<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>İlter Dergisi &#45; : Edebiyat</title>
<link>https://ilterdergisi.com/rss/category/edebiyat</link>
<description>İlter Dergisi &#45; : Edebiyat</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>İlter 2024 &#45; Tüm Hakları Saklıdır.</dc:rights>

<item>
<title>24 Nisan 2026</title>
<link>https://ilterdergisi.com/24-nisan-2026</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/24-nisan-2026</guid>
<description><![CDATA[ Yazdığım ikinci mektupta: Türk bayrağımızın bize neyi gösterdiğinden, bize verdiği mesajdan bahsettim. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202604/image_870x580_69eca01409761.jpg" length="54639" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 25 Apr 2026 14:07:34 +0300</pubDate>
<dc:creator>Efe Altındağ</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün tarih 24 Nisan 2024, saat 21.58 suları… Yalan olmasın, bu akşam mektup yazmak için bahane kovaladım doğrusu. Yakın çevremden tanıyanlar, benim halı sahaya veya top oynamaya siyah renkli, üzerinde aziz Türk bayrağımızın işlendiği şapkamla gittiğimi bilirler. Ve âdet oldu sanırsam; bu aktiviteyi her yaptıktan sonra, çocukluğumun geçtiği parka geliyor ve istisnai bir durum olmadığı müddetçe aynı banka oturuyorum. </p>
<p>Bu anlar benim için müzik dinleme, düşünme ve sorgulama anları oluyor; ki zaten tekrardan mektup yazmaya gene bu saatlerde, bu bankta karar verdim ve ilk mektubumu o saniye yazdım. Bugün maksadım gene aynıydı. Müzik arkadan düşüncelerime, düşün dünyama destek versin; ben ise kaybolup gideyim. Öyle de oldu. </p>
<p>Bacak bacak üstüne attığımda şapkam her zaman dizimin üzerinde olur. Fark etmeden, gökteki parlak bir yıldız ile şapkamdaki Türk bayrağımız arasında bakışlarımın gidip geldiğini gördüm. Bir an o yıldızın yakından nasıl gözüktüğünü düşünmedim de değil, o ayrı. </p>
<p>Farkında olsakta, o an farkında olduğumuz bir şeye daha farklı açıdan baktım. Gökte gördüğüm yıldız, bayrağımda gördüğüm de yıldız ve bir de yanında hilal. Bir milletin bayrağında hilal ve yıldız olması neyi simgeler ki? O an ve şu an aynı yıldıza ve Türk bayrağımıza bakıyorum. Cevap tekrardan ortaya çıkıyor: milletimizin bayrağındaki hilal ve yıldızın nedeni, milletimizin kaderinde daima yükselmek ve ilerlemek olması. Bizim kaderimiz, var oluş amacımız; daima yükselmek ve ilerlemektir. Bayrağımız bize açıkça bunu haykırıyor.</p>
<p>Irkçı değilim, fakat Türk milletini her yönden üstün tutarım. Hele söz konusu maneviyatı, merhameti, vicdanı, misafir ve insanseverliği ise bu üstünlüğün yeri ben de ayrıdır. Türk milleti, bulunduğu atıl ve karanlık durumdan çıkmalı ve kendisini daima yükselmeye, ilerlemeye adamalıdır. Ancak o zaman dünya barışına kendisini adayabilir. Bayrağımız bile bize yazgımızı gösterirken, daha da geriye gitmemiz ve hatta durmamız, ki durmak daima geriye gitmek demektir, bize ne kadar uygun? Yargımıza ne kadar ters? Binlerce yıldır yazgıya inanan bir millet, neden yazgısına yazılı olan gerçeği okumayı ve görmeyi reddediyor? Reddettiriliyor muyuz, körleştiriliyor muyuz yoksa?</p>
<p> Bu soruyu size bırakıyor ve devamı komplo teorilerine gireceği ve halka açık mektubu paylaşacağım için; detayına inmiyorum.</p>
<p>Bayrağımızda hilal ve yıldız olması daima yükselmemiz ve ilerlememiz gerektiğine bir işaret evet. Peki hilali ve yıldızı, <strong>“kırmızı”</strong>nın taşımasının nedeni ne? </p>
<p>Atatürk’ün bir sözü vardır: “Kanla yapılan inkılaplar daha sağlam olur, kansız inkılap ebedileştirilemez.”</p>
<p>Atatürk’ün barışçı politikaya sahip olduğunu ve bunu tüm dünyaya yaydığını biliyoruz. Atatürk neden böyle bir cümle kurdu?</p>
<p>Bir bina düşünelim. Bir gökdelen hatta. Sürekli yükselen bir gökdelenin, alt katları sağlam olmazsa; o gökdelenin yıkılması kaçınılmaz değil midir? Milletimizin, diğer tüm milletlerden çok daha farklı ve kutsal bir <strong>“şehit-gazi”</strong> görüşü vardır. Bizim için canını verene, yaralanana her zaman “vatan sağ olsun,” denir. Çünkü vatan uğruna verilmiş, başka bir açıdan bakacak olursak yükselmek ve ilerlemek için verilmiştir o can. Dökülen kanlar, bedenlerden ayrılan ruhlar bizim kanımızı ve ruhumuzu sağlamlaştırmıştır. Bu nedenle sağlam temeller atacak ve doğruyu-yanlışı ayırt edebileceğiz. Hayattan koparılan, yaşamından olan her bir canlı için yaşayacağız ve yaşatacağız. Onları kaybedişimizin bize vereceği acının gücü ve kuvvetiyle eskisinden çok daha iyi günlere adım atacağız. Yani <strong>“ilerleyeceğiz,”</strong> ve <strong>“yükseleceğiz.”</strong> </p>
<p>Bayrağımız, <strong>“Türklerin”</strong> yazgısını aziz ve vakur duruşuyla haykırıyor. </p>
<p>Son olarak, hilal ve yıldız bize bir gerçeği daha gösteriyor: o da her zaman <em><strong>“imkansız!”</strong></em> olanın peşinden koşmak. Bu cümlemle bahsetmek istediğim şey, <em><strong>“ulaşılmaz,”</strong></em> addedilen ideallere ve hayallere sahip olmak. </p>
<p>Aşina Kutluk yani İlteriş Kağan… Darmadağın olmuş ve Çin gibi kuvvetli bir medeniyetin esareti altına girmeye başlamış bir milletin üzerinden ölü toprağını atacağını ve milletin yüreğinde bağımsızlık ateşi yakacağını kim tahmin edebilirdi?<br>Mustafa Kemal Atatürk… Dört yanı sadece askerlerle değil; her türlü kültürle,  yabancı şirketle, vatan yolundan dönenleriyle ve hatta hiç o yolda olmayanlarıyla işgal altındayken; bir milletin yüreğinde bağımsızlık ve umut ateşini yakacağını kim tahmin edebilirdi?</p>
<p>Ülkeden umudunu kesenler: Sizce o anlardan çok daha kötü bir durumda mıyız? <br>680 senesinde her türlü tehlikeyi göze alarak, önceden bastırılan iki isyana rağmen bağımsızlık ateşini yakan İlteriş Kağan’ın yerine kendinizi koyun. O andan daha umutsuz bir an var mı? İlteriş Kağan’a yön veren milletini ve devletini esaretten kurtarma azmidir.<br>18 Mayıs 1919 tarihini düşünün ve o tarihte Mustafa Kemal Atatürk’ün yerine kendiniz koyun. O andan daha umutsuz bir an var mı? Yok. Atatürk’e umut veren, yükselme azmidir.</p>
<p>Kaderimiz, yazgımız, alnımıza yazılan apaçıktır. Parolamızdır:</p>
<p><em><strong>“İLERİ, DAİMA İLERİ!”</strong></em></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>18 Nisan 2026</title>
<link>https://ilterdergisi.com/18-nisan-2026</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/18-nisan-2026</guid>
<description><![CDATA[ Bir senenin ardından tekrar yazmaya başladığım bu mektubun ardından nicesi gelecek. Eskiden olduğu gibi çiftli sayıları, hatta o zamanları da geride bırakarak üçlü sayılara geçecek. Bu mektupta ben kimim, neyi hedefliyorum, bu mektuplar nedir; bunu açıkladım. İyi okumalar dilerim. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202604/image_870x580_69e490a13ae06.jpg" length="37886" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 19 Apr 2026 00:30:33 +0300</pubDate>
<dc:creator>Efe Altındağ</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün <em>18 Nisan</em>, saat <em>22.07</em> suları… En son mektubumu yazmamın üzerinden seneyi aşkın bir zaman dilimi geçti. Mektuba nasıl giriş yapacağım, neler söylemeliyim, ne anlatmalıyım; hiçbir şey hakkında zerre fikrim yok. Sanki vakti zamanında otuzu aşkın mektup yazmamışım gibi…</p>
<p>Bu mektupları halka açık yayımlayıp, yayımlamayacağımı bilmediğim için öncelikle kendimden ve amacımdan bahsetmek istiyorum. İsmim Efe, henüz liseyi bitirmemiş bir Türk genciyim. Türk genci olmanın hakkını kendince vermeye çalışan, vatanı ve milletinin menfaatini kalpten isteyen bir fâniyim sadece. Bedenen fâniliği gönül rahatlığıyla kabul eden, fakat zihnen fâniliği kabul etmeyen; daha doğrusu etmek istemeyen biriyim. Hayatımdaki başlıca temennim vatanımın ve milletimin hak ettiği değeri görmesi, aydınlığa ve parlaklığa kavuşmasıdır. Bu yolda önemli bir rol almak istiyorum. Belki yangın sönsün diye su götüren bir karınca, belki vatan ve millet yolunda insanlara umut ve ışık olan bir idealist… </p>
<p>Yeter ki bir faydam, bir hizmetim dokunsun. İki türlüsüne de razıyım. Vatanım için rezil de olmaya, vezir de olmaya dünden hazırım. Fakat az önce belirttiğim karınca ve idealist ikilisinden, ikinciyi tercih ederim. Vatan ve millet için son nefesine kadar yaşamını sürdüren, bedenen ebediyete eren fakat fikren ölmeyen; “bizden” Atatürk’e özendiğim bir konudur bu. Günümüze, insanlarımıza bakıyor ve görüyorum ki: Atatürk bir liderden ve komutandan öte bir isim, bir idealist. Onu tarihte gelen ve geçen her türlü liderden farklı kılan unsur da bu. Atatürk hiçbir zaman ölmeyen, kalplerde ve -günümüzde tam olarak söyleyemesem de- fikirlerde ölmeyen bir isim. İşte Atatürk’e bu konuda özeniyorum. Milletimiz adına yaptığı yol göstericiliğine, umutsuzluğu ve karanlığı delen ışığına hayranım ve ben de böyle bir rol oynamak istiyorum ömrüm boyunca, hatta öldükten sonra bile. Temennim bir umut, bir ışık olabilmek. </p>
<p>Hedeflerimi, hayallerimi ve ideallerimi keskin çizgiyle ayırmış bir insanım. Hedeflerim, hayallerim değişir; ideallerim asla değişmez. Hedeflerim, hayallerim tükenir; ideallerim asla tükenmez. Bahsettiğim o <strong>“ideal”</strong>i ise yukarıda belirtmiş bulunmaktayım.</p>
