeme-i örfiye ile en münevver Müslümanları mahvetmek istiyorlar. Hükûmet yok. Millet yok. Avrupa’nın istilası gittikçe şiddet buluyor. Artık bu şerait dâhilinde kimden adalet beklenilir? Kaçtım. Tutulur ve bulunursam ölmek ve teslim olmamak fikriyle kaçtım. Bu namussuz muhitte, Bu edepsiz ve deni hükûmetin idaresinde, bu rezil gazetecilerin avavelerini işiterek ve memleketin her gün istilaya uğradığını ve milletin hakaret gördüğünü görerek yaşamaktan ise ölmek herhâlde daha iyidir. Hayatımı bu vatana ve bu millete vakfetmiş ve bugüne kadar hiçbir fedakârlıktan çekinmemiştim. Fakat kim takdir etti. Takdirden vazgeçtim. Aleyhimde edepsizce dedikodu yaptılar. Ermeni meselesinde benim ne kadar vazife-i vataniyemi ifa ettiğim meydanda iken yüz binlerce lira çaldı, yedi gibi hezeyanlarla namusuma dokundular. Ailem bana muhtaç ve ben bir felakete uğrayacak olsam sefalete düşecek ve kimseden muavenet görmeyecek. Hâlbuki ben ailemi ihmal ederek vücudumu ve hayatımı bu memlekete vakfetmiştim. Lanet olsun bu nankörlere. “<o:p></o:p></i></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;">Ardından peşine düşen polislere yakalanacağını anlamış ve hayatına son vermiştir. 1928 yılında Maliye Bakanlığı’nın teklifi ve Mustafa Kemal Atatürk’ün olurlarıyla Kadıköy/Rasimpaşa’da bir emval-i metruke aileye bırakılmış ve maaş bağlanarak vatana hizmetin karşılığı bir nebze olsun ödenmeye çalışılmıştır. Aynı şekilde mensup oldukları “Haniko” ailesinden mütevellit Atatürk tarafından aileye “Şahingiray” soyadı verilmiştir. Hizmetleri karşısında ödenmez borçların hırkalarını sırtımıza giyip aziz ruhlarını rahatlatmak gayesiyle elimizden geleni yapmak da biz Türk evlatlarının en onurlu yükümlülüğüdür. Vatana ve dinimize bulundukları mukaddes hizmetler hatrımızda baki kalacaktır. Ruhu şad mekânı cennet olsun…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;"><o:p> </o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman',serif;"><o:p> </o:p></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Rus Bürokrasisinde Taşra Teşkilatı Reformu: Kamu Meclisi Zemstvo</title>
<link>https://ilterdergisi.com/rus-burokrasisinde-tasra-teskilati-reformu-kamu-meclisi-zemstvo</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/rus-burokrasisinde-tasra-teskilati-reformu-kamu-meclisi-zemstvo</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202412/image_870x580_67560659abca4.jpg" length="190755" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 08 Dec 2024 23:51:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Aziz Yeldan</dc:creator>
<media:keywords>Rusya, Zemstvo, Meclis, Duma, Zemstvos, Halk Meclisi, Çarlık, 2. Alexander, Bolşevik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"><b><span style="font-size: 16.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Rus Tarihinde Anayasalar ve Serfliğin İlgası<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"><span style="font-size: 14.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Rus toplum yapısında kemikleşmiş düzeyde “serf”lik sistemi görülmektedir. Dünyadaki muhtelif medeniyetlerde; Magna Cartha, Medine Sözleşmesi, Boy nizamı, Feodal otoriteler bulunurken Rusya, 19. yy’ın sonuna kadar serflik sistemini zedelemeyip aksine güçlendirerek sürdürmüştür. Rus tarihinin Bolşeviklere kadar olan sathında kapsamlı ve toplumsal yapıyı derinden etkileyen anayasalarına bakıldığında gözümüze en başta 3. İvan’ın 1497 Anayasası çıkmaktadır. Kanunname özel mülkiyeti savunsa da bu özel mülkiyet soyluların ve boyarların özel mülkiyetidir. Sıradan bir çiftçi bu özel mülkiyet kavramında can bulamamış ve yalnızca mülklerin çalışanı konumunda kalmıştır. Bu anayasa, Rus feodalizmini güçlendirip serfliği sıradan hale