19 Mayıs'ın Önemi

Bu incelemede 19 Mayıs'ın Türk Milleti açısından önemi işlenecektir

19 Mayıs'ın Önemi

-

  

               BİR BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ OLARAK 19 MAYIS

                                            
                                           ÖNSÖZ

 

19 Mayıs, sadece Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı gün olarak nitelendirilmemelidir. 19 Mayıs, Türk milletinin, Çiçi Han’dan Ergenekon Destanı’na, Ergenekon Destanı’ndan Kürşad İsyanı’na, Kürşad İsyanı’ndan daha nice zulme boyun eğmememizin son ve en şanlı olanıdır. Aziz Türk Milleti, verdiği İstiklal Harbi içinde, düşmana yurdu dar etmiş, akabinde Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde, büyük bir zafer kazanılmıştır. İşte, tüm bu direnişin başlangıcıdır 19 Mayıs, Türk milletinin, yeniden doğduğu gündür 19 Mayıs. Bu olayın önemi şüphesiz tarihimizde çok büyüktür. İşbu yazıda, 19 Mayıs ele alınacaktır.

                                        
                          

Osmanlı İmparatorluğu, dünya içerisinde değişen meselelere ok yaydan çıkana kadar çoğunlukla önem göstermemiştir. Özellikle 17. Yüzyıl’ın ortasında, Köprülüler, Osmanlı’nın içindeki çürümeyi fark etmiş, sistemi tamir etmeye çalışan birer tamirci gibi davranmışlardır. Şüphesiz ki Köprülüler Devri’nin tarihimizde önemi büyüktür. Fakat bu süreci bir inkılap olarak değerlendirmek metodolojik olarak bir hatadır. Köprülüler, sistemi baştan aşağı değiştirmemiş, sadece kusurlu yapıları tamir etmişti. Bu tezi şöyle somutlaştırabiliriz: Bir balkon düşünün, her yerinde hamamböcekleri var. Köprülüler bu balkonu gördüğünde, hamamböceklerini yere fırlatmıştı, balkon da “şimdilik” temizlenmişti. Ancak Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Viyana Bozgunu’nun ardından gelen ne kadar kutsal oldukları meçhul Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşları’nda, 16 yıllık amansız bir savaş yaşayan Osmanlı Devleti’nin omurgası bükülmüştür. Özellikle Salankamen Meydan Muharebesi’nde Fazıl Mustafa Paşa bir kurşun ile şehit düşmüş,  başlangıçta Osmanlılar lehine giden muharebe, sadrazamın şehitliğinin ardından tam bir bozgun ile sonuçlanmıştır. Haliyle sadrazamın şehit olması, Osmanlı askerlerinin moralinde büyük bir darbeye yol açmış, geriye kalan sekiz yılın başlarında Osmanlılar aleyhine büyük bir taarruz varken, Kaptan-ı Derya Mezzomorto Hüseyin Paşa ve o dönem bazı görevlere getirilmiş olan Köprülü Amcazade Hüseyin Paşa’nın, bu iki Hüseyin’in çabaları göze çarpmaktaydı. Ancak İttifak cephesinde, belki de tarihin gördüğü en büyük askeri dehalardan biri olan, Napolyon Bonapart’ın bile örnek aldığı Savoy Prensi Eugene vardı. II. Mustafa, Avusturya Seferlerinde ordusu yönetebilse de, Zenta Muharebesi’nde aldığı ağır bozgun, aynı zamanda sadrazam Elmas Mehmed Paşa’nın muharebe sırasında şehit düşmesi sonucunda 1699’a kalan iki yılda barış çabalarına girişilip, nihayetinde 1699’da Karlofça Barış Antlaşması’na imza atılarak, Osmanlı Avrupa karşısındaki ilk büyük toprak kaybını ve bozgununu yaşamıştır. Geri kalan yıllarda yine Avrupa devletleriyle girişilen savaşlar (Prut Savaşı’ndan Napolyon Bonapart’ın Mısır’ı işgaline ve geri çekilişine kadar olan savaşlar) Osmanlı’yı daha da yıpratmıştır. 19. Yüzyıl’da II. Mahmud, ülkeyi yenileme çabasına girişmiştir ve kısmen başarılı olmuştur. Genellikle Çar Petro ve II. Mahmud birbirlerine benzetilip karşılaştırılır. Fakat bu çok yaygın bir metodolojik hatadır. Öncelikle, aralarında neredeyse bir yüzyıl fark vardır. (Petro’nun tahta çıkışı: 1700, Mahmud’un tahta çıkışı: 1808) İkinci olarak, ikisinin vaziyetleri farklıdır. Petro’nun çarlığı boyarlar yüzünden tıkanık bir haldeyken, Osmanlı İmparatorluğu’nun vaziyeti köhneleşmiş medrese sistemi, tecrübesiz padişahlar, ilmiye sınıfında torpillerin artışı, teknolojik gelişmelerin takip edilmemesi, yeteneksiz devlet ricali, merkezi otoritenin zayıflığı, yeniçeri ocağının bozulması akçenin değer kaybı ve daha nice sebeple açıklanabilir. Rusya’nın ilerleyebileceği büyük bir bozkır vardı. II. Mahmud’un güneyi Kavalalı ile, doğusu Kaçarlar ile, kuzeyi Rus ile, batısı da Avrupalılar ile çevreliydi. Osmanlı Modernleşmesi sürecini değerlendirmeden bu olaylarla bağlantılı olan, Türk’ün şanlı kurtuluşunun başlangıcı olan 19 Mayıs’a geçmeyi düşünmek, metodolojik bir hata olacaktır. Temelsiz bir bina, çökmeye mahkûmdur. Buna İkinci Mahmud devrinden başlamayı uygun gördük.