<p>Az önce bahsettiğim o <em><strong>“otuz mektup” </strong></em>olayını da açıklamam gerektiğini düşünüyorum. Seneler öncesinde, belki de izlediğim <strong>“How I Met Your Mother”</strong> dizisinin de etkisine kapılarak (:D) <em>“hayalimdeki kadın”</em> adında bir türküye kapılıp gitmiştim. Oturur, uzun uzun gerek iltifat eder, gerek aşk cümleleri kurar, gerek milletimize ve gençliğimize hitap eder; gerek hanımlarımıza manevi olarak dokunacak yazılar kaleme alırdım. Ben öfkelenir,  ellerim yazardı. Ben üzülür, ellerim yazardı. Ben umutsuzluğa kapılır, ellerim yazardı. Bazen içimi boşaltırdım, bazen de deşarj olurdum anlayacağınız. Peki şu an bu mektup kime hitap ediyor? Bilmiyorum. Dediğim gibi paylaşıp paylaşmama konusunda bile kararsızım. Gönlüm paylaşmaktan yana. Can sağlığımın, ülkenin durumu haricinde de, güvenli olmadığı bir durumda mektupları paylaşmamın daha doğru olacağını düşünüyorum. Ansızın bana bir şey olma durumunda mektuplar hiçlikte sürüklensin istemiyorum.  </p>
<p>Sorduğum soruya gelecek olursam. Belki tekrardan duygu boşaltmak, belki tekrardan deşarj olmak için yazıyorum. Belki içten içe hâlâ idealize ettiğim bir hanıma yazıyorum. Belki tüm milletimize, tüm gençliğimize yazıyorum. Hatta belki gelecek kuşaklar için yazıyorum. Aslına bakacak olursak, bu saydıklarımın hepsi mektup yazma nedenim. Fakat düşününce, <span style="text-decoration: underline;">bu mektuplar milletimden birkaç insana manevi olarak dokunursa</span>; amacıma ulaşmışım demektir. Ana temennim budur, altını çizerim.</p>
<p>Mektupların kapanışını bir hanıma hitaben yapardım. Şimdi kapanışı bile nasıl yapacağım bilmiyorum. Uzun süredir kullanılmamış tükenmez kalem gibi aslında. Birkaç kez karalayınca tekrardan çizgisi belirginleşmeye başlıyor. Önceden böyle olmuştu, şimdi de böyle olacak. :) </p>
<p>Esenlikler dilerim.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>&amp;quot;Zaman&amp;quot; Kavramı Üzerine Bir Deneme</title>
<link>https://ilterdergisi.com/zaman-kavrami-uzerine-bir-deneme</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/zaman-kavrami-uzerine-bir-deneme</guid>
<description><![CDATA[ Düşününce &quot;zaman&quot; ne kadar sıra dışı bir kavram değil mi? Her şey geliyor ve geçiyor, biz farkına varmadan. Günlerimiz, haftalarımız, aylarımız, senelerimiz... Tüm ömrümüz de hızlı bir şekilde ilerleyen bu kervana dâhil değil midir? Kervanın her üyesinin bir gün tadacağı &quot;ölüm&quot;den korkmamanın yolu nedir? ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202604/image_870x580_69dab2c4e887c.jpg" length="45253" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 09 Apr 2026 18:23:18 +0300</pubDate>
<dc:creator>Efe Altındağ</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Okulumda vereceğim son konferans, yani "jübilem" için metin yazmaya başlayacağım. Düşününce zaman ne kadar da hızlı geçiyor. Liseye başladığım zaman daha dün gibi. Ve bunu lisenin sonunda söylüyorum. Bu yazıyı okuyacak ve lise döneminden belki beş, belki on sene, belki daha da uzun zaman geçmiş insanlar okuyacak. Eminim ki onlar için de tüm bu zaman çok hızlı geçmiştir. </p>
<p>Hayatın bu yönü bana hep garip gelmiştir. Senelerdir zamanın akışına kafa yorup durmuşumdur. Bazı saatler saniyeler gibi geçerken, bazı saniyeler nasıl saatler gibi geçer anlam veremiyorum. Zaman akıp gidiyor anlayacağınız ve biz bu zamanda iyisiyle kötüsüyle yaşıyoruz. Sahip olduğumuz şeylerden ziyade sahip olamadıklarımıza odaklanıyoruz ve bu bize zarar veriyor. Oysaki hayatta sahip olduklarımızın değerini bilmeliyiz. Sevdiklerimizin, yaşamımızın, dünyamızın değerini bilmeliyiz. Anda gördüğümüz bir yüzü belki bir daha göremeyebilir, anda duyduğumuz bir sesi belki bir daha işitemeyebiliriz. İyi anlarımızın değerini bilmeliyiz, çünkü o anlarda mutluyuzdur. Kötü anlarımızın değerini bilmeliyiz, en kıymetli zamanlardır, çünkü bize bol bol ders alacağımız hatalar yaptırırlar. Gidenin, kalanın, gelenin değerini iyi bilmeliyiz ve saydıklarımın bize kattığı şeyler için onlara minnettar olmalıyız.<br><br>Düşününce, belki beş saniye sonra yaşamayacağız bile. Bu nedenle her anımızı doya doya yaşamalıyız. Hayatın güzelliğinin farkında olmalıyız. "Küçük" şeylerden mutlu olabilmeliyiz. Kendimizi iyiliğe adamalıyız. Ölümden korkmamalıyız. Marcus Aurelius'a göre ölüm, doğanın bir parçasıdır. Eğer doğanın parçası olan bir şey birini korkutuyorsa, o kişi çocuktur. Ölüm sadece doğanın bir parçasıdır ve hiç kuşkusuz doğayla uyumludur. Aurelius'a bir noktada katılıyorum. Ölüm doğanın bir parçası, yaşamın bir gerçeğidir. Bazı şeyleri değerli yapan, kıymetini anlamamızı sağlayan, bazı anları ölümsüz yapan ölüm değil midir? Ölümden korkan birisini de "çocuk" olarak addetmemek gerek ama. <br><br>İnsan her gününü son günü gibi yaşamalıdır. Buna göre yaşamalı, buna göre düşünmeli, buna göre konuşmalı; her işini buna göre yapmalıdır. Bu bazı insanlar için berbat, korkunç bir düşünce olabilir; bunu anlıyorum. Benim için değil. Peki neden? Çünkü ideallerim var ve bu ideallerimin temel prensibi: vatanın ve milletin iyiliğidir. Vatanın ve milletin iyiliği için hareket etmek, ilerlemek, engeller karşısında yılmamaktır. Son günümde bile bu idealle yaşayacağım. Bu ideal düşmana kurşun sıkmak değildir. Nedir peki? <em>"Basit şeylerden mutlu olmalıyız," </em>demiştim, o misal. Basit düşünün. Saygılı olmak, cömert davranmak, iyilik peşinde koşmak, doğaya zarar vermemek ve doğanın güzelliğine hayran kalmak, canlıları korumak; millete ve vatana hizmet etmek değil de nedir? Hizmet sadece siyasi ve askerî arenada olmaz. Eğer hizmet konusunda basit düşünmeseydim, beş saniye sonra ölmek korkutucu gelirdi. Basit düşünmenin gösterdiği fırsatlar bana her gün savaşma ve mücadele etme umudunu veriyor. Bugün son günüm de olsa, son anlarımı yaşıyor da olsam, şu an milletimin birkaç ferdinin yüreğine dokunabilecek bir yazı yazarak bile bu idealimi gerçekleştirmeyi amaç ediniyorum aslında. Hiç değilse ideallerimi gerçekleştirmeye çalışıyorum. İdeale sahip olmak ve bu ideal doğrultusunda koşmak; Saniyeler sonra beni, eğer bir ölüm bekliyorsa, bundan çekinmememe neden oluyor. Yaşamın büyük erdemlerinden biri ideal sahibi olmaktır. İdeal dediğimiz şey: meslek sahibi olmak, ev-araba almak, "X" maaşlı işte çalışmak değildir. İdeal maneviyat ile oluşur ve şekillenir. Beş saniye sonra da, beş sene sonra da, elli sene sonra da eğer öleceksem; ideallerim peşinde koşarak öldüğümü bilmek ölümden çekinmememe neden oluyor. </p>
<p>"Basit" kavramını da iyi anlamanızı isterim. Her konuda, her zaman basit düşünmemek gerek. Bunun açıklaması da başka yazıya kalsın.</p>
<p>Bu yazıyı yazarken çalmaya başlayan müzikte <em>"Hans Zimmer - First Step"</em> müziği. Jübile yapmaktan bahsederken çalan müziğin isminin "İlk Adım" olması, atılan her son adımın aslında son adım olmadığını; yeniliğe, değişime ve bu ikisinin getirdiği bilinmezliğte atılan o ilk adım olduğunu söylüyor sanki.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çanakkale: Bir Hatırlayış, Bir Soluk, Bir Mâtem ve Gençliğe Öğüt</title>
<link>https://ilterdergisi.com/%C3%A7anakkale-bir-hatirlayis-bir-soluk-bir-m%C3%A2tem-ve-genclige-ogut</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/%C3%A7anakkale-bir-hatirlayis-bir-soluk-bir-m%C3%A2tem-ve-genclige-ogut</guid>
<description><![CDATA[ Çanakkale Zaferi, Türk milleti için yalnızca bir askeri başarı değil; aynı zamanda bir hatırlayış, bir yas ve derin bir anlam günüdür. Bu zafer, vatan uğruna verilen büyük fedakârlıkları ve milletin birlik içinde neler başarabileceğini simgeler. Türk Milleti, Çanakkale&#039;de sahip olduğunu gösterdiği bu gücünü dünya barışına armağan etmelidir. Bu uğurda, Türk gençliğine çok iş düşmektedir. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202603/image_870x580_69baf0b78c948.jpg" length="53047" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 18 Mar 2026 21:33:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>Efe Altındağ</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p data-start="78" data-end="734">18 Mart, Çanakkale Zaferi; biz Türkler için sadece bir zafer değildir. Bir hatırlayış, bir soluk, bir mâtem ve yas günüdür. Nefes aldığımız her anı borçlu bulunduğumuz şehitlerimizi, gâzilerimizi, yaşayanlarımızı; soluk almamız için soluk borusunu kestiren her insanımızı her an hatırlamamız gerekiyorken, bu tarihte bu hatırlayış milletçe ayyuka çıkmalıdır. Çanakkale, bir soluktur. 18 Mart bir nefes alıştır. Zor günümüzde bize; her türlü zorluğu yenme, bileği bükülmez her türlü eli dümdüz edebilme gücüne sahip olduğumuzu hatırlatan bir gündür. Çanakkale, bir mâtem ve yastır. Ölenlerimizin, yaralananlarımızın yasını tuttuğumuz günün adıdır 18 Mart.</p>
<p data-start="736" data-end="1594">Dünyada hiçbir büyük zafer yoktur ki uğruna çok kan dökülmesin, büyük ölüler olmasın... Tarihte eşine benzerine az rastlanacak şekilde, tüm dünyaya karşı yekvücut şekilde vatan savunması uğruna kan dökmek ne asil, ne onurlu bir harekettir... İşte bu konuda milletimizin eline su dökebilecek hiçbir millet yoktur. Konu vatan, millet, bayrak sevgisi olunca; konu Türk'ün Türk vatanını savunmasıysa; imkânsız zor olur, zor kolay olur. Hiçbir milletin, Türk insanı kadar yoğun bir maneviyat duygusu yoktur. Umutsuzca bir sineden diğer sineye çekildiğimiz şu günlerde, sahip olduğumuz gücü ve kudreti fark etmeliyiz. Damarlarımızda akan asil kanın farkında olmalıyız. Öldürmek için değil, yaşatmak için yaşamalı ve nefes almalıyız. Türk milleti, sahip olduğu eşsiz, benzersiz bu gücü dünya barışına armağan etmelidir. Türk'ün, dünyaya yön vermesi gerekmektedir.</p>