getirmiştir. Lakin Rus toplumunda serfliği perçinleyen asıl düzenleme, 1649’da Zemskiy Sobor meclisinin çalışmalarıyla yapılan kanunnamedir. Bu kanunname Romanov hanedanının ikinci Çar’ı olan Aleksey Romanov döneminde çıkmış ve meydana gelen halk isyanlarına (Tuz ve Bakır isyanları) tepki olarak düzenlenmiştir. Çiftlik sahiplerinin hakları artırılmış, köylüler ailesi ve varlıklarıyla soyluların mülkü sayılmıştır. Devlete karşı gelenlerin ve kilise aleyhinde bulunanların idama çarptırılması kati hal almıştır. Böylece devlet otoritesi Rus topraklarına yayılmış ve isyanlara karşı caydırıcı bir hukuki düzenleme vücuda getirilmiştir. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"><span style="font-size: 14.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">15-16-17-18. yüzyıllardaki bu hukuki düzenlemeler tarihi bağlamda okunacak olursa sıra dışı değildir. Bu dönemde Osmanlı Devleti dışında bilinen dünyanın büyük çoğunluğunda serf yahut buna benzer uygulamalar görülmektedir. Lakin Fransız İhtilali’nin başlaması ve dünyayı kasıp kavurmasıyla imparatorlukların ve soyluların mülkleri, otoriteleri akamete uğramıştır. Bu dönemde imparatorlar, halka hak ve özgürlükler tanımak, soylular ise kapital sisteme eklenmek suretiyle şahsi çıkarlarının zarar görmesini engellemek istemiştir. Rusya da bu hususta hukuki düzenlemelere gitmek zorunda kalmıştır. Öyle ki gerek halk tabanında gerekse askerler arasında birtakım örgütlenmeler meydana geliyor ve yer yer isyanlar patlak veriyordu. Dekabristler Ayaklanması buna bir örnektir. Liberal görüşleri olduğu bilinen ve Fransız İhtilali’nin ortaya çıkardığı matbuata hâkim olan Çar 2. Aleksander, birçok hususta düzenlemelere gittiği gibi en önemli düzenlemesi de serflik sistemini ilga etmesidir (3 Mart 1861). Genç yaşlarında Avrupa’nın çeşitli ülkelerine seyahatler düzenlemiş ve siyasi yapılar, bürokrasi, toplum yapısı ile ilgili çeşitli tecrübeler edinen Çar, basın sansürünü kaldırmış, seyahat özgürlüğü tanımış, serfliği ise kademeli halde kaldırmıştır. Daha önceleri de yapılmaya çalışılan fakat soyluların itirazı üzerine iktisadi ve siyasi kaygılarla vazgeçilen serf reformu, özgür köylü kavramını ortaya çıkartmış ve 24 milyon köylü ile yeni bir sosyolojik yapının inşasına başlanılmıştır. Lakin köylüler özgürleşse de ellerinde toprakları olmadığı için eski efendilerinin topraklarını işlemeye devam etmiştir. Alexandre, bu hususta köylülerin çalışma koşullarına dair iyimser düzenlemeler de bulunmuş ve köylülerin toprak sahibi olabilmesi için teşvik vermiştir. Lakin bu teşvik, köylülerin 49 yıl çalışması karşılığında verilmişti. Esasen köylüler, soyluların değil devletin serfleri olmaya başlamıştı. Bunun neticesinde çıkan isyanlar sert bir şekilde bastırılmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"><b><span style="font-size: 16.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Zemstvo Kanunu<o:p></o:p></span></b></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"><span style="font-size: 14.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Köylülerin yeni bir konjonktüre uyandığı bu süreçte ise yazının bizatihi konusu olan Zemstvolar, idari reformlar kapsamında hayata geçirilmiştir. Bu kurum şehir ve kazalarda faaliyet gösteren yeni bir taşra teşkilatıdır. Bu bölgesel yönetimler birer meclis mahiyeti taşımakla beraber günümüzdeki il belediye meclislerine benzetilebilir. Fakat dönemi düşünecek olursak niteliği kesinlikle daha kapsamlıdır. Sistemin hayata geçirilişinde dönemin Savaş Bakanı Milyutin ve edebiyatçı, bürokrat Valuev (Puşkin’in Yüzbaşının Kızı romanında Valuev’den etkilenilmiştir.) etkili olmuştur. İlk bakışta ülkedeki bölünmeleri artıracağı öngörülse de Fransız bürokrasisinden ilham