Kapitalizm, Yönetim Biçimleri ve Demokrasi Üzerine

Kapitalizm, Yönetim Biçimleri ve Demokrasi Üzerine

Önsöz: Bu incelemede modern dünyanın putları olan Kapitalizm, Demokrasi ve Adalet-Eğitim kavramları detaylıca araştırılacaktır. Bu incelemeyi okuyucuya sunmaktan minnet duyarım



Sistemin tarih boyunca insanlıkla beraber gelişme gösterdiğini hepimiz biliyoruz. Avcı-toplayıcılardan bu yana olsa gerek bayağı bir ilerlemişiz binlerce yılda. Sinoplu Diyojen’i bilirsiniz. Henüz panoptikon bu kadar gelişmemişken insan bir nebze olsa sistemden bağımsız yaşayabiliyordu. Ancak modern devletlerin sahip olduğu gözetleme kapasitesi o kadar büyük ki insanın evinden hangi ayağıyla çıktığı bilinir hale geldi. Çağdaş idari yapılar, bireyi sürekli bir denetim ve kayıt altında tutarak onun hareket alanını görünmez duvarlarla örer. Bu devasa mekanizma, kendi varlığını sürdürmek, bürokratik aygıtlarını beslemek ve muhtelif kurumlar ile çeşitli şahıslar tarafından yönetilen hantal yapısını ayakta tutmak için çalışır. Çoğu zaman bireysel refah ve mutluluk, bu çarkların dönmesi yanında ikincil bir planda kalır. Büyük krizlerde, ekonomik buhranlarda veya savaşlarda sıradan insanların yaşadığı trajediler, sistem için sadece birer istatistiki veriden ibarettir. Kamusal alanda sergilenen o kurumsal hüzün dalgası ve kitleleri kucaklama iddiaları, aslında yapısal sadakati ve meşruiyeti tazelemek için üretilen bir imaj yönetiminden başka bir şey değildir. Günün sonunda sıradan vatandaşlar, sistemin bekası adına feda edilebilecek birer unsura dönüşür. Kitleler, hürriyet veya aidiyet gibi soyut kavramlar üzerinden mobilize edilirken, o büyük mitingler, samimi görünen tokalaşmalar ve meydan siyaseti birer halk adamlığı illüzyonuna dönüşür. Siyaset sahnesindeki aktörlerin, toplumun genel fukaralığına tezat oluşturan ayrıcalıkları ve her geçen gün katlanarak artan maddi imkanları, halkın bu döngüye inanmaya devam etmesiyle beslenir.

Demokrasi, on milyonlarca insanın kitle iletişim araçları ve belirli güç odakları tarafından manipüle edilip seçim sandığında kendisine sunulan sınırlı seçeneklerden hangisini seçeceğine karar vermesidir, başka bir şeyden ibaret değil. Haliyle insan da kendisinde bir yönetim gücü, bir seçme iradesi olduğunu zannedince içsel bir tatmin doğar ve demokrasinin en uygun yönetim biçimi olduğunu savunur. Oysa doğru ve ahlaki bir liyakat zemini üzerine inşa edilmezse, güçler ayrılığı ve denetim mekanizmaları işlemezse en az mutlak monarşiler kadar mantıksız bir yapıya bürünebilir. Ki