Tarih Nedir, Tarih İlmi Üzerine
Bu yazımın temel amacı Tarih bilimini, Tarihçiliği ve bunların önemini yer yer felsefi ve edebi tanımlamalara başvurarak basitçe anlatmaktır.
Bu yazımın temel amacı Tarih bilimini, Tarihçiliği ve bunların önemini yer yer felsefi ve
edebi tanımlamalara başvurarak basitçe anlatmaktır. Öte yandan, okuyucuda Tarih bilimine
karşı bir merak ve ilgi uyandırmayı amaçlamaktır.
Tarihin Niteliği ve İşlevi
Tarih, yalnızca geçmişteki olaylardan ibaret değildir, sebep sonuç ilişkisi ile günümüzü
şekillendiren bir süreçtir. Zira geçmişte meydana gelen olaylar ve bu olayların nedenleri
zaman içinde birbirini etkileyerek bugünkü yapıyı ortaya çıkarır. Bu bakımdan tarih, olayları
yalnızca aktaran değil, aynı zamanda bu olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkilerini inceleyen
bir disiplin olarak karşımıza çıkar. Bu yaklaşım pozitivist düşüncenin egemen olmaya
başlamasıyla yaygınlaşmaya başlamış olsa dahi geçmişte bu görüşe sahip tarihçiler var idi.
Birkaç örnek vermek gerekirse Eski Yunan tarihçilerinden Thucydides ve Polybius,
Araplardan İbni Haldun, İtalyanlardan Nicolo Machiavelli ve Jean Baptiste Vico, Türklerden
Naima, Koçi Bey ve Kâtip Çelebi gibi isimleri sayabiliriz(1). Bu isimlerin ortak noktası, tarihe
yalnızca olayların aktarımı olarak değil, aynı zamanda neden-sonuç ilişkisiyle insan ve
toplum kimliğini şekillendiren bir süreç olarak yaklaşmalarıdır. Bu bakış açısı, tarihin işlevine
dair yapılan şu tanımda açıkça ifadesini bulur: “Tarih bir kimlik oluşturur ve onu açıklığa
kavuşturur. Bu da bireyselliğin temel unsuru ve toplumun temel direğidir”(2). Tarih biliminin
günümüzü şekillendiren bu yapıcı süreci, olayların zamana yenik düşmesini engelleyen
bilinçli bir muhafaza eylemidir. Döneminin en yüksek entelektüel süzgecinden geçmiş
zihinlerinden biri olan Anna Komnena, bu durumu şöyle mühürler: “Tarih bilimi, zamanın
akışına karşı koyan sarsılmaz bir benttir: O [tarih], akıp gidiş sırasında olan bitenlerden,
akıntı üstünde yakalayabildiklerini kollarına alıp tutar ve onların, sonsuza dek orada kalmak
üzere unutulmuşluğun derinliklerine kayıp gitmesine asla izin vermez”(3).
Tarih, geçmişte yaşanmış olayların kronolojik bir dizisi değildir; her olay, bu olaylara
katılan insanların karar ve davranışlarıyla şekillenir. İnsanlar, bulundukları koşullar ve
karşılaştıkları seçenekler doğrultusunda farklı yolları tercih ederler. Bu nedenle tarih,
insanların yaptıkları seçimlerin ve bu seçimlerin sonuçlarının incelenmesi olarak
tanımlanabilir(4). Geçmişteki bu davranışlar, yalnızca olayları değil, toplumların ve bireylerin
bugünkü sosyal, kültürel ve siyasi yapısını da anlamamıza olanak sağlar. Nitekim tarihçilerin
geçmişi ele alış biçimi, bugünü anlamak ve yorumlamak amacıyla yönlendirilir; her dönemin
geçmişe farklı sorular yöneltmesi, bu yaklaşımı daha da derinleştirir(5). Dolayısıyla tarih bilgisi,
insan davranışlarının sürekliliğini ve değişimini kavramamıza imkân tanıyarak hem bireylerin
hem de toplumların kendilerini ve geleceklerini daha bilinçli değerlendirmelerine yardımcı
olur.