alınarak yapılan bu düzenlemenin ana gayesi, merkeziyetçi yapıya taşrayı eklemlendirmek ve özgürleştirilen köylülerin devlet eliyle kurumsallaşarak marjinal örgütlenmelerin olmasını engellemekti. Aynı zamanda “sosyal devlet” kapsamında köylülerin refahına ilişkin adımlar atılarak devlete tabiiyetlerini artırmak hedeflenmiştir. Bunlar merkeze karşı şeffaf biçimde vergi çıkarmakla da mükellefti. Yüksek bir salahiyetle iş başı yapan zemstvoların eğitim, kültür, sağlık, toprak, sosyal yardım, belediye işleri gibi birçok sorumluluğu bulunmaktaydı. Denetimin artması ve köye giden hizmetlerle beraber vergilerin toplanması da kolaylaşmış ve gözle görülür biçimde bir artış yaşanmıştır. Bunun üzerine doğal olarak bu kurumlar yaygınlaştırılmıştır. Genel olarak yine soyluların ve “ağa”, “efendi” diye nitelenebilecek kimselerin nüfuzunda bir faaliyet süreci göze çarpmaktadır. Bu kimseler aralarından yetkili seçerek şehir meclisine de gönderebiliyorlardı. Böylece alttan başlayan bir öz-yönetim piramidi ortaya çıkmaktaydı.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"><span style="font-size: 14.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Sorumlulukları ve yetkileri göz önüne alındığında Fransız İhtilali etkileri barındıran ve köylülerin refah/denetimi için girişilmiş bu reform hareketi ilerleyen süreçte Rus merkezinin başını çok ağrıtmıştır. Rusya’da demokrasi kültürünün olmamasının yansıra bir de yoğun bir köle kültürü vardı. Bu köle kültüründen bir anda ayrılıp demokratik haklara sahip bir toplumu inşa etmeye başlamak, pek tabii sosyal krizleri beraberinde getirmiş olmalıdır. Nitekim “kültür” kavramı üç/beş yılda değişebilen bir kavram değildir. Rus halkında ideolojiler ve kimlikler uçlarda yaşanmıştır. Genelleme yapılırsa; ülkenin şehirli ve zengin kesimi Çar’a hayran ve mutlak otoritenin takipçisi, taşralı ve okuma-yazma standartlarında eğitim görmüş kesimi siyasi hadiselerden uzak ve günlük cereyanlara kapılmakta, üniversiteli ve asker kesim ise Avrupa’da ortaya çıkan Marxist, Liberal, Milliyetçi görüşlere meyleden gençlerdi. Bu uçlarda yaşanan toplumsal anomali ortamında ise meclisler, kurulduğu her bölgede kendi iç dinamikleriyle değerlendirilebilir hale gelmişti. Rus nüfusun çoğunlukta olmadığı; Kafkasya, Türkistan, Polonya kesimlerinde bu meclisler kurulmamıştı. Kurulan yerlerde ise merkeze yakınlık, kışlaya yakınlık, üniversiteye yakınlık, matbuata yakınlık ve mezhep/etnik durum, gelir dağılımı gibi metrukler meclislerin mahiyetini değiştirmekteydi. Lakin üstte de ifade edildiği gibi genellikle çiftlik sahibi soyluların meclise hâkim olduğu ortadadır. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"><span style="font-size: 14.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">2. Alexander’in halefi olan 3. Alexander ise bu reformların bir faydası olmayıp devletin merkezi yapısına zarar verdiğini düşünmekteydi. Bu nedenle meclisin aleyhine işlere imza atarak birçok bölgede meclis faaliyetlerini durdurduğu göze çarpmaktadır. Durdurmadığı bölgelerde ise seçim usulünden atama usulüne geçmiştir. Yeniden otokratik sürecin işlediği Rusya’da bunun yegâne sebebi Liberal ve Komünist cereyanlardı. Buna karşım 3. Alexander ve 2. Nikola çeşitli otoriter düzenlemeler yapmıştır. Lakin 2. Nikola döneminde yapılan başarısız askeri harekatlar sebebiyle asker ve bürokrasi baskın gelmiş ve 1905 reformu hayata geçirilerek Duma meclisi ilan edilmiştir. Bu meclis Zemstvo’dan tamamen farklı ve kapsamlı bir yasama meclisidir. Zemstvo’nun yerel mahiyette olduğunu göz önüne alırsak halef-selef bağı kurmamız pek mümkün değildir. 