<p data-start="1596" data-end="2897">Vatanı savunmak demek, belirttiğim gibi öldürmek değildir. Yaşatmak demektir, yaşamak demektir. Yaşamanın yolu özgür olmak, özgür olmanın yolu eğitimli olmaktır. Eğitilecek olanlar özgür olanlar değildir. Özgür olanlar, eğitilecek olanlardır. Güzel milletimizi eğitmek; hak ettiği aydınlığı, parlaklığı ona sunmak; layık olduğu değeri ona vermek; onu ilimle, bilimle, yüksek fazilet ve asaletle süsleyip donatmak; ondan umudunu kesmeyen üç beş Türk gencinin elindedir. Evet, bu yazıyı okuyan genç, sen Türk milletine inandığın, onun için yaşamaya ve yaşatmaya devam ettiğin sürece bu millet senin boynunu eğdirmeyecektir. "Bunu ben mi yapacağım?" deme, yap. Türk milleti, kendisine inanan bir gençliğe muhtaç. Unutmamak gerek ki, Türk milletine hak ettiği değeri veren; ondan umudu kesmeyerek, ona inanarak canla başla mücadele eden Mustafa Kemal Atatürk'tür. O, Türk milletine inanmış ve bu inancından bir an olsun vazgeçmemiştir. Milletimizi tanıyalım. Milletimiz kadar cesur, milletimiz kadar savaşçı, milletimiz kadar kahraman, milletimiz kadar misafirperver, milletimiz kadar merhametli bir millet yoktur. Ve Atatürk bize göstermiştir ki, aziz Türk milleti kendisine hak edilen değer verildiğinde ilmiyle ve bilimiyle de dünya sahnesine çıkacak, bu sahnede pek parlak bir alan işgal edecektir.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İnsanı Bekleyen Tehdit!</title>
<link>https://ilterdergisi.com/insan%C4%B1-bekleyen-tehdit</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/insan%C4%B1-bekleyen-tehdit</guid>
<description><![CDATA[ Gelişen teknoloji, yapay zekâ ve dijital cihazlar insanları, özellikle çocukları düşünmekten, sorgulamaktan ve fiziksel olarak hareket etmekten uzaklaştırıyor. Bu durum, özgürlük ve yaratıcılığı kısıtlayarak toplumu tembelleştiriyor, toplumu bir esir hâline getiriyor. Çocukların güvenli ve özgür bir ortamda büyüyememesi telefona ve tablete bağımlı olmalarına neden oluyor ve bu, gelecekte insanların düşünmeyen ve sorgulamayan bir toplum hâline gelmesine yol açacaktır. Hareket etmeyen, sorgulamayan ve okumayan bireyler, manipülasyona ve kontrol edilmek isteyen bir toplum yapısına zemin hazırlar. İnsanlığın geleceği, düşünme ve sorgulama yetisini kaybetmiş nesillerin eline bırakılırsa tehlikeye girecektir. İnsanı bekleyen tehdit, gelişen teknoloji ve yapay zekâ değildir. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202603/image_870x580_69b7f7418e85d.jpg" length="37853" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 06 Mar 2026 20:39:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Efe Altındağ</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p data-start="114" data-end="561">Aklımda yeni bir yazı yazmak yoktu. Kitapçıya uğramış, Stoacılık ile ilgili kitaplar almıştım. Çocukluğumun geçtiği, vakit geçirirken eve gitmek bilmediğim parka gelip kitaplara göz atmayı düşünüyordum. Parka geldim, banka oturdum. Telefonumda <span class="whitespace-normal">Hans Zimmer</span>’ın “<span class="whitespace-normal">Mountains</span>” müziği çalmaya başladı. Ben dinlediğim müziklere ıslıkla eşlik etmeyi severim; özellikle yürürken. Başladım ritim tutmaya… Ben banka oturduktan sonra, herhâlde ortaokula giden bir kız çocuğu ve bir erkek çocuğu geldi. Karşılıklı top oynamaya başladılar. O an zihnim eskilere daldı gitti. Mountains o kadar eşsiz bir müzik ki sadece dinlemek bile beni düşünceden düşünceye sürükler. Size de tavsiye ederim, hatta yazımı bu müziği dinlerken okuyun. Benzer hisleri yaşayalım.</p>
<p data-start="865" data-end="1269">O an, bu parkta geçirdiğimiz zamanlar geldi aklıma. Okuldan döner dönmez üstümüzü başımızı değiştirir, evden çıkar; bazen arkadaşlarımızla haberleşmeden parka gider, kimse yoksa birilerinin gelmesini beklerdik. Mutlaka o arkadaş grubundan gelenler de olurdu. Akşama kadar her gün oyun oynardık. Bunun ruhu özgürleştirdiğini şimdi anlıyorum. Bir telefona, tablete bağımlı kalmamanın; dışarıda hür ve özgür havayı solumanın ne demek olduğunu şimdi anlıyorum.</p>
<p data-start="1271" data-end="1664">Çocuklarımızın çoğu esirler ve tutsaklar zincirinin halkası olmak için yetişiyor. Ülkemizde çocukların güvenliği garantide değil, huzur yok. Dışarıya çıkıp oyun oynayabilecekleri hür, çzgür ve güvenli bir ortam yok. Kitap okumuyorlar, düşünmüyor ve sorgulamıyorlar. Ellerine verilen telefon ve tablete bağımlı hâle geliyorlar. Bu da geleceğin getirmek üzere olduğu büyük tehdidi gözler önüne seriyor.</p>
<p data-start="1666" data-end="2355">İnsanlığı bekleyen o büyük tehdit gelişen teknoloji, yapılan robotlar değil. Teknolojinin kendisi insanlığa zarar vermiyor. Gelişen teknolojiyle beraber insanın bünyesini saran tembellik, aymazlık, düşünmekten ve sorgulamaktan uzak olma hâli teknolojinin insana vereceği en büyük zarardır. Gün geçtikçe okuyan insan sayısı azalıyor. Gördüğümüz bir şey gerçek mi, insan tarafından mı yoksa yapay zekâ tarafından mı yaratıldı bilmiyoruz. Yapay zekâ mevcut olanın sınırlarına çıkamıyor. Yaratıcılıktan uzak. Ve biz her şeyi yapay zekânın kontrolüne teslim ediyoruz, bu büyük bir hata. Bu bir ölüm işareti. İpleri bir başkasına, kimler tarafından yönetildiği belli olmayan teknoloji canavarının ve yapay zekânın ellerine teslim ediyoruz. İnsanlığın varlığını tehdide sokan tehlike bu; teknolojinin gelişimi veyahut robotların icat edilmesi değil!</p>
<p data-start="2357" data-end="2986">Düşünüyorum da, öyle bir gün gelecek ki belki de bir gün insan çalışmayacak bile. İşe gidip gelmeyecek, okula gitmeyecek. Markete, pazara gitmeyecek. İhtiyacı olan her şey evine gelecek. Çünkü insan bunların hepsini evinden de yapabilecek. Böylece hareketten aciz bir insan topluluğu oluşmayacak mı? Akıllı şehir projelerini duymuşsunuzdur. Trafik sorununun, güvenlik sorununun azalacağı söyleniyor. Ne hoş! Peki bu projenin insanı evden çıkmaya gereksinim duymayacak hâle getirecek bir proje olup olmadığını nereden bileceğiz? Evden çıkmayan, hareket etmeyen, istediği her şey önüne atılan bir insanın köleden farkı nedir sizce?</p>
<p data-start="2988" data-end="3248">Sizce neden belirli kesimler tarafından insan, düşünmekten ve sorgulamaktan mahrum hâle getirilmeye çalışılıyor? Çünkü: hareket etmeyen, düşünmeyen ve sorgulamayan bir topluluğa kendi idam fermanını bile kolaylıkla imzalatabilirsiniz. Düşünmeyecek ve sorgulamayacaktır. Sadece boyun eğeceklerdir.</p>
<p data-start="3250" data-end="3593">Çocukların eve kapanarak telefonların ve tabletlerin zehrine maruz kalması, tutsaklığa ve esirliğe alışması; düşünmekten, sorgulamaktan ve okumaktan uzak hâle gelmesi sizce bu duruma yol açmayacak mı? Yarınlar yeni nesillerin eseriyken, geleceği yeni nesiller oluşturacakken; mevcut durumda yetişen neslin oluşturacağı gelecek insanlığın sonunu getirmeyecek mi?</p>
<p data-start="3595" data-end="3829">Şimdi kritik bir soru soracağım. Çocuklarımız dışarı çıkamıyor. Çünkü sokaklarımız güvenli değil, can güvenliğimiz tehlikede, suç oranı fazla. Biz neden buna engel olamıyoruz? Veya engel olmamıza izin verilmiyor mu? Üç-beş serseriden daha mı güçsüzüz biz? Üç-beş sapıktan, arsızdan, namussuzdan daha mı güçsüzüz. Devletimiz ve milletimiz, insanlıktan uzak üç-beş kişiyi hizaya sokamayacak kadar güçsüz mü? Hayır, değil. Demek ki önümüzde bir engel var. Bu engeli önümüze kim, neden, nasıl koyuyor; bu soruları siz okuyucuların düşün dünyasına teslim ediyorum.</p>
<p data-start="3831" data-end="4161">Söylediklerim arasında bir bağlantı olup olmadığı bilinmezliğini sizler yanıtlayacaksınız. Belki söylediklerim bir komplo teorisi gibi gelecek kiminize, olabilir. Bir zamanlar bana da saçma gelirdi. Fakat ben adım kadar eminim ki insan, düşünmekten ve sorgulamaktan uzak hâle getirilmeye çalışılıyor. Köle ve esir bir insan dünyayı yönetenlerin işine gelecektir. Onlar akılcı, düşünceli ve sorgulayıcı insanları sevmezler.</p>
<p data-start="4163" data-end="4176">Esenle kalın!</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ECE AYHAN HAKKINDA AZ BİLİNENLER &#45;1&#45;</title>
<link>https://ilterdergisi.com/ece-ayhan-hakkinda-az-bilinenler-1</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/ece-ayhan-hakkinda-az-bilinenler-1</guid>
<description><![CDATA[ Bu yazımızda Ece Ayhan şiirinin derinlerine ineceğiz. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202601/image_870x580_6977abe11e76b.jpg" length="61527" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 20:27:17 +0300</pubDate>
<dc:creator>Taha Murat Aydın</dc:creator>
