24 Nisan 2026

Yazdığım ikinci mektupta: Türk bayrağımızın bize neyi gösterdiğinden, bize verdiği mesajdan bahsettim.

24 Nisan 2026
Kolye: Evenstar-Akşamyıldızı

Bugün tarih 24 Nisan 2024, saat 21.58 suları… Yalan olmasın, bu akşam mektup yazmak için bahane kovaladım doğrusu. Yakın çevremden tanıyanlar, benim halı sahaya veya top oynamaya siyah renkli, üzerinde aziz Türk bayrağımızın işlendiği şapkamla gittiğimi bilirler. Ve âdet oldu sanırsam; bu aktiviteyi her yaptıktan sonra, çocukluğumun geçtiği parka geliyor ve istisnai bir durum olmadığı müddetçe aynı banka oturuyorum. 

Bu anlar benim için müzik dinleme, düşünme ve sorgulama anları oluyor; ki zaten tekrardan mektup yazmaya gene bu saatlerde, bu bankta karar verdim ve ilk mektubumu o saniye yazdım. Bugün maksadım gene aynıydı. Müzik arkadan düşüncelerime, düşün dünyama destek versin; ben ise kaybolup gideyim. Öyle de oldu. 

Bacak bacak üstüne attığımda şapkam her zaman dizimin üzerinde olur. Fark etmeden, gökteki parlak bir yıldız ile şapkamdaki Türk bayrağımız arasında bakışlarımın gidip geldiğini gördüm. Bir an o yıldızın yakından nasıl gözüktüğünü düşünmedim de değil, o ayrı. 

Farkında olsakta, o an farkında olduğumuz bir şeye daha farklı açıdan baktım. Gökte gördüğüm yıldız, bayrağımda gördüğüm de yıldız ve bir de yanında hilal. Bir milletin bayrağında hilal ve yıldız olması neyi simgeler ki? O an ve şu an aynı yıldıza ve Türk bayrağımıza bakıyorum. Cevap tekrardan ortaya çıkıyor: milletimizin bayrağındaki hilal ve yıldızın nedeni, milletimizin kaderinde daima yükselmek ve ilerlemek olması. Bizim kaderimiz, var oluş amacımız; daima yükselmek ve ilerlemektir. Bayrağımız bize açıkça bunu haykırıyor.

Irkçı değilim, fakat Türk milletini her yönden üstün tutarım. Hele söz konusu maneviyatı, merhameti, vicdanı, misafir ve insanseverliği ise bu üstünlüğün yeri ben de ayrıdır. Türk milleti, bulunduğu atıl ve karanlık durumdan çıkmalı ve kendisini daima yükselmeye, ilerlemeye adamalıdır. Ancak o zaman dünya barışına kendisini adayabilir. Bayrağımız bile bize yazgımızı gösterirken, daha da geriye gitmemiz ve hatta durmamız, ki durmak daima geriye gitmek demektir, bize ne kadar uygun? Yargımıza ne kadar ters? Binlerce yıldır yazgıya inanan bir millet, neden yazgısına yazılı olan gerçeği okumayı ve görmeyi reddediyor? Reddettiriliyor muyuz, körleştiriliyor muyuz yoksa?

 Bu soruyu size bırakıyor ve devamı komplo teorilerine gireceği ve halka açık mektubu paylaşacağım için; detayına inmiyorum.

Bayrağımızda hilal ve yıldız olması daima yükselmemiz ve ilerlememiz gerektiğine bir işaret evet. Peki hilali ve yıldızı, “kırmızı”nın taşımasının nedeni ne? 

Atatürk’ün bir sözü vardır: “Kanla yapılan inkılaplar daha sağlam olur, kansız inkılap ebedileştirilemez.”

Atatürk’ün barışçı politikaya sahip olduğunu ve bunu tüm dünyaya yaydığını biliyoruz. Atatürk neden böyle bir cümle kurdu?

Bir bina düşünelim. Bir gökdelen hatta. Sürekli yükselen bir gökdelenin, alt katları sağlam olmazsa; o gökdelenin yıkılması kaçınılmaz değil midir? Milletimizin, diğer tüm milletlerden çok daha farklı ve kutsal bir “şehit-gazi” görüşü vardır. Bizim için canını verene, yaralanana her zaman “vatan sağ olsun,” denir. Çünkü vatan uğruna verilmiş, başka bir açıdan bakacak olursak yükselmek ve ilerlemek için verilmiştir o can. Dökülen kanlar, bedenlerden ayrılan ruhlar bizim kanımızı ve ruhumuzu sağlamlaştırmıştır. Bu nedenle sağlam temeller atacak ve doğruyu-yanlışı ayırt edebileceğiz. Hayattan koparılan, yaşamından olan her bir canlı için yaşayacağız ve yaşatacağız. Onları kaybedişimizin bize vereceği acının gücü ve kuvvetiyle eskisinden çok daha iyi günlere adım atacağız. Yani “ilerleyeceğiz,” ve “yükseleceğiz.” 

Bayrağımız, “Türklerin” yazgısını aziz ve vakur duruşuyla haykırıyor. 

Son olarak, hilal ve yıldız bize bir gerçeği daha gösteriyor: o da her zaman “imkansız!” olanın peşinden koşmak. Bu cümlemle bahsetmek istediğim şey, “ulaşılmaz,” addedilen ideallere ve hayallere sahip olmak. 

Aşina Kutluk yani İlteriş Kağan… Darmadağın olmuş ve Çin gibi kuvvetli bir medeniyetin esareti altına girmeye başlamış bir milletin üzerinden ölü toprağını atacağını ve milletin yüreğinde bağımsızlık ateşi yakacağını kim tahmin edebilirdi?
Mustafa Kemal Atatürk… Dört yanı sadece askerlerle değil; her türlü kültürle,  yabancı şirketle, vatan yolundan dönenleriyle ve hatta hiç o yolda olmayanlarıyla işgal altındayken; bir milletin yüreğinde bağımsızlık ve umut ateşini yakacağını kim tahmin edebilirdi?

Ülkeden umudunu kesenler: Sizce o anlardan çok daha kötü bir durumda mıyız? 
680 senesinde her türlü tehlikeyi göze alarak, önceden bastırılan iki isyana rağmen bağımsızlık ateşini yakan İlteriş Kağan’ın yerine kendinizi koyun. O andan daha umutsuz bir an var mı? İlteriş Kağan’a yön veren milletini ve devletini esaretten kurtarma azmidir.
18 Mayıs 1919 tarihini düşünün ve o tarihte Mustafa Kemal Atatürk’ün yerine kendiniz koyun. O andan daha umutsuz bir an var mı? Yok. Atatürk’e umut veren, yükselme azmidir.

Kaderimiz, yazgımız, alnımıza yazılan apaçıktır. Parolamızdır:

“İLERİ, DAİMA İLERİ!”