1905 Duma’sının bağı 1. Petro’nun senatosunun da evvelindeki Boyar Duma’sına bağlanır. Çar 2. Nikola’nın indirilip Romanovların sonu geldiğinde ise kurulan geçici hükümet ve Bolşevikler yeniden Zemstvoları canlandırmaya çalışmıştır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"><span style="font-size: 14.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">25 Mayıs 1917’de Eyalet Konseyi’nin aksine bir karar alınarak yeni bir düzenleme gerçekleştirilmiştir. Bu yasal düzenleme ile yerel yönetimlerin tüm yürütme memurları Zemstvolara bırakılmıştır. Bunlara evvelkinden daha çok bağımsızlık ve sorumluluk tanımlanmıştır. Tüzüğüne bakılacak olursa<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpFirst" style="margin-left: 53.4pt; mso-add-space: auto; text-indent: -18.0pt; mso-list: l0 level1 lfo1;"><!-- [if !supportLists]--><span style="font-size: 14.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman';"><span style="mso-list: Ignore;">-<span style="font: 7.0pt 'Times New Roman';">        </span></span></span><!--[endif]--><span style="font-size: 14.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">20 Yaşını doldurmuş her Rus vatandaşı cinsiyet ayrımı yapmaksızın seçime katılabilir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="margin-left: 53.4pt; mso-add-space: auto; text-indent: -18.0pt; mso-list: l0 level1 lfo1;"><!-- [if !supportLists]--><span style="font-size: 14.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman';"><span style="mso-list: Ignore;">-<span style="font: 7.0pt 'Times New Roman';">        </span></span></span><!--[endif]--><span style="font-size: 14.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Orantılı temsil ilkesinden hareketle eşit oy gizli sayım esastır.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="margin-left: 53.4pt; mso-add-space: auto; text-indent: -18.0pt; mso-list: l0 level1 lfo1;"><!-- [if !supportLists]--><span style="font-size: 14.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman';"><span style="mso-list: Ignore;">-<span style="font: 7.0pt 'Times New Roman';">        </span></span></span><!--[endif]--><span style="font-size: 14.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Meclis başkanları ve üyeleri merkezi hükümetten bağımsız seçilir ve mesai yapabilir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpLast" style="margin-left: 53.4pt; mso-add-space: auto; text-indent: -18.0pt; mso-list: l0 level1 lfo1;"><!-- [if !supportLists]--><span style="font-size: 14.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman';"><span style="mso-list: Ignore;">-<span style="font: 7.0pt 'Times New Roman';">        </span></span></span><!--[endif]--><span style="font-size: 14.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Denetim yasadışı faaliyetler halinde yapılabilir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 14.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Görüleceği üzere günümüzde dünyada pek rastlanılamayacak bir meclis tasarısı hayata geçirilmiştir. Bu pek tabii üniter devletlerin kabul edebileceği bir yönetim tarzı değildir. Lakin adım adım Bolşevik Rusya’ya hazırlanan Rus toplumunun o gün benimsediği konjonktür bu olmuştur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 14.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-tab-count: 1;">          </span>Merkezi hükümetin düşüp hükümete Bolşevikler hâkim olduğunda ise Zemstvoların akıbetini anlayabilmek için Bolşeviklerin devlet sistemi ve teşkilat yorumlarını göz önüne almamız gerekmektedir. Üstelik yeni hükümetin pek rövanşist bir yaklaşım gösterdiği de ortadadır. Bolşevikler idareyi ele aldığı gün Rusya’daki tüm kurumlara olumsuz bir gözle bakarak işbaşı yaptılar. Bu süreçte Zemstvolar da “Çarlık rejiminin kirli kalıntısı” olarak değerlendirildi. Lakin yasal olarak özgürlüğe ve kamuoyu takdirine