<media:keywords>ece ayhan, ece ayhan şiiri, şiirimiz mor külhanidir abiler, mor külhani, şiir, ikinci yeni, ikinci yeni şiiri, cemal süreya, cemal süreyya, edip cansever, turgut uyar, sivil şiir, sıkı şiir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><em><strong>Bölüm 1: ”abiler” Hitabı Nereden Gelir?<br><br></strong></em><span>Ece Ayhan, en popüler şiirleri arasında başı çeken, aynı zamanda poetik manifesto niteliği taşıyan ”Mor Külhani” şiirinin her kıtasında iki kere ”abiler” hitabını kullanır.<br><br></span><span>Peki</span><span> ama bu abiler nereden gelir, aslı astarı nedir? Evet, her Ece Ayhan şiirinde olduğu gibi bu şiirde de hiçbir dize ve hatta sözcük, rastgele veya işlevsiz olmasına rağmen şiire eklenmemiştir, hele hele 12 kere geçen bir hitap! Çünkü Ece, şiirini, kendi deyimiyle ”sıkı” ördüğü için hiçbir ibarenin yerini değiştirmeye tenezzül edemezsiniz. Eğer buna kalkışırsanız şiir parçalanır. Gelin, bu parçalanması imkansız şiiri Ece’nin deyimiyle bir nebze olsun ''öldürelim''!<br><br></span><span>‘Şiirimiz karadır abiler’deki ‘abiler’ sesi, Ece Ayhan’ın karşısına, tüyler ürpertici bir çığlık olarak 1969’da Kayseri’de çıkar. ‘Abiler’in çıkış yeri, Kayseri sokaklarında bir kadının, basına yansıyan çaresiz yalvarışıdır. 1969’da, Kayseri’de Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın -TÖS- olağan genel kurulu toplanır. Ülkücüler, nizam-ı âlem adına o salonu basarlar. Sonra da Kayseri sokaklarına dökülüp kimi kırtasiye dükkânlarını solcu kitaplar sattıkları için yıkıp kırarlar. O sırada, Kayseri pavyonlarından birinde çalışan bir konsomatris, kaldığı otelden şöyle bir çıkmıştır kaldırıma. Ülkücüler, o konsomatrisin çevresini hemen kuşatırlar ve ibret-i alem için onu, orada, çırılçıplak soymak isterler. Konsomatris yalvarır: “Abiler beni öldürün; ama bana bunu yapmayın!” Kaynakları genellikle köylüler, beslemeler olan konsomatrisler, öylesine ezilmişlerdir ki, kendileri 30-40 yaşlarında olsalar bile 18-20 yaşlarındaki müşterilerine ‘abi’ derler.<br><br></span><span>Ece Ayhan oturur, ‘Mor Külhani’yi yazar: “Dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler”</span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kahramanlar Neden Hep Yaralıdır?</title>
<link>https://ilterdergisi.com/kahramanlar-neden-hep-yaral%C4%B1d%C4%B1r-</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/kahramanlar-neden-hep-yaral%C4%B1d%C4%B1r-</guid>
<description><![CDATA[ Yara, yalnızca kahramanlara değil, insanlara özgüdür. Kahramanı diğer insanlardan ayıran şey acı çekmemesi değil; acısına rağmen sorumluluk alması, iyiliği seçmesi ve başkalarına ışık olmaya devam etmesidir. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202601/image_870x580_6967ea27d0677.jpg" length="48251" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 14 Jan 2026 22:08:08 +0300</pubDate>
<dc:creator>Efe Altındağ</dc:creator>
<media:keywords>kahramanlık, acı, yara</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1">Başlığı görünce aklınıza kahramanların yaralı olduğuna dair basit bir yargı gelebilir. Oysa biraz düşününce şu soru çıkmaz mı? “Yarası olan yalnızca kahramanlar mıdır?” Elbette değildir. Dünyada her insanın, her canlının bir yarası var. Böyle bir durumda sadece kahramanların yarası olduğunu savunmak ne kadar mantıklı olur ki? Benim için olmaz. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1"></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Benim için “kahraman” nedir, kime denir bunu açıklamak istiyorum. Kahraman filmlerde, çizgi romanlarda, hikâyelerde gördüğümüz uçan, görünmez olan, gözlerinden ışınlar saçan kişiye denmez. Kahraman benim gözümde yaşadığı onca acıya rağmen amacı başkalarına ışık sızdırmak olan insandır. Herkes kırılır, korkar ve kaybeder. Kimisi o kırığı saklayıp içine kapanır, hatta ruhunu kötülük sarar belki; fakat “kahraman” olarak adlandırdığım o kimi kesim ise o kırığın içinden başka insanlara ışık sızdırır. Yara, insana özgüdür. Kahramanlık ise o yarayla yürümeye devam edebilmektir bana göre. Kahraman dediğimiz insan acısına rağmen sorumluluk alan, devam eden, başkasını da düşünen insandır. Özetle kahramanı diğer insanlardan ayıran şey, yarasının varlığı değil, o yarayla ne yaptığıdır. Kahraman olmak için süper güce gerek yok, gerçek süper güç insanın yüreğindeki iyi niyettir. Bu açıdan bakarsak kahraman olmak insanın gündelik hayatta yaptığı ufak tercihlerde saklıdır. Gandalf’ın söylediği gibi:</span></p>
<p class="p1"><em><span class="s1">"Sıradan halkın her gün yaptığı ufak şeylerin kötülüğü dizginlediğini öğrendim. Basit nezaket ve sevgi gösterileri.”</span></em></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İnsanın En Büyük Günahı : Cehalet..</title>
<link>https://ilterdergisi.com/insanin-en-buyuk-gunahi-cehalet</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/insanin-en-buyuk-gunahi-cehalet</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202512/image_870x580_693ee3cdcf83a.jpg" length="55995" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 12 Dec 2025 00:13:41 +0300</pubDate>
<dc:creator>Yılmaz Erkan</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3><strong>Cehaletin içerisindeki insan, her türlü kötülüğü yapabilecek ve her türlü söylentiye aldanabilecek potansiyeldedir. Cehalet denilince akıllara ilk gelen isim ise tarihin babası İlber Ortaylı'dır. Ne der İlber Ortaylı..</strong></h3>
<h1><strong><br><span style="color: #e03e2d;">'' Bir insanın en büyük kusuru, cehaletidir. Cehalet görgüsüzlük doğurur!'' </span><br></strong></h1>
<h3><span style="color: #000000;"><strong>Cehalet içerisindeki insan, cehaletini görünüşüyle kapatmak ister. Abartılı kıyafetler, entelektüel izlenimler..<br>Lakin gelin görün ki; dışı deha, içi boşluk çınlayan insanlardır. Hemen hemen her konuda fikir sahibidirler. Tartışmaların bir numaralı galibidirler. Hatta en doğru söz, kendi ağızlarından çıkan sözdür!<br>Günümüz Türkiyesi ve onun öncesinde de en büyük günahımız, yine cehaletimizdi. Zaten İlber Ortaylı'da buna değinmeden geçmez.</strong></span></h3>
<p><span style="color: #000000;"><strong></strong></span></p>
<h1><span style="color: #e03e2d;">''Sopayı diksen filiz verecek şu topraklarda hala sürünüyorsak, açsak ve</span><span style="color: #e03e2d;"> yorgunsak iki sebebi var; cehalet ve ihanet !''</span></h1>
<p><span style="color: #000000;">--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------</span><span style="color: #000000;"></span></p>
<h2><span style="color: #000000;">Bazen bazı anlar olur..<br>Kendi fikirlerimizi özgürce açıklayamayız çünkü kendimizi karşıya anlatamayız. Ne yaparsak yapalım, geri dönüş her zaman olumsuzdur !</span></h2>
<h2><span style="color: #000000;">Bakalım İlber hoca bu duruma nasıl bakıyor ?<br><br><span style="color: #e03e2d;"><strong>'' Cahille polemiğe girilmez. Çünkü onun seviyesine inersen seni orada yener !''<br><br><br><span style="color: #000000;">İşte bir türlü haklı çıkamadığımız, bildiğimiz doğrulardan şüphe duyduğumuz insanların gerçek tarafı böyle !</span></strong></span></span></h2>
<p><span style="color: #000000;"><span style="color: #e03e2d;"><strong><span style="color: #000000;">--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------</span></strong></span></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><span style="color: #e03e2d;"><strong><span style="color: #000000;"></span></strong></span></span></p>
<h2><span style="color: #000000;"><span style="color: #e03e2d;"><strong><span style="color: #000000;">Cehalet denilince akla kitaplar gelir. Yazıp çizerek, okuyarak cahilliğe savaş açar insan. Doğru olan da budur. Kitapsız kalan bir millet, medeniyetsiz kalmış demektir. Medeniyetsiz kalmış bir millet ise, yok olmaya mahkumdur !</span></strong></span></span></h2>
<p><span style="color: #000000;"><span style="color: #e03e2d;"><strong><span style="color: #000000;"></span></strong></span></span></p>
<h2><span style="color: #000000;"><span style="color: #e03e2d;"><strong><span style="color: #000000;">Çünkü medeniyeti başlatan kitaplardır, ilimdir ve fendir. Kitaplar bilgiyi , bilgi medeniyeti ve medeniyet ise cehaleti yok eder !</span></strong></span></span></h2>
<p><span style="color: #000000;"><span style="color: #e03e2d;"><strong><span style="color: #000000;"></span></strong></span></span></p>
<h1><span style="color: #000000;"><span style="color: #e03e2d;"><strong><span style="color: #000000;">Peki bu duruma İlber Ortaylı ne diyor ?<br></span></strong></span></span></h1>
<h1><span style="color: #e03e2d;"><strong>''Okumayan toplum, düşünmeyen toplumdur. Düşünmeyen </strong></span><span style="color: #e03e2d;"><strong>toplumun sonu ise cehalettir. ''<br><br><br></strong></span></h1>
<h2><span style="color: #000000;"><strong>O halde ne yapmamız gerekir?<br><br>Az çok demeden okumamız gerekir. Okuduklarımızı hayatımıza uyarlamak gerekir. <br></strong></span><span style="color: #000000;"><strong></strong></span></h2>
<h2><em><span style="color: #000000;"><strong></strong></span></em></h2>
<h2><em><span style="color: #000000;"><strong>"Nasıl uyarlanacakmış hayata hocam, eksik anlatma !!"</strong></span></em></h2>
<p><em><span style="color: #000000;"><strong></strong></span></em></p>