Mahmud II döneminde yapılan modernleşme hareketleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun yapısını önemli ölçüde değiştirmiştir. Örneğin Vaka-i Hayriye yani  Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, ardından Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusunun kurulması, modern Türk Silahlı Kuvvetleri’nin temelini atmıştır. Geleneksel ordu sisteminden Avrupai ordu sistemine geçişte önemli bir adımdır.

Daha önce ufak çaplı avrupaileşme hareketleri görüldüyse de ilk defa büyük ölçülü avrupaileşme, Enver Ziya Karal’ın tabiriyle cesur bir reformcu olan Selim III’le başlamıştır. Kurulan Nizam-ı Cedid ordusu orduda avrupaileşmenin başlangıcı olmuş, ardından kısa süre sonra kaldırılsa da Mahmud II dönemindeki Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusuna zemin hazırlamıştır.

 

Her ne kadar Mahmud II Sekbân-ı Cedid ordusunu Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusundan yaklaşık 18 yıl önce cülusunun ilk yılında kursa da, bu ordu kısa süreli oldu. Daha sonra çeşitli yenilikler yapılmış ve günümüz Türk Silahlı Kuvvetleri’ne zemin hazırlamıştır.

 

Ayrıca, II. Mahmud döneminde Avrupa’ya ilk defa öğrenci gönderilmiş, bu da ileride Osmanlı İmparatorluğunda Jön Türkler adlı hürriyetçi sınıfın ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Burada garp tarzı eğitim gören talebeler Meşrutiyetçi sistemi benimsemiş ve Osmanlı İmparatorluğu’na bu sistemi getirmek istemiş, 1876’da kısmen muvaffak olmuşlardır. Fakat II. Meşrutiyet kadrosunun çekirdek isimlerine baktığımızda çoğunun Avrupa’da eğitim görmediği aşikardır. Nitekim, Meşrutiyet ve Hürriyet anlayışı Osmanlı İmparatorluğu’nda Hamidiye Devrinde gerek mecmualarla, gerek gazetelerle, gerek de cemiyetlerle yayıldı. 

 

Şüphesiz ki Avrupa’ya öğrenci gönderilmesi Mahmud II döneminde aniden gerçekleşmedi. Selim III devrinde Londra’ya elçi olarak gönderilen Yusuf Agâh Efendi’nin lisan eğitimi almaları için (bilhassa Fransızca) Mehmed Derviş Efendi ile Mehmed Tahir Efendi aracılığıyla Avrupa’ya talebe yollama meselesinin temeli atılmıştır.  Fransa Büyükelçisinin yardımıyla dil eğitimi görmesi için Fransa’ya gönderilen İshak Efendi de örnek gösterilebilir. İlk talebelerden biri de 1820’de Fransa’ya gönderilen, Cezayir ulemasından Hamdan Efendi’nin oğlu Seyid Ali (Müşir Ali Rıza Paşa) idi.