nail olmuş bu kurumu oldu bitti ile kapatma yoluna gitmeyip farklı yöntemler izlemişlerdir, bu yöntemler; meclislere giren Bolşevikler meclislere hâkim olarak Bolşevik sistemini kurmuştur, köylerde görev yapan askerler ve siviller kendi meclislerini kurup bürokratik olarak ön plana çıkmış ve bu meclislerin işlerliği kalmadığından doğal ölüme sürüklenmesi beklenmiştir, güçsüz ve yaptırım gücü bulunmayan Zemstvolara direkt kayyum atanmıştır. Bolşevikler, sistematik bir bürokratik operasyon ile Çarlık kurumlarını ele geçirmiş ve niteliğini tamamen değiştirmiştir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 14.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-tab-count: 1;">          </span>Siyasi niteliğe sahip olmayıp daha çok bürokratik yürütme zeminine oturan Zemstvolar, Bolşeviklerin tüm kurumlara uyguladığı sosyalistleştirme faaliyetinden nasibini almış ve yerini Sovyetler ile Halk Komiserler Konseyi’ne bırakmıştır. 2022’de başlayan Rusya-Ukrayna Savaşına değin Ukrayna’nın bazı kırsallarında 1991 itibariyle Zemstvo temelinde birtakım meclisler kurulmuştur. Günümüzdeki faaliyetleri hakkında ise sağlıklı bir bilgi almak şu sıralar pek mümkün değildir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 14.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><span style="mso-tab-count: 1;">          </span><o:p></o:p></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk&amp;apos;ün Beğendiği Bir Resim: Ağlayan Kadın Tablosu</title>
<link>https://ilterdergisi.com/ataturkun-begendigi-bir-resim-aglayan-kadin-tablosu</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/ataturkun-begendigi-bir-resim-aglayan-kadin-tablosu</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202411/image_870x580_6741829b78f22.jpg" length="97294" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 23 Nov 2024 10:23:36 +0300</pubDate>
<dc:creator>Aziz Yeldan</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Sanat, Ömer Adil, Ağlayan Kadın Tablo, Tablo Atatürk, Resim Atatürk, Ağlayan Kadın Atatürk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 16.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Atatürk’ün Beğendiği Portre: Ağlayan Kadın Portresi<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 16.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;"></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 16.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Eserin ressamı olan Ömer Adil Bey, Sanayi-i Nefise Mektebi’ nden mezun olmuştur. İtalya’da bir dönem yaşamış ve burada izlenimci yaklaşıma temayül göstermiştir. 1919’da İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nde (Güzel Sanatlar Kız Okulu) müdürlük yapmıştır. Resimlerinde gerçekçi ve doğaya sadık kalmaktaydı. İç mekân eserleri, en beğenilen eserleridir. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 16.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;"></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 16.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Ağlayan Kadın portresi ise pek bilinmemekle beraber bizzat Atatürk’ün en sevdiği tablolardan birisidir. Saray ressamı olan ve 2. Abdülhamit’in iltifatlarına mazhar olmuş Fausto Zonaro, Atatürk’e “Dömeke Meydan Harbi” resmini hediye etmişti. Fakat Atatürk, “kan, savaş, ölü düşmanlar” temalı bu portreyi istememiş ve reddetmiştir. Fakat aksine Ağlayan Kadın portresi hediye edildiği zaman büyük bir beğeniyle karşılamış ve kabul etmiştir. Bu seçim; Atatürk’ün neyin sanatının yapılmasını beğendiğini, savaşa hangi gözle baktığını çok iyi ortaya koymaktadır. Kan ve zafer temalı bir eseri değil de kocası cephede şehit olduğu için onun geriye kalan eşyalarını koklayarak ağlayan bir kadının görüntüsü, Atatürk’e göre savaşın gerçek resmidir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 16.