<h2><em><span style="color: #000000;"><strong>Şöyle ki.. Kitap okumak direkt bize para kazandırmaz. Belli konularda fikir sahibi olmamızı sağlar. Kelime dağarcığımızı genişletiriz. Akıcı ve güzel konuşabilmemize de olanak sağlar. Konuşurken kullandığımız sözcükler birer cephane ise, nasıl konuştuğumuz ise bir silahtır! İşte cehaleti bu silahla yok edebiliriz. Konuştuğumuz zaman kuru sıkı değil de , dolu ve gerçek mermilerle yani hakikati açığa çıkaracak sözcüklerle konuşmalıyız. Aksi taktirde , boş lakırtıdan öteye gidemeyiz.<br><br>Şimdilik bu kadar..<br><br>Kendinize çok ama çok iyi bakın.<br>ESEN KALIN..</strong></span></em></h2>
<p><em><span style="color: #000000;"><strong></strong></span></em></p>
<p><span style="color: #e03e2d;"><strong></strong></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karanlığa Karşı Yanan Işık: Beren ile Lúthien Hikâyesi ve Umutla Aralarındaki İlişki</title>
<link>https://ilterdergisi.com/karanliga-karsi-yanan-isik-beren-ile-luthien-hikayesi-ve-umutla-aralarindaki-iliski</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/karanliga-karsi-yanan-isik-beren-ile-luthien-hikayesi-ve-umutla-aralarindaki-iliski</guid>
<description><![CDATA[ Beren ile Lúthien hikayesinin arka planı, hikâyenin bir kısmı ve ikilinin umutla olan ilişkileri. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202512/image_870x580_6935baf294442.jpg" length="49098" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 07 Dec 2025 20:33:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Efe Altındağ</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1">Beren ile Lúthien’in hikâyesi, J.R.R Tolkien’in (Orta Dünya’nın yaratıcısı) kaleme aldığı en derin aşk, kaleme aldığı en derin hikâyelerden biridir. Öncelikle hikâyenin arka planına inmek istiyorum. 1916 senesinin Mart aylarında John Reul Ronald Tolkien ve Edith Mary Bratt çifti evliliklerini gerçekleştirdiler. Mutlu mesut bir hayat yaşayacakları yerde kader, onları birbirlerinden ayırdı. Çünkü o dönem sürmekte olan Birinci Dünya Savaşı nedeniyle Tolkien, Edith ile evlendiği sene Fransa’ya, Somme Muharebesi’ne gönderildi. Orada geçirdiği bir rahatsızlık sonrası İngiltere’ye geri dönen Tolkien, 1917 senesinde Yorkshire’a sevk edildi. Tolkien’in, Beren ile Lúthien öyküsünün ilk nüshasını bu zamanlarda yazdığı oğlu tarafından aktarılmakta. Şu bilgiyi vermeden geçmeyeyim: Tolkien’ın, Lúthien Tinúviel ve Yüzüklerin Efendisi serisinde tanıdığımız Arwen Undómiel karakterlerini kaleme alırken eşinden bolca ilham aldığı bilinmektedir. Hikayeden bahsetmek gerekirse...</span><span class="s1"></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Lúthien, Elf krallığı Doriath’ın kralı Thingol’ün ve hem Maia (Valar’a yardımcı olmakla görevli ruhlar) hem peri olan Melian’ın kızıdır: “Göze görünmez Elfler arasındaki en güzel kız hem de; sahiden de onun kadar zarifi pek görülmemiştir bugüne kadar.”</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Beren, Ladroslu bir insan olan Barahir’in oğludur: “Mamafih o birçok yiğitten çok daha cesur biriymiş.”</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Beren, Lúthien’i gördüğü andan itibaren ona karşı hep bir hayranlık beslemiştir. Onu görebilmek için günlerce bilmediği, tanımadığı bir ormanda yapayalnız dolanıp durmuştur. En nihayetinde ikili tanışmış, Lúthien, Beren’in kendisine olan hayranlığının farkına varmıştır. Bir gün Beren ile Lúthien, kral Thingol’ün huzuruna çıkar. Beren, Lúthien’in, bu zamana kadar gördüğü ve hayal ettiği tüm kızlardan daha güzel ve tatlı olduğunu Thingol’e söylemiştir. Thingol ise Beren’i küçümseyip Lúthien ile birlikteliğine bir şart olarak ondan imkânsız bir görevi yerine getirmesini istemiştir. Bu görev ise Karanlık Lord Melkor’un tacındaki üç Silmarilden birini kendisine getirmesidir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Silmariller, Orta Dünya’da çok önemli bir yere sahiptir. İki ulu ağaç Telperion ve Laurelin’in ışığını içinde saklar. Bu ışık Orta Dünya evreninde eşi olmayan, saflığın ve yaratılışın ışığıdır. Bu ışığı kıskanan Melkor, Silmarilleri Elflerden çalmıştır. Karanlık Lordun bile Silmarillerden gözünü ayıramadığı bilinmektedir. Bu taşların üçüde Melkor’un tacındadır. Thingol’ün Beren’den istediği şey ise kötülüğün ve karanlığın inine gidip, kötülüğe ve karanlığa neden olan varlığın kafasının üzerindeki tacından bu üç taşın birisini kendisine getirmesdir. Verdiği görevin imkansızlığı şimdi daha anlaşılır olmuştur sanırsam. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Tüm bu anlattıklarıma rağmen Beren bu görevi kabul eder. Karanlığın inine yolculuğa başlar. Lúthien ise Beren’in peşinden gitmemesi için babası tarafından alıkoyulmasına rağmen firar ederek Beren’in peşinden gider. İkili Melkor’un inine ulaşır. Yüreklerindeki umudu yitirmeyerek çeşitli zorluklara rağmen (neler yaşadıklarına belki başka bir yazıda değinirim, bu yazıda hikayenin detayına inmeyeceğim) Melkor’un tacından bir Silmarili alırlar. Hatta Beren bu uğurda bir elini kaybeder. Sonrasında Beren, Lúthien’in kollarında ölür. (Aşkları bitmez. Lúthien olanlardan sonra Mandos’un Salonları’na gider ve Mandos’tan Beren’in yaşama geri döndürülmesini ister. İkiliden etkilenen Mandos bu isteği geri çevirmez. Bunun sonucunda Beren hayata geri döner. Hikâyenin kalanına değinmememin nedeni hikayeden detayıyla bahsetmeyecek olmam ve çok fazla lore bilgisi gerektiriyor olması.)</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Değinmek istediğim asıl yere geliyorum şimdi: Beren ile Lúthien’in aşkını güçlendiren şey, onların karşılaştıkları engeller değildir. İçlerindeki umudu yitirmeyişleri, yan yana olmaya devam etmeleridir. Onlar için umudun ışığı savaş meydanlarında, kralların salonlarında parıldayan bir şey değildir. Onlar için bu ışık; birbirine tamamıyla zıt, bir ölümlü yürek ile bir ölümsüz yüreğin bağrında parıldamaktadır. Karanlığın ininde onları ayakta tutan; görülür, elle tutulur bir şey olmamasına rağmen hissedildiğinde -en karanlık zamanlarda bile- kişiyi yaşama bağlayan bu umut ışığıdır.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Beren’i, Melkor’un karşısına çıkartan güç sahip olduğu cesaretten ziyade yüreğindeki tükenmeyen umut ışığıdır. Lúthien’i ise kendi soyunun bile korktuğu karanlığın inine çeken şey Beren ile birbirlerine besledikleri aşktan doğan umut ışığıdır. Umut ışığı, karanlığın tanımadığı bir kudrettir; onu hiçbir karanlık söndüremez, onu hiçbir gölge boğamaz; o her şeye, türlü karanlıklara rağmen insanın yüreğinde ufak bir parıltıda olsa yanmaya devam eder. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Beren ile Lúthien’in hikâyesi, karanlığa karşı bir başkaldırıdır. Umudun Orta Dünya’daki en güzel örneklerinden biridir. Bu hikayeyle vermek istediğim mesaj diliyorum ki okuyucu tarafından anlaşılmıştır. Daha önceki yazımda da bahsettiğim gibi insan yüreğindeki umut ışığının kendi istediği müddetçe sönmediğinin farkında olmalı. Hatta insan istese bile içindeki umut ışığını söndüremez. Umut, insan söndüğünü sansa bile onun yüreğinde parıldamaya devam eder. Hiçbir karanlık karşısında umudunuzu yitirmeyin. Elbet aydınlık günlerde gelecektir. Her gecenin bir sabahı, her kâbusun bir sonu vardır. Benim bu yazıları yazmaktaki nihai amacım insanın yüreğinde parıldayan ışığı fark etmesidir. Umuyorum ki bu amaç doğrultusunda okuyucuya umudun farkındalığını kazandırabiliyorumdur. </span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karanlık Bozulan Işıktır: Kötülüğün Doğası ve Kötülükten Kurtulma Üzerine</title>
<link>https://ilterdergisi.com/karanlik-bozulan-isiktir-koetulugun-dogasi-ve-koetulukten-kurtulma-uzerine</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/karanlik-bozulan-isiktir-koetulugun-dogasi-ve-koetulukten-kurtulma-uzerine</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202512/image_870x580_69340b1f595a1.jpg" length="24231" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 06 Dec 2025 13:50:25 +0300</pubDate>