 

 

 

Talebe gönderimi ise resmi olarak 1830’da Mahmud II döneminde Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasınıdan sonra kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusuna subay yetiştirmek gayesiyle, Hüseyin, Abdüllatif, Mehmed Reşid, Ahmed ve Edhem (sonradan sadrazam olan Edhem Paşa) isimli 5 öğrenci Avrupa’ya gönderildi. Avrupa’ya gönderilen talebelerde daha çok paşazâde ve sefir çocukları, (Örneğin: 1834-1837 arasında Paris’teki St. Louis İdadisi’nde okuyan, Paris Sefiri Mustafa Reşid Paşa’nın mütercim Ruhiddin Efendi’nin oğlu olan, geleceğin sadrazamlarından Ahmed Vefik Paşa, Enderun talebeleri ile Harbiye, Bahriye ve Tıbbiye’den mezun öğrenciler seçilmiştir. Velhasıl, Avrupa’ya talebe gönderilmesi, hem Osmanlı İmparatorluğu’na aydın insanlar yetirtişmiş, hem de hürriyetçilik  ve meşrutiyetçiliğin Osmanlı’da yayılmasına katkı sağlamıştır. Bu da Modern Türkiye Cumburiyeti’nin temelini atmıştır.

 

Hürriyetçiliğe gelecek olursak, Hürriyetçilik akımı İmparatorluğun sosyo-politik yapısını değiştirmiştir. Fransa ve İngiltere’deki özgürlükçü düşünceler, Osmanlı İmparatorluğu’na hürriyetçilik adıyla yansımıştır. Namık Kemal, Ali Suavi ve Ziya Paşa gibi isimler bu akımın bilinen temsilcilerindendir. Nihayetinde 1876’da I. Meşrutiyet ilan edildi. Osmanlı’nın ilk anayasası olan Kanun-i Esasi yürürlüğe girdi. Fakat Sultan Hamid 13 Şubat 1878’de meclisi süresiz tatil edince hürriyetçilik yeniden ilan edilmek için 31 yıl beklemek zorunda kaldı. Ayrıca, Avrupa’ya gönderilen talebeler geri döndükten sonra bu beraberinde getirdikleri fikirler  Osmanlı’da ilk defa ciddi meselelerin tartışılmaya başlanmasına sebep oldu.

Örneğin, anayasal düzen, parlamento ve vatandaşlık hakları gibi konular ciddi olarak tartışılmaya başlandı. Kul sisteminin bu dönemde vatandaşlık fikrine yerini bırakması da Modern Türkiye’yi anlamak için lazım olan bir noktadır. Tanzimat Fermanı (1839) ve Islahat Fermanı (1856) kuldan vatandaşa geçişin hukuki ve zihni ilk adımları olarak kabul edilebilir

 

19 Mayıs’ın Önemi

II. Mahmud devrinde temelleri atılan modern askeri ve mülki mektepler (Mekteb-i Harbiye, Mekteb-i Tıbbiye ve Mekteb-i Mülkiye), Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarmak amacıyla kurulmuş olsalar da, ironik bir şekilde imparatorluğun küllerinden yeni bir devlet çıkaracak olan entelektüel ve askeri kadroyu yetiştirmişlerdir. Garp tarzı eğitim alan, Fransızca kaynaklardan dünyadaki milliyetçilik ve hürriyet akımlarını takip eden bu yeni nesil zabitan sınıfı, sadece cephede savaşan askerler değil; aynı zamanda sosyo-politik meselelere kafa yoran birer aydın kimliği kazanmışlardır.

Nitekim 20. Yüzyıl’ın başı, bu kadronun teoriden pratiğe geçtiği amansız bir imtihan sahası olmuştur. Trablusgarp’ta gayrinizami harp usullerini öğrenen, Balkan Bozgunu’nda kurumsal çürümenin acı faturasını doğrudan cephede gören ve I. Dünya Savaşı’nın Çanakkale, Kut'ül Amare, Kafkasya ve Filistin gibi çetin cephelerinde pişen bu askeri kadro, modern askeri strateji ile Türk milletinin tarihsel mukavemet gücünü bünyesinde birleştirmiştir. İşte bu kadronun lideri olan Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak bastığında, arkasında II. Mahmud’dan beri süregelen iki asırlık modernleşme birikimi, önünde ise Mondros Mütarekesi ile tamamen savunmasız bırakılmak istenen bir vatan durmaktaydı.

Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’dan Samsun’a çıkışı, sıradan bir askeri görevlendirmenin çok ötesinde stratejik bir dehanın ürünüdür. Karadeniz bölgesindeki Türk mukavemetini bastırmak ve İtilaf Devletleri’nin bölgeyi işgal etmesine zemin hazırlayan Pontus çetelerinin faaliyetlerine karşı yerel halkı silahsızlandırmak amacıyla, kendisine geniş yetkilerle Dokuzuncu Ordu Müfettişliği görevi verilmiştir. Bu yetki, sadece askeri birliklere değil, bölgedeki mülki amirlere de emir verme selahiyetini kapsamaktaydı.

Ancak Mustafa Kemal Paşa, saltanat ricalinin ve işgal devletlerinin kendisinden beklediği vazifeyi tersine çevirmiştir. İstanbul Hükümeti’nin yürüttüğü teslimiyetçi politikayı ve İngiliz muhipliği gibi mandacı çözümleri reddederek, kendisine verilen resmi yetkiyi millî direnişi teşkilatlandırmak amacıyla bir enstrüman olarak kullanmıştır. 19 Mayıs 1919 Pazartesi günü Bandırma Vapuru’ndan Samsun topraklarına basılan o ilk adım; teslimiyet meclislerinin, sömürgeci planların ve tarihe gömülmek istenen bir milletin kaderini değiştirecek olan ihtilal sürecinin fiili başlangıcı olmuştur.

Samsun’un ardından süratle Havza’ya geçen Mustafa Kemal Paşa, yayımladığı Havza Genelgesi (28 Mayıs 1919) ile işgallere karşı ilk kitlesel mitinglerin yapılmasını sağlamış ve dağınık haldeki yerel direniş odaklarını (Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerini) ortak bir ülkü etrafında birleştirmeye başlamıştır. Hemen akabinde kaleme alınan Amasya Genelgesi (22 Haziran 1919) ise Türk inkılap tarihinin en radikal ve metodolojik metinlerinden biridir.

Genelgede yer alan şu iki madde, yazının başında vurgulanan kul sisteminden vatandaşlığa geçiş sürecinin ihtilal manifestosudur:

"Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir." (Gerekçe)

"Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır." (Yöntem)

Bu ifadeler, Osmanlı siyasal düşüncesinde o güne kadar görülmemiş bir paradigma kırılmasıdır. Devletin ve vatanın kurtuluşu artık hükümdarın iradesine değil, doğrudan doğruya milletin azim ve kararına bırakılmıştır. Bu durum, monarşik egemenlikten millî egemenliğe geçişin, yani cumhuriyet fikrinin ilk resmi habercisidir. 19 Mayıs’ta Samsun’da yakılan meşale; Erzurum ve Sivas Kongreleri ile hukuki bir çerçeveye oturtulmuş, 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla da kurumsallaşmıştır.

Sonuç

19 Mayıs 1919, bir imparatorluğun çöküş sürecinde kaybolup gitmek üzere olan bir milletin, tarih sahnesinde yeniden ayağa kalkış hırçınlığıdır. Osmanlı modernleşmesinin sağladığı askeri-entelektüel altyapı olmasaydı, bu direnişi sevk ve idare edecek kurmay zekâ eksik kalırdı; Türk milletinin tarihsel genetiğindeki bağımsızlık karakteri olmasaydı, hiçbir kurmay zekâ topyekûn bir halk hareketini örgütleyemezdi.

Bu yönüyle 19 Mayıs; Çiçi Han’ın bağımsızlık nidasının, Kürşad’ın saray baskınındaki amansız cesaretinin ve Ergenekon’da demir dağı eriten o kolektif iradenin 20. Yüzyıl şarlarında Mustafa Kemal Atatürk’ün dehasıyla yeniden vücut bulmuş halidir. Türk milleti, 19 Mayıs’ta sadece düşman işgaline karşı değil, kendi makûs talihine karşı da amansız bir başkaldırı başlatmış ve bu başkaldırıyı modern, tam bağımsız bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti ile taçlandırmıştır. Temelsiz binaların çökmeye mahkûm olduğu tarihi bir hakikatse, Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli de 19 Mayıs’ta Samsun’da atılan o çelikten iradedir.