"Zaman" Kavramı Üzerine Bir Deneme
Düşününce "zaman" ne kadar sıra dışı bir kavram değil mi? Her şey geliyor ve geçiyor, biz farkına varmadan. Günlerimiz, haftalarımız, aylarımız, senelerimiz... Tüm ömrümüz de hızlı bir şekilde ilerleyen bu kervana dâhil değil midir? Kervanın her üyesinin bir gün tadacağı "ölüm"den korkmamanın yolu nedir?
Okulumda vereceğim son konferans, yani "jübilem" için metin yazmaya başlayacağım. Düşününce zaman ne kadar da hızlı geçiyor. Liseye başladığım zaman daha dün gibi. Ve bunu lisenin sonunda söylüyorum. Bu yazıyı okuyacak ve lise döneminden belki beş, belki on sene, belki daha da uzun zaman geçmiş insanlar okuyacak. Eminim ki onlar için de tüm bu zaman çok hızlı geçmiştir.
Hayatın bu yönü bana hep garip gelmiştir. Senelerdir zamanın akışına kafa yorup durmuşumdur. Bazı saatler saniyeler gibi geçerken, bazı saniyeler nasıl saatler gibi geçer anlam veremiyorum. Zaman akıp gidiyor anlayacağınız ve biz bu zamanda iyisiyle kötüsüyle yaşıyoruz. Sahip olduğumuz şeylerden ziyade sahip olamadıklarımıza odaklanıyoruz ve bu bize zarar veriyor. Oysaki hayatta sahip olduklarımızın değerini bilmeliyiz. Sevdiklerimizin, yaşamımızın, dünyamızın değerini bilmeliyiz. Anda gördüğümüz bir yüzü belki bir daha göremeyebilir, anda duyduğumuz bir sesi belki bir daha işitemeyebiliriz. İyi anlarımızın değerini bilmeliyiz, çünkü o anlarda mutluyuzdur. Kötü anlarımızın değerini bilmeliyiz, en kıymetli zamanlardır, çünkü bize bol bol ders alacağımız hatalar yaptırırlar. Gidenin, kalanın, gelenin değerini iyi bilmeliyiz ve saydıklarımın bize kattığı şeyler için onlara minnettar olmalıyız.
Düşününce, belki beş saniye sonra yaşamayacağız bile. Bu nedenle her anımızı doya doya yaşamalıyız. Hayatın güzelliğinin farkında olmalıyız. "Küçük" şeylerden mutlu olabilmeliyiz. Kendimizi iyiliğe adamalıyız. Ölümden korkmamalıyız. Marcus Aurelius'a göre ölüm, doğanın bir parçasıdır. Eğer doğanın parçası olan bir şey birini korkutuyorsa, o kişi çocuktur. Ölüm sadece doğanın bir parçasıdır ve hiç kuşkusuz doğayla uyumludur. Aurelius'a bir noktada katılıyorum. Ölüm doğanın bir parçası, yaşamın bir gerçeğidir. Bazı şeyleri değerli yapan, kıymetini anlamamızı sağlayan, bazı anları ölümsüz yapan ölüm değil midir? Ölümden korkan birisini de "çocuk" olarak addetmemek gerek ama.
İnsan her gününü son günü gibi yaşamalıdır. Buna göre yaşamalı, buna göre düşünmeli, buna göre konuşmalı; her işini buna göre yapmalıdır. Bu bazı insanlar için berbat, korkunç bir düşünce olabilir; bunu anlıyorum. Benim için değil. Peki neden? Çünkü ideallerim var ve bu ideallerimin temel prensibi: vatanın ve milletin iyiliğidir. Vatanın ve milletin iyiliği için hareket etmek, ilerlemek, engeller karşısında yılmamaktır. Son günümde bile bu idealle yaşayacağım. Bu ideal düşmana kurşun sıkmak değildir. Nedir peki? "Basit şeylerden mutlu olmalıyız," demiştim, o misal. Basit düşünün. Saygılı olmak, cömert davranmak, iyilik peşinde koşmak, doğaya zarar vermemek ve doğanın güzelliğine hayran kalmak, canlıları korumak; millete ve vatana hizmet etmek değil de nedir? Hizmet sadece siyasi ve askerî arenada olmaz. Eğer hizmet konusunda basit düşünmeseydim, beş saniye sonra ölmek korkutucu gelirdi. Basit düşünmenin gösterdiği fırsatlar bana her gün savaşma ve mücadele etme umudunu veriyor. Bugün son günüm de olsa, son anlarımı yaşıyor da olsam, şu an milletimin birkaç ferdinin yüreğine dokunabilecek bir yazı yazarak bile bu idealimi gerçekleştirmeyi amaç ediniyorum aslında. Hiç değilse ideallerimi gerçekleştirmeye çalışıyorum. İdeale sahip olmak ve bu ideal doğrultusunda koşmak; Saniyeler sonra beni, eğer bir ölüm bekliyorsa, bundan çekinmememe neden oluyor. Yaşamın büyük erdemlerinden biri ideal sahibi olmaktır. İdeal dediğimiz şey: meslek sahibi olmak, ev-araba almak, "X" maaşlı işte çalışmak değildir. İdeal maneviyat ile oluşur ve şekillenir. Beş saniye sonra da, beş sene sonra da, elli sene sonra da eğer öleceksem; ideallerim peşinde koşarak öldüğümü bilmek ölümden çekinmememe neden oluyor.
"Basit" kavramını da iyi anlamanızı isterim. Her konuda, her zaman basit düşünmemek gerek. Bunun açıklaması da başka yazıya kalsın.
Bu yazıyı yazarken çalmaya başlayan müzikte "Hans Zimmer - First Step" müziği. Jübile yapmaktan bahsederken çalan müziğin isminin "İlk Adım" olması, atılan her son adımın aslında son adım olmadığını; yeniliğe, değişime ve bu ikisinin getirdiği bilinmezliğte atılan o ilk adım olduğunu söylüyor sanki.