<dc:creator>Efe Altındağ</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1">Orta Dünya’nın yaratıcısı J.R.R Tolkien’in yarattığı Melkor ve Sauron karakterlerinden yola çıkarak anlayabiliriz ki, ona göre yoktan var olan bir “saf kötülük” yoktur. Kötü, iyinin bozulmuş ve yozlaşmış hâlidir. Orta Dünya'dan iki örnek vereceğim bu konuya. Karanlık Lord Melkor bir Vala iken (Valar: Eru’ya -evrenin tanrısı diyebiliriz- yardımcı olmakla görevli olanlar. Melkor, Valar'ın en güçlüsüydü) Gizli Ateş’i arama yolunda (bu konuya ayrıca başka bir yazıda değinirim :) kötüleşmiştir ve yozlaşmıştır. Yani başlangıçta kötü değildir. Kurgusal evrenlerin ve sinema tarihinin en epik kötü karakterlerinden Sauron da bir zamanlar kötü değildi, yalnızca sadık bir hizmetkârdı. Başka bir örnek ise meşhur Star Wars evreninden Anakin’i kötülüğün tarafına çeken ise sevdiğini kaybetme korkusuydu.. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Altını çizmek istediğim nokta şu: insanın varoluşunda kötülük yoktur. Hiçbir insan doğuştan kötü olarak doğmaz. İnsanın doğumundan sonra yaşadıkları, karşılaştıkları, zamanla oluşan düşünceleri; belki Melkor gibi içerisinde bulunduğu arayış, belki Sauron gibi kalbindeki aidiyet duygusu, belki Anakin gibi yüreğini saran korku insanı kötülüğün mahkumu yapar. Peki insan nasıl olurda kötülüğün boyunduruğuna girmez? </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bunun kanımca en önemli yolu umuttur. İnsanın yüreğindeki umudu diri tutmasıdır. Umudun özünde bir filiz olduğunu düşünüyorum. Her insanın içinde bir umut filizi vardır ve ne olursa olsun bu filiz yaşamaya, insanın yüreğine kök salmaya devam eder; her ne kadar kimileri o filizin sökülüp atıldığını zannetse bile. Her insan bunun bilincinde olmalı, her gecenin bir sabahı, her kâbusun bir sonu olduğunu bilmeli. Umudunu yitirmemeli. Fakat öyle günler geliyor ki umudun “u”su aklımıza bile gelmiyor. Her insanın bu durumdan geçtiği bir günü, bir dönemi vardır elbette. Fakat en nihayetinde ne oldu? En nihayetinde o gün, o dönem bitti. Her gün yeni bir başlangıç, yeni bir umuttur. Yeni günler, yeni başlangıçlar, yeni umutlar kapıdadır. Her kâbusun bir sonu vardır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Umuyorum ki her insan bunun farkına varabilir. Bir tavsiyede vermek istiyorum naçizane; mutlu olmak için, umutlu olmak için gözünüzü büyük şeylere dikmeyin, küçük şeylere odaklanın. Farkına varıldığında insanı daha çok tatmin eden, daha çok mutlu eden her zaman küçük şeylerdir. Bir hedefi gerçekleştirme yolunda da aynen bu geçerlidir. Küçük ve istikrarlı adımlar insanı başarıya ulaştırır. Mutluluğun formülüde küçük adımlardır.</span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>EDEBİYATIN KELİME KÖKENİ</title>
<link>https://ilterdergisi.com/edebiyatin-kelime-kokeni</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/edebiyatin-kelime-kokeni</guid>
<description><![CDATA[ Bu makalede edebiyatın kelime kökenine ineceğiz. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202412/image_870x580_67608ef785b14.jpg" length="53361" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 16 Dec 2024 23:27:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>Taha Murat Aydın</dc:creator>
<media:keywords>edebiyat nedir, edebiyat, edebiyat sanatı, edebiyatın kökeni, edebiyat makalesi, edebiyat makaleleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">EDEBİYATIN KELİME KÖKENİ</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 12pt;">Edebiyat, Arapça edeb kökünden türetilmiştir. Çok eski çağlarda davet anlamına gelen kelime, İslamiyet'in doğuşundan bir asır önce zariflik ve ahlakla ilgili 'edeb' anlamını kazanır. Sonra ilmü'l-edeb (edeb ilmi), çeşitli bilgi dallarının genel adı olur. Osmanlı dönemi metinlerinde ilmü'l-edeb bahsinde, kurallara uygun ve güzel yazı yazmanın yöntemleri anlatılmıştır. Tanzimat'tan sonra edebiyat kavramı literatür karşılığında kullanılmaya başlanmış ve böylece yaygınlık kazanmıştır. Edebiyat kelimesinin bilhassa Arapça kaynaklarda ve Osmanlı metinlerinde hangi anlamlarda kullanıldığını araştıran M. Kaya Bilgegil'in değerlendirmesine göre edebiyat;</span><br><span style="font-size: 12pt;">1) Ahlaki bir mana,</span><br><span style="font-size: 12pt;">2) Dile ait ilimler,</span><br><span style="font-size: 12pt;">3) Güzel yazma sanatı ve onun öğretimi,</span><br><span style="font-size: 12pt;">4) Edebî yazılar,</span><br><span style="font-size: 12pt;">5) Bir mevzu ile ilgili neşriyat,</span><br><span style="font-size: 12pt;">6) Lüzumsuz yere sözü uzatmak, edada tasannuya düşmek mana</span><span style="font-size: 12pt;">larını ifade etmek üzere kullanılmıştır (Bilgegil 1980: 18).</span><br></span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 12pt;"><span>Edebiyatın bilim ve sanat yönü üzerindeki ayrıntılara geçmeden önce </span><span>bu kavramın sözlüklerde nasıl tanımlandığına da bir göz atalım.</span><br></span></span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 12pt;"><span>Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük'ünde edebiyat;<br>1) Olay, düşünce, duygu ve imajların dil aracılığı ile biçimlendirilmesi sanatı; yazın, literatür<br>2) Bir bilim kolunun türlü konuları üzerine yazılmış yazı ve eserlerin hepsi; literatür,<br>3) İçten olmayan, gereksiz boş sözler şeklinde tarif edilir.</span></span></span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 12pt;"><span>Ferit Devellioğlu'nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügar'inde edebiyat sözcüğü;<br>1) Nazımlı, nesirli güzel sözler,<br>2) Bu sözlerden bahseden ilim, diye tanımlanır.</span></span></span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 12pt;"><span>D. Mehmet Doğan'ın hazırladığı Büyük Türkçe Sözlük'te edebiyat kavramının karşısında yazılanlar şöyledir:<br>1) Düşünce, duygu ve hayallerin, yazı veya sözle, dil vasıtası ile güzel bir şekilde ifade edilmesi sanatı;<br>2) Yazma ve söz sanatı ile ilgili kaidelerin tamamı veya bu kaidele-re uygun eserleri içine alan disiplin;<br>3) Bir milletin, bir ülkenin, bir devrin edebi eserlerinin tamamı;<br>4) Bir ilmin, bir sanatın kaideleri, çeşitli kolları ve ürünleri ile ilgili eserlerin tamamı, literatür.</span></span></span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 12pt;"><span>Bu tanımlarda edebiyat kelimesiyle ilgili şu ortak noktalar göze çarpmaktadır:<br>Edebiyat, kelimelerle meydana getirilen bir sanat dalıdır.<br>Edebiyat, edebi eserleri çeşitli yönleriyle inceleyen bilim dalıdır.<br>Edebiyat, herhangi bir bilim veya sanat dalırun kurallarına ve yöntemlerine dair yazılmış eserlerin tamamıdır.<br>Edebiyat, boş ve gereksiz sözlerdir (Önal 1999: 15-17).<br></span></span></span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 12pt;"><span>Bu tanımlardan ilk ikisinin yerine yazın, üçüncüsünün yerine de yaygın olarak literatür kavramı kullanılmaktadır. Edebiyat yerine kullanılan yazın kavramı, edebiyata yüklenen ilk iki anlamı üstlenmiş görünmektedir. Böylece kavramın yazıya ilişkin anlamına öncelik verilmiştir. Ne var ki yazın kelimesi edebiyat kavranuna yüklenen anlamı tam olarak içermemektedir. Çünkü edebiyat, sözlü geleneği de kapsayan bir anlam çerçevesine sahiptir.</span></span></span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 12pt;"><span>Türk edebiyatının tarihi metinleri dikkate alındığında edebiyat kavramının kapsamı daha da genişler. Geçmiş yüzyıllarda yazılan manzum sözlükler, öğretici niteliği belirgin öğüt kitapları, menkıbeler ve hatta tarihler edebiyat kavramının içinde yer alır. Bu tür metinler, kurmaca ve hayal ürünü oluşlarından değil de kendilerine özgü dil kullanımlarından, bilhassa divan şiirinin dayandığı estetik anlayışa bağlı olduklarından ötürü edebî değer kazanıyorlardı.</span></span></span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 12pt;"><span>Bütün bu tanımlardan sonra edebiyat kavramıyla ilgili söylenmesi gereken özetle şudur: Edebiyat; malzemesi dil, kaynağı yaşantılar ve hayal gücü olan bir yaratıcılık biçimidir. Başka bir deyişle edebiyat; duygu, düşünce ve hayalleri, olayları, eşyaları, soyut ve somut değerleri anlatmak üzere kelimelerle meydana getirilen bir sanat dalıdır. Aynı zamanda edebî eserleri inceleyen bir bilim dalının da adıdır.<br><br>-<br><br>Kaynakça: Prof. Dr. Muhsin Macit, Uğur Soldan - Edebiyat Bilgi Ve Teorileri El Kitabı</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>NAR TANELERİ</title>
<link>https://ilterdergisi.com/nar-taneleri</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/nar-taneleri</guid>
<description><![CDATA[ &#039;&#039;Ben&#039;&#039; öznesine ve bu öznenin göreceliliğine, tekilliğine yahut çoğulluğuna, algısal farklılıklarına değinen, İtalyan edebiyatının önemli bir varoluşçu yazarı olan Luigi Pirandello&#039;nun Biri, Hiçbiri, Binlercesi adlı eseri paralelinde ilerleyen düşündürücü bir deneme yazısı. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202411/image_870x580_6741bead587cd.jpg" length="38776" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 23 Nov 2024 14:38:52 +0300</pubDate>
<dc:creator>Taha Murat Aydın</dc:creator>