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;"></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 16.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Resme gelinecek olursa; masada Kur’an-ı Kerim, duvarda silah ve kanepelerin üstündeki motiflerden de anlaşılacağı üzere burası tipik bir taşra evidir. Kanepenin üstünde duran “Enveriye” şapkası ise Enver Paşa’nın tasarladığı ve 1. Dünya Savaşı’nda kullanılan Türk asker şapkasıdır. Büyük ihtimalle resim 1. Dünya Savaşı’na binaen çizilmiştir. Kadın gencecik ve tek başınadır. Savaşın geriye bıraktığı acımasız ve korkunç ortam, en sessiz en sade haliyle görünmektedir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 16.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;"></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 16.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Eser günümüzde Çankaya Köşkü müzesinin duvarlarında yer almaktadır. Türkiye’de sanatın ve estetiğin geliştirilmesine yönelik kaygıları olan büyük Atatürk, bu resme gösterdiği iltifat ile gerek sanata bakışını gerek savaş kavramına bakışını ortaya koymuştur. Ne üzücüdür ki kurucu liderimizin bu kadar beğendiği tabloya dair henüz bir yazı yazılmamıştır. Üstelik tablonun ismi aratıldığında da internette bulunmamaktadır. <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 16.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Sağlıcakla…<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 16.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Aziz Şükrü Yeldan<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 16.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;">yeldanaziz6854@gmail.com<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 16.0pt; line-height: 115%; font-family: 'Times New Roman',serif;"><o:p> </o:p></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Milenyum ’da Türklüğün Ne&amp;apos;liği Üzerine</title>
<link>https://ilterdergisi.com/milenyum-da-turklugun-neligi-uzerine</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/milenyum-da-turklugun-neligi-uzerine</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202411/image_870x580_673a1bd3b7b44.jpg" length="91737" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 18 Nov 2024 03:10:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>Aziz Yeldan</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Tanım, Erdem, Milenyum</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Akademi dünyasında oryantalizmin gelişmesi ve Osmanlı düşün hayatındaki ilerlemeler üzerine Türkistan’a yönelen batılı aydınlar ve Türk mütefekkirler, Türklük üzerine çeşitli tanımlar yapmıştır. Bu hususta çalışmalar yapan ve düşünce üreten kimselerin başında Barthold ve Vambery gelmektedir. Bu kimselerin fikirleri bilimsel çerçevede olmakla beraber bizim içimize sinen ve kabul görmesi daha muhtemel olan fikir Ziya Gökalp’in “Türk demek Töreli demektir.” sloganıyla meşhur fikirleridir. Gökalp’in fikirleri Türklük tanımını “epistemolojik” tartışmalardan “ontolojik” süreçlere ilerletmiştir. Bu fikirler Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında ve düşünce hayatında uzun bir süre egemen olsa da devam eden süreçte Irk bilimi ile yapılan tetkiklerle farklı tanımlar ve farklı tanımlama usulleri ortaya çıkmıştır. Şu bir gerçektir ki rahmetli Ziya Gökalp, bu tanımı yaparken ırk bilimi esaslarının ve oryantalistlerin yaklaşımın pek tabii farkında idi. Lakin o bu tanımı yaparken Türklüğün ne’liğini cismani değil ruhani kavramış bir Türk mütefekkiriydi. Bundan mütevellit ne siyasetçiler ne de batılılar gibi niyeti meçhul kalan yaklaşımlara girişmemiş, öz ve net şekilde bir tanım ortaya koyabilmişti.</p>