Tarihin, geçmiş insan davranışlarını ve bunların sonuçlarını inceleyen bir bilim dalı olarak
tanımlanabileceğinden bahsetmiştik. Bu durumda insan, tarihin kaynağı ve hedefidir
diyebiliriz. “Tarihin kaynağı ve hedefi insan olduğuna göre, insanı ilgilendiren ve insanın
ilgilendiği her şey tarihi ilgilendirir. Gelecekte de insanı ilgilendirecek her şey tarihin konusu
olacaktır. O halde tarih, sadece geçmişteki siyasi olayların yekunu (toplamı) olmayıp,
geçmişte insanı ilgilendiren her şey (siyaset, iktisat, kültür, hukuk, sanat, mimari, eğitim)dir.
… Kısacası tarih, zikredilen bu bilim dallarının geçmişinin, insanlığın medeniyet yolunda
gösterdiği gayret ve ortaya koyduğu eserlerinin bütünüdür”(6).
Tarih Felsefesi:
Tarih sadece dış dünyada olup bitenlerin bir dökümü değil, aslında insan aklının ve
toplumsal bilincin bir serüvenidir. Felsefi bir açıdan baktığımızda, insan doğası dediğimiz
kavram aslında insanlık tarihinden başka bir şey değildir; çünkü insan ve toplum, biyolojik bir
kalıptan ziyade zaman içindeki eylemleriyle var olur. Bu bakış açısına göre, bir bireyin veya
bir toplumun “kendini bilmesi”, ancak kendi geçmişini derinlemesine kavramasıyla
mümkündür. Bu bağlamda akıl, kendi doğasını önceden sergileyen pasif bir yapı değil, bizzat
gerçekleştirdiği etkinliklerin toplamı olan saf bir edimdir. Doğadaki nedensellik ilişkisinin
aksine akılda geçmiş, şimdiki zamanın içinde çözümlenmiş bir içerik olarak varlığını
sürdürür; yani bir toplum ne olduğunu ancak tarih boyunca ne yapmış olduğuna bakarak idrak
edebilir. Dolayısıyla tarih, hem bireysel aklın hem de toplumsal kimliğin kendi öz-bilgisine
ulaşmasını sağlayan yegâne şema ve bilim dalıdır. Geçmişi incelemek, aslında bugünkü ortak
aklımızın ve kimliğimizin aynasına bakmaktır(7). Bu çerçevede tarih felsefesi, tarihî olayları
yalnızca zaman ve mekân içerisinde sıralamakla yetinmez; bu olayların arkasındaki nedenleri
ve genel kanunları ortaya koymaya çalışır. Olayların sadece ne zaman ve nerede
gerçekleştiğini değil, hangi şartlar altında meydana geldiğini ve nasıl bir süreç izlediğini
sorgular. Bu yönüyle tarih felsefesi, tek tek olaylardan ziyade bu olayların bütün içindeki
yerini ve taşıdığı anlamı incelemeye yönelir(8).
Sonuç olarak, tarih yalnızca geçmişte yaşanan olayların aktarımı değil, insanın ve
toplumların nasıl şekillendiğini anlamamızı sağlayan bir süreçtir. Tarih felsefesi ise bu süreci
daha derinlemesine ele alarak olayların nedenlerini ve aralarındaki ilişkileri açıklamaya
çalışır. Bu sayede insan, kendi geçmişine bakarak hem kendini hem de içinde bulunduğu
toplumu daha iyi kavrayabilir. Bu yönüyle tarih, insanın kendini tanımasının en temel
yollarından biridir.
(1) Mustafa Öztürk, Tarih Felsefesi, Akçağ yayınları, 3.bas., s.26
(2) Jeremy Black, Kısa İngiltere Tarihi, Say yayınları, 7.bas., s.8
(3) Anna Komnena, Alexiad, İnkılap yayınevi, 4.bas., s.13
(4) Zachary M. Schrag, The Princeton Guide to Historical Research, Princeton Üniversitesi yayını 2021, s.9
(5) A.g.e., s.14-15
(6) Mustafa Öztürk, a.g.e., s.28
(7) Robin George Collingwood, Tarihin İlkeleri, Yapı Kredi yayınları, 1.bas., s.311-312
(8) Mustafa Öztürk, a.g.e., s.28-29