<media:keywords>varoluşçuluk, varoluş, varoluşçu felsefe, edebiyat, İtalyan edebiyatı, Luigi Pirandello, sorgulamak, benlik krizi, varoluşsal sancılar, özne ve insan, deneme</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" align="center" style="margin-bottom: 48pt; text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 14pt; text-align: justify; text-indent: 21.3pt;"><br><span>NAR TANELERİ</span><br><br><span>Okura dipnot: Bu yazıda okura, anlam kargaşasına mahal vermemek için "sen" diye hitap edilecektir.</span><br><br><span>X, Y ve Z adlı kişilerin herhangi bir erek için herhangi bir yerde buluştuğunu tasavvur et. Bu ortamda kaç kişi vardır? Üç mü? Yoksa dokuz mu?</span><br><br><span>Genelgeçer yaklaşıma göre -ki bu hiç de tuhaf görünmez göze ilk bakışta- cevap üçtür. Meseleyi alışılagelmişin dışında irdeleyen bir başka yaklaşıma göreyse cevap dokuzdur. Evet, dokuz!</span><br><br><span>Yazma melekesi ve edebi-felsefi muhayyilesini insan varoluşu üzerine yoğunlaştırmış İtalyan yazar Luigi Pirandello'nun "İnsan bir midir, hiç midir, yoksa binlerce midir?" sorusuna cevap aradığı Biri, Hiçbiri, Binlercesi adlı kitabına göre bu bağlam göz önünde bulundurulduğunda çıkarılacak liste şudur:</span><br><br><span>1) X'e göre kendisi</span><br><span>2) Y'ye göre X</span><br><span>3) Z'ye göre X</span><br><span>4) Y'ye göre kendisi</span><br><span>5) X'e göre Y</span><br><span>6) Z'ye göre Y</span><br><span>7) Z'ye göre kendisi</span><br><span>8) X'e göre Z</span><br><span>9) Y'ye göre Z</span><br><br><span>Pirandello'nun dizdiği bu liste ilk bakışta çılgınca, delice, hatta biraz saçma gözükse de, dosdoğrudur özünde. Bir düşün, çevrende bulunan her tipten insanı ve onların sana yaklaşımlarını. Her birinden aynı muameleyi mi görüyorsun, yoksa her birinden başka başka mı? Sen hep sendin ve sen hep sendinse eğer, ilk seçenek daha makul gelir kulağa. Bilâkis genelgeçer düşünce yanlış çıkarıma ulaştırır bu hususta. Bunu kanıtlamak için şöyle bir düşünmeni, ama gerçekten kafa yorarak, ciddi manada, uzun uzadıya düşünmeni isteyeceğim senden.</span><br><br><span>Bir arkadaşın vardır hani, kötü çocuk değildir de, gene de ayda yılda bir buluşur görüşürsünüz, pek yakın olmadığınızdan dolayı öyle derin sohbetlere de kalkışmazsınız. Bir arkadaşın daha vardır, her derde düştüğünde seni o dipsiz kuyudan çekip çıkaran, içini dışını bilen, ne kadar sıkı giyinirsen giyin karşısında anadan üryan olmaktan felah bulamadığın. Annenin gözünde kıçını bezlediği sevimli bir bebekten öteye geçemezken, lisede kız meselesi için dayak attığın çocuğun gözünde tam bir canavarsındır. Baban seni beceriksiz, işe yaramaz, hayırsız bir evlattan öte görmeyebilir bazen. Oysa geçen yaz bir mukabele bulup girdiğin işi ne kadar çabuk kavramıştın ve işin müdavimleri seni nasıl methetmişlerdi. Yani bu üç kıyasta bile, sen aynı sendin de sen aynı sen değildin.</span><br><br><span>Kıssadan hisse herkesin yaklaşımı farklıdır. Ve her yaklaşım görecelidir. Konu insanın bir mi, hiç mi, binlerce mi olduğuna gelince mutlak çıkarımlarda bulunmak imkânsızlaşmaya başlar. "Ben" denen tekil özne birden formlarını arttırmaya başlar, birden binlerce olursun, binbir farklı yaklaşım ve binbir farklı kişilik arasındaki köprüde bocalayıp durursun, sonra "Ben" denen öznenin tekilliği gelir aklına, boğulursun, sonra deliliğin sınırında dolaşırken koca bir hiç geçirirsin içinden, duman bulutu gibi yerle yeksan olur tüm perspektifler... Fakat tüm bu bocalama hâlinin sonu gelmez bir türlü, sündükçe süner, ne ölümcül sürünceme bu!</span><br><br><span>İşte Pirandello, mevzu bahis kitabında bu sürünceme haline öyle güzel değiniyor ki; sanki günlerdir aklına takılan, ha bire melodisini mırıldanıp durduğun fakat bir türlü adını anımsayamadığın o şarkıyı haykırıyor sana. Fakat öyle fısıltılı bir haykırış ki bu, hep bir tereddüt hep bir sakınca, başka başka şarkılar saklanmış gibi o şarkının içine. Sığamamış tek bir şarkı binlerce şarkıya, ya da sığamamış binlerce şarkı tek bir şarkıya, ya da ortada ne şarkı var ne melodi, her şey başlı basınca koca bir sanrı sanki.</span><br><br><span>Okurken bazı yerlerde başım ağrımıştı kitabı. Baş ağrım kesinkes kesilmese de bir nebze dinmişti sonrasında. Bu baş ağrısı şu cümleyle başlamıştı: "Başkalarının gözünde bugüne dek kendim olduğumu sandığım kişi olmadığım düşüncesine takılıp kaldım." Şu cümlelerle de bitmemesine rağmen dinmişti bir nebze: "Ölümü düşünmek ve dua etmek. Buna hala ihtiyaç duyanlar var ve çanlar onlar için çalıyor. Benim artık buna ihtiyacım yok çünkü her an ölüyorum ben ve hiçbir anıya sahip olmadan yeniden doğuyorum: bir bütün olarak yaşıyorum ama artık kendi içimde değil, dışarıda olan her şeyin içinde." Bu iki cümleyi birbirine bağlayan, köprü vasfı gören, yani kitabın ana fikri olan cümle ise şudur: "Hiçbir şey herkes için aynı değildir..."</span><br><br><span>Gerçekten de öyledir. Biraz ironik kaçacak ama nar gibidir insan. Bir bak sen sensin, koca bir narsın sen. Bir bak binlerce nar tanesisin; ona göre, şuna göre, buna göre sensin, sen sen değilsin.</span><br><br><span>Bunca laf sonunda varacağım nokta şudur: Belki de kendisi için hiç kimse olan biri olmaktır tek umar. Belki de herkes için biri olmanın yolu budur.</span><br><br><span>***</span><br><br><span>Kaynakça</span><br><br><span>Luigi Pirandello, Biri, Hiçbiri, Binlercesi, Zeplin Kitap, 2019</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal; margin: 0cm -7.1pt 0.0001pt; text-align: justify;"><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: 14pt;"></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ORTANCA İSTENCİ</title>
<link>https://ilterdergisi.com/ortanca-istenci</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/ortanca-istenci</guid>
<description><![CDATA[ Anlam arayışı, modern yaşam, modern insan vb. konularda çeşitli edebi-felsefi eserlere ve bu eserlerin yazarlarına gönderme ve atıflarla dolu, düşünmeye sevk eden bir deneme yazısı. ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/202411/image_870x580_6741b73785522.jpg" length="53302" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 23 Nov 2024 14:07:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>Taha Murat Aydın</dc:creator>
<media:keywords>anlam, hayatın anlamı, anlam arayışı, modern hayat, modern yaşam, modern insan, anlamsızlık, umutsuzluk, aidiyetsizlik, sıkışmışlık, Chuck Palahniuk, Franz Kafka, deneme, şiir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" align="center" style="margin-bottom: 48pt; text-align: left;"><br><span>ORTANCA İSTENCİ</span><br><br><em>Hayata gözlerini çok geç açmış,</em><br><em>Dünyayla yıldızı barışamamış,</em><br><em>Kendini binbir kez avutmuş,</em><br><em>Gene de derman bulamamış</em><br><em>Çocuklardır; ortanca çocuklar.</em><br><span><em>Neyse ki ben son çocuğum!</em><br><br></span><span>Okura dipnot: Yazdıklarımı ve yazacaklarımı, gayet tipik bir yaşam bunalımı içerisinde bocalayıp duran gayet tipik bir delikanlının alelade kaleme aldığı sızıldanmalar silsilesi olarak addetmektense; herhangi birinin herhangi bir meseleye açıklık getirme ve kendi nazarında açıklık getirdiği bu meseleye, yazdıklarını okuyan kişilerin de aynı his ve yorumlamayla yaklaşıp yaklaşmadıklarını öğrenme çabası olarak addetmeniz, çok daha verimli bir okuma gerçekleştirmenizi sağlayacaktır.</span><br><br><span>Chuck Palahniuk'un bir kitabı var, bilir misiniz? Yeraltı edebiyatının misli menendi bulunmayan eserlerinden biridir kendisi. Fakat insanlar üzerinde bıraktığı etki, edebiyat camiasındaki emsalsiz konumundan ziyade beyaz perdeye uyarlandığında yakaladığı başarıyla öne çıkıyor günümüzde. Hâlbuki kitap, en az filmi kadar vakit ayırmaya değer bir yapıt. Lafı sündürmeden merakları gidereyim: Kitabın adı Dövüş Kulübü.</span><br><br><span>İlk kuralı çiğneyerek anlatmaya devam ediyorum. Dövüş Kulübü'nün film versiyonunda, izleyenlerin kolay kolay hatırından çıkmayacak bir sahne ve o sahnede geçen bir tirat var: "Lanet olsun, koca bir nesil benzin pompalıyor; garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlarla araba ve kıyafet peşinde koşmaya yönlendirilmişiz. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız, ne büyük bir savaşımız var ne de büyük bir buhranımız. Bizim savaşımız ruhani bir savaş; en büyük buhranımız kendi hayatlarımız."</span><br><br><span>Her ne kadar çoğunlukla eril tabiatını yitirmiş erkek izleyicilere hitap eden bir sahne olduğu söylense de, modernleşme safsatası içinde özünden düşmüş kent insanının panoramasını birkaç tumturaklı cümle ile gözler önüne seriyor. Şimdiden filmi izleyen herkesin tüylerinin dikeldiğini hissedebiliyorum. Bu hem müthiş, hem de berbat bir durum. Şöyle ki, x bir zamane insanının yaşamı, y bir zamane insanın yaşamıyla tikel olarak aynı. Girdisi çıktısı göz ardı edildiğinde nefes alıp vermenin ve bilinç kazanmanın uhdesinden gelebilmiş atom yığınlarıyız. Ve ne tuhaf, hepimiz bunun farkındayız. En acısıysa bu farkındalığa rağmen elimiz kolumuz bağlı vaziyette öylece sönüp gitmemiz. Yapabildiğimiz tek şey, mevzu bahis aidiyetsizlik ve sıkışmışlık hissini konu alan bir şeyler karalamak işte! Başka ne yapılabilir ki? Ne de olsa hippi yaşamının sükse yaptığı veya 68 Kuşağı’nın hat safhada olduğu dönemleri geride bıraktık. Bu tür sansasyonlar mazinin tozlu sayfalarında, tebessüm ettiren ve hayata kendi nazarlarında mana biçen devinim silsileleri olarak kaldı.</span><br><br><span>‘’Hippi yaşamı iyi hoş da, 68 Kuşağı alakaya maydanoz kaçtı.’’ diyecekler için: Böylesi bir topluluk Türkiye’de yalnızca bir kez görüldü ve bu devinimin, 68 Kuşağı içinde bulunan her bir bireyin hayatlarına yoğun bir anlam kattığı aşikâr. Günümüzde ise bu minval üzere boy göstermiş bir oluşumla karşılaşmak imkân dâhilinde değil gibi gözüküyor. Yirminci asrın son demlerinde ve yirmi birinci asırda doğmuş kimseler, o serkeş karaktere sahip değil çünkü. Aynı Jack London’ın ilk göz ağrısındaki gibi, özümüzden gelen bir çağrı sancıyıp duruyor. Fakat biz insanlar çağrıya kulak vermektense binbir çeşit tıkaçla kendimizi çağrıdan soyutluyor, resmen sağır kesiliyoruz.