<p>Milliyetçi seciyeye sahip olduğunu iddia eden her Türk araştırmacı, bilimsel düşüncenin birikimli ve sistemli olduğunu kabul ederek; milli faraziyeler çerçevesinde oluşmuş birikimin havuzunda yüzmelidir. Konumuz Türk kimliği olduğundan “Gökalp” havuzunun birikiminde yüzmekteyiz.</p>
<p>Dünyada iktisadi sistemin değişmeye başladığı 15. Yüzyıldan itibaren başta olağan kültürel değişimler, ardından suni politik hamlelerle millet tanımları değişmeye başlamıştır. Özellikle 19. Yüzyılda millet bilincinin lehine gelişen düşünce hayatı, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Varoluşçu ve Liberal cereyanlarla aleyhte seyretmiştir. Küreselleşen dünyanın kurulan yeni kurumları ise millet tanımlarını ve etnik birikimleri değiştirmeye başlamıştır. Ülkemizde de 1980’den sonra başlayan Neo-Liberal politikalar ile Türklüğün Ne’liği üzerine bir hayli tartışma yaşanmıştır. Bu tartışmaların bir kısmı iyi niyetli olmakla beraber büyük bir kısmı ekmeğini emeğinden/devletinden değil de efendisinden yiyen beşinci kol personellerinin tartışmalarıdır. Bu personeller, milenyumdan sonraki siyasi ve sosyo-kültürel zeminden faydalanarak, Türk gencinin zihnini kuşatmaya başlamıştır. Bu kuşatmayı kırmaya memur edilen çevreler ise basiretsiz kalmıştır. Halbuki biz milliyetçilere göre Türklüğün ne’liği; atalarımızın fütuhatı ve milli mütefekkirlerimizin çalışmalarıyla tespit edilmişti.</p>
<p>Geldiğimiz noktada 21. Yüzyıl dairesinde yaşayan vatandaşlarımız, soyca/dince/maddeler çevresinde belli kimlik tartışmalarına maruz kalmaktadır. Bu tartışmaların lüzumu, varlığı, yönü asla sarih olmamakla beraber hiçbir gerçeği yansıtmamaktadır. Ülkemizdeki tartışmaların yanı sıra birer beşinci kol faaliyeti olmakla beraber Türk çocuğunu kıskaca almaya çalışan batı taassubu fikirler, ülkemizde kol gezmekte ve teveccüh görmektedir. Batılı taassup; kadın-erkek ilişkilerini, aile düzenini, milletlerin hususi özelliklerini, cinsiyetleri, inançları tehdit ederek hayatın tabii akışını tehdit etmektedir. Bu tehdidiyle, Türklük gibi binlerce yıllık töre birikiminden mürekkep bir kavramı da hedef tahtasına koymuştur. Ülkemizde soyca Türk olan bir kısım gençlerimiz ise kafelerde boş sohbetler ve lüzumsuz tartışmalar ile Antik Yunan tiyatrosu görünümünde bir yapıda duruyor ve kick bass gürültüleri sanat zannedip, batının palampoş giyimine özenerek ya çıplak geziyor yahut reklam panosu gibi sokaklarda yürüyor. İçler acısı bir görünüm sergileyen Türk gençliği; ailesinin çabası ve gayretiyle, devletinin harcamalarını boşa çıkarıp, batının miskin gençlerine özeniyor. İşte bu ahval ve şerait içerisinde, zaman akıp fikri işgal yayıldıkça; milliyetçi kimseler için Türklüğün ne’liği üzerine daha boyutlu düşünceler gelişmeli ve yayılmalıdır.</p>
<p>Ne’liğe matuf olacak bir düşünce derlemesi, ancak milletimizin gerçekleri ve milenyumun gerekleri çerçevesinde yapılabilir. Tarihsel sürece ve hayatın gerçeklerine başvurulduğu zaman, Türklüğü soyca bir kalıba sığdırmak doğru olmamakla beraber Türklüğe zarar verip niteliğini küçültmektedir. Türklüğü kafatasındaki mm’lik çıkıntılarda, bıyıkta, omurgada arayanlar hem hayal kırıklığına uğrayacak hem de Türklüğe bir hayli zarar vermiş olacaktır. Türk’ün camideki, mezhepteki konumunu arayanlar ise binlerce yıllık mazisi olan ulu bir çınara karşı bölücü bir faaliyette bulunmuş olacaktır. İşte Ziya Gökalp, bu durumdan mütevellit gerek ırk bilimi usullerine gerek siyasi muhabbetleri ittihaz etmeyip, Türklüğü cismani değil ruhi bir zeminde görmüş olmalıdır. O halde Türklüğün gerçek ne’liği nedir ve ne olmalıdır? Türklük bir isim midir yoksa bir fiil midir?</p>