</span><br><br><span>Oysa özümüze, atalarımıza dönüp şöyle bir baktığımızda onları kıskanmamak mümkün müdür? Evet, günümüzde nispeten daha konforlu bir yaşayış biçimi içerisindeyiz. Evet; bilgi denen o ulu kavrama erişmek, insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar kolaylaştı. Evet, artık kelimenin tam anlamıyla olmasa da modernleştik. Peki sonuç? Sonuç muğlak! Sonuca ulaşma gayesi içinde ayak sürüdüğümüz yol, kof bir tereddütten ibaret. Ve bu tereddüt, naçiz vücutlarımıza sıkışmış ruhlarımızı kemirmekten başka hiçbir işe yaramıyor. Oysa atalarımız gayet ilkel fakat gayet anlamlı hayatlar yaşadılar ve anlam arayışı içinde değil, anlam içinde boğularak öldüler. Bu, zamane insanının; ortalaması onlarca yıl kadar uzamasına rağmen anlamsızlığın pençesine düşmekten felah bulamamış ömrünün tükenip gidişinden çok daha şerefli.</span><br><br><span>Sade anlamını değil, şereflerini de yitiren hayatlarımızda kafkaesk bir hamamböceği tasvirine doğru hız kesmeksizin yol alıyoruz. Hamamböceği demişken, hamamböceğini biz insanlardan ayıran nedir? Panzer kadar sert bir sırt, üç çift ince bacak, bir çift ürkünç duyarga ve bir tomar kitin mi? Yoksa insan, hamamböceğinin estetik bir görünüş ve hatırı sayılır bir şuur kazanarak biyolojik başkalaşımla boy göstermiş formundan mı ibaret? Bilmiyorum. Bu hususta tek bildiğim, benim de içinde bulunduğum Tarihin Ortanca Çocukları kümesindekilerin tek bir istence iştirak ettikleri: Anlam. Hatta salt anlam bir kenara, umut yerine konulabilecek anlam süprüntüleri de hiç fena olmazdı işin doğrusu. Her ne kadar kendimizi kandırıp aksini iddia etsek de buna muhtacız. Anlam denen o şeye muhtacız ve bu muhtaçlık hali onmadığı sürece 5-10 metrekarelik odalarımızda hamamböceği gibi ezilip büzülerek boşluk hissinin boğucu karanlığında kalakalacağız.</span><br><br><span>Modern dünya olarak adlandırdığımız ve halen sokakta anadan üryan yürüyemediğimiz sözüm ona asri bu bağlamda mevzu bahis anlamı nasıl bulabiliriz peki? Öncelikle bu sorunun köküne inerek başlamak istiyorum: Varoluşumuzdan mütevellit süregelmiş ve pek çok farklı cevap arasında mekik dokuyup durduğumuz ‘’Hayatın anlamı nedir?’’ sorusunun çağa entegre olmuş bir çeşitlemesidir bu. Cevaben pek çok şık sunulmuştur, hatta kendi şıkkımızı oluşturabilme gibi bir hakkımız da vardır, ne güzel! Oluşturulmuş şıklara üstünkörü değinecek olursak; mutlu olmak, öğrenmek, mensup olduğu inanışın ilahi ikonalarını tanımak, iyi olmak, basit bir yaşam sürmek, anlık zevklerin peşinden koşmak, Tanrı’yı öldürmek… Diye uzayıp gider. Peki, bu şıklardan hangisine yönelmeliyiz? Biz bu şıklara yönelemeyiz. Bunu yapabilmek için evvela güttüğümüz tüm o yapay ve sentetik kaygılarımızı bir kenara bırakmak gerekir. Çünkü anlam dediğimiz şey katıksızdır. Bu katıksızlık da sözüm ona çağcıl duruma getirilmiş o görünmez duvarı aşmayı, aşamasak da kendi özgül duvarımızı o duvar üstüne örmeyi gerektirir. Tüm bu sayılanlarsa cesaret ister. Ne zaman cesur bireyler oluruz, o zaman sunulan tüm şıklara yönelebilir veya kendi şıkkımızı oluşturma hakkımızı kullanabiliriz.</span><br><br><span>Yazdıklarımı okuyup kafa yoran herkese sonsuz teşekkürler! Ve anlam arayışı içinde başını alıp giden herkese selamlar!</span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>SANDIK HATIRATI</title>
<link>https://ilterdergisi.com/sandik-hatirati</link>
<guid>https://ilterdergisi.com/sandik-hatirati</guid>
<description><![CDATA[ Gece yarısıydı. Delikanlının gözüne bir damla uyku girmemişti. Anlamlandıramadığı bir huzursuzluk kaplamıştı içini, sinesinde bir ağırlık hissediyordu... ]]></description>
<enclosure url="https://ilterdergisi.com/uploads/images/2024/10/image_750x500_67141c4aba87f.jpg" length="139973" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 19 Oct 2024 23:54:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>Taha Murat Aydın</dc:creator>
<media:keywords>öykü, hikaye, kısa öykü, kısa hikaye, durum öyküsü, durum hikayesi, çehov tarzı öykü, çehoz tarzı hikaye</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><b><br>SANDIK HATIRATI <o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Gece yarısıydı. Delikanlının gözüne bir damla uyku girmemişti. Anlamlandıramadığı bir huzursuzluk kaplamıştı içini, sinesinde bir ağırlık hissediyordu. Yatakta debelenmektense kalkıp bir şeyler yapayım, diye düşündü. Yekindi ve ağır adımlarla mutfağa doğru ilerledi. Bir maden suyu-sigara yapmak, kendine gelmesine yeterdi. Buzdolabından maden suyunu çıkardı, sandalyeyi düzeltti ve mutfak masasına oturdu.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Oturmasıyla sorgulaması bir olmuştu. Nedendi bu huzursuzluk? Belki ölümü düşündüğündendir. Belki dedesinin ölümünü hatırlatan bir şeyler vardır bu gecenin içinde. Ama neden bu gece? Sonsuzluğa uzanan sonu çağrıştıran bir şeyler mi görmüştü acaba? Hiçbir şey görmediğinden adı gibi emindi oysa.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>İyice kaçmıştı uykusu. Uyumak istiyordu bir yanı, uyuyup bütün bunları unutmak; bir yanıysa öylece kalakalmak. Hem birkaç saat sonra okula gidecekti, uykusuz zihni açık da olmazdı. Zaten son zamanlarda okulu epey aksatmıştı. Ama uyku da tutmuyordu hani. Bakışlarını halının köşesine dikip kara kara düşündü böyle.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Derin bir us ile yüzüyordu sanki. Ne maden suyu şişesini açıp bir yudum içmişti, ne de sigarasını sarıp bir fırt çekmişti. Biraz geç farkına vardı bunun. Durumu çakar çakmaz maden suyunu da, hemencecik sardığı sigaralardan gelişi güzel seçtiğini de içmeye başladı.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Tekrar düşünmeye koyuldu. Dedesini düşünüyordu, babasından çok sevdiği dedesini. Gerçi demir parmaklıklardan ötürü babasını sevmeye pek vakit bulamamıştı ama olsun. Gene de babasından kıymetliydi o.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Birkaç hafta önce, yavaş yavaş ölüm acısını kanıksamaya başladıkları zamanlarda; annesi, evin gizli saklı köşelerinden bir sandık çıkarmıştı. Pek eskiydi, rengi ladine çalıyordu ama çamdan yontmaydı. Üstünde anlamlandıramadığı motifler vardı. Annesinin anlattığına göre bu sandık, kendisine büyük dedesinden yadigârdı. Fakat içindekiler babasından kalmaydı. Aslında annesi daha pek çok detay vermişti de, tüm dikkatini sandığın haşmetine deriştirdiğinden ardındaki asırlık hatırat silsilesini kaçırmıştı delikanlı.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Sandığı açtıklarında içinden tomarıyla kâğıt ve fotoğraf çıkmıştı. Neredeyse hepsi sararmıştı. İnsanın içini gıdıklayan hoş bir koku yükseliyordu sandıktan. Huzur vericiydi. Hemen merakla kâğıtlara yumulmuştu delikanlı. Her bir tarafı şiirlerle, mektuplarla, yaşanmışlıklarla sarmalanmıştı; doluvermişti gözleri. Sonra öngörülebilir bir ağlama tufanı...<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Kendisini az biraz toparlamaya başladığında annesini boş verip sandığı kaptığı gibi odasına çekilmişti. Annesi, bu tavrı karşısında oğlunun ardından tebessüm etmekle yetinmişti.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>O gün okulu asmıştı. Yaklaşık altı saat boyunca soluksuz okumuştu. Artık duygulandığından değil, uykusuzluktan gözleri yaşarıyordu. Daha fazla metanet gösteremeyip uyuyakalmıştı. Fakat birkaç saat sonra rüyasında dedesini görmesi üzerine uyanıp tekrardan okumaya koyulmuştu. Bir altı saat daha... Ne mahpushanesi, ne cinayeti, ne Almanya'sı, ne Kore'si, ne sevdası, ne ayrılığı, ne yoksulluğu eksikti. Dedesi romanlara sığmaz bir ömür yaşamış da haberi yokmuş meğer!<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>O gün bu gündür; şiire, türküye, mektuba; kısaca edebiyata merak sardı delikanlı. Sürekli okuyor, yazıyordu. Tüm bunları düşünürken kendini yine yazarken buldu. Nereden gelmişti bu kalem? Nereden gelmişti bu defter? Bilmiyordu.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Hemen bir iki dize karaladı. Tütün dedi, sarmak dedi, ölüm dedi, bitirdi şiirini. Derken annesi saçı başı dağınık, uyku mahmuru, mutfağa girdi. Demek onu da uyku tutmamıştı. Demek aynı huzursuzluk ona da sirayet etmişti. Demek huzursuzluk bulaşıcıydı!<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Annesi, delikanlının az önce sardığı sigaralardan gelişi güzel seçtiğini yakıp içmeye başladı. Birkaç fırt sonra annesinin uyku mahmurluğunu üzerinden atmaya başladığını fark eden delikanlı, şiirini okuttu ona. Annesi o günkü tebessümle karşılık verdi oğluna. Ardından delikanlı da, az önce söndürdüğünün üstüne, bir sigara yaktı. İşleri bitince uyumak üzere odalarına dağıldılar. Fakat ikisi de uyuyamadı.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>***<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b>Delikanlının Şiiri<br><br>Sardım birkaç dal,<br>Doldurdum pakete.<br>Geçtim mutfağa;<br>Yaktım birisini, <br>Gelişi güzel seçtiğimi,<br>Rastgelesini.<br><br>Düşündüm ilkin:<br>Tütün gibiyiz.<br>Ne zaman sarılacağımız da<br>O kapalı kutuya hapsedilip <br>Ne zaman yanacağımız da <br>Belirsiz.<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><b><a href="https://ilterdergisi.com/tutunce-ilham" target="_blank" title="Delikanlının Şiiri" rel="noopener">Şiirin Asıl Hâli: https://ilterdergisi.com/tutunce-ilham</a><o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>
<p style="text-align: justify;"></p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>