<p>Bugün Anadolu’da bir dükkân sahibinin yahut bir belediye işçisinin birine “gavur tohumu” diyerek onu sosyal dışlamaya maruz bırakıp resmen Türk olmaktan meneden tavrı, hangi sebepten ortaya çıkmaktadır? Sıradan eğitimli/eğitimsiz bir vatandaş hangi filtrelerle birinin Türk olup olmadığına karar vermektedir? Bu sorular tam anlamıyla özümsenmeden ve cevabı yine kökünde aranmadan ortaya konacak tanımın/yasanın/sloganın bir geçerliği yoktur. Bu sorulardan açıkça tek bir yanıt çıkmaktadır: “Türklük bir erdemdir”. Erdem ise müspet davranış kalıplarıdır. Bu müspet davranış kalıpları ise sosyo-kültürel boyutta bir aşure görünümü çizmektedir. Türklük bu aşure görünümünün bıraktığı bütünleşik tatta yatmaktadır. Türk; namaz kılmasa bile mukaddesatına düşkün olana, namusundan-vatanından geçemeyene, sevdiğini usulünce sevene, çöpleri toplayıp bizim hayatımızı kolaylaştıran işçiye bilinçle bakana, çocuğunu okutup ortaya medeni bir insan çıkartan öğretmene hürmet edene, yere çöp atmaktan imtina edip de çöpünü elinde taşırken çevreye konteynır koymayan belediyeye söylenene, ince düşüncesini hayatın her alanına yayana ve bu gibi basit-karmaşık-zor müspet davranış kalıplarına sahip olup, bu vatanın bir ferdi olduğunu iddia eden, vatandaşlık gereğini yerine getirene denir. İşte bu nedenledir ki bu özelliklere sahip olmayıp, müspet davranış kalıplarına riayet etmemiş kimselere tabiri caizse “gavur” denmektedir. İşte bundandır ki kendisini Ermeni olarak addeden millete dahi müspet davranış kalıplarına sahip oldukça “gavur” denmemiş, “tebayı sadıka” denmiştir. Ve yine bundandır ki Aliya İzzetbegoviç, Yahya Sinwar, Şamil Basayev gibi soyca Türk olmayan kahramanlar, yukarıda vasıfları zikredilen Z kuşağının yozlaşmış gencinden daha Türk’tür.</p>
<p>Türklüğün ne’liğine dair zikredilen düşünceler metnin akışından da anlaşılacağı üzere şahsım tarafından ortaya konmamış, güncel tartışmaların ve ahvalin gidişatından ötürü malumun hatırlanmasına niyetle yazılmıştır. Türklüğün bir fiil özelliği gösterip, soyu-zürriyeti eksen almayıp, erdem odaklı bir kavram olduğunu anlamak için tarihsel süreçteki millet-devlet ilişkisine bakmak ve sıradan vatandaşa kulak vermek gerekmektedir. Bugün Toros eteklerinde yaşayan bir Türkmen için inancıyla, yaşamıyla, adaletiyle ez cümle; erdemli duruşuyla hasıla gelmiş bir vücut Türk’tür. Siyasetçilerin ve “post-modern ekser ulemanın” cümleleri yalnızca kendi sosyetik yaşamlarını bağlamakta olup hayatın gerçeklerine dahil değildir.</p>
<p>Gerek bu metnin yazılma sebebi gerek bu fikirlere ittihaz etmemin sebebi olan şey açıktır. Yukarda da bahsedildiği gibi “Batılı Taassup”. Bu taassup ile Türk milleti, bir noktada sert bir harbe tutuşacaktır. Kaldı ki taassup, savaşını ilan etmiş ve Türk milletine karşı hamlelerini yapmaktadır. Türk evladı da bu harbin bilinciyle kendi cephesinden iştirak etmek zorundadır. Lakin bu harp, meydanlarda kan dökerek olmayacaktır. Bu harbin cepheleri sokaklarda ve evlerdedir. Türk çocuğu ise bu cephelerde; iyi baba olarak, iyi arkadaş olarak, iyi evlat olarak, çalışkan öğrenci olarak, yere çöp atmayarak, dini kutsiyetlerini yücelterek, üreterek, Türk’çe yaşayarak, Türkçe konuşarak, Türk’çe giyinerek, Türk’çe sevdalanarak, tevriye üslubuyla; Türkü dinleyerek bu harbin cephelerinde bulunacak ve muzafferiyete yaklaşacaktır. Türk evladı, medeniyetler üstü seviyede bulunan töreli Türklüğüne sarılmış halde, tüm hücreleriyle beraber asrın melhame-i kübrasına hazır olmalıdır.</p>
<p>Değerli zamanını ayırıp, derdimi dinleyen sayın okurlara; Hüseyin Nihal Atsız’ın “Bütün Türk Gençliğine” şiirini armağan ediyor ve hürmetlerimi iletiyorum. Sağlıcakla…</p>
<p></p>
<p>Aziz Şükrü Yeldan, yeldanaziz6854@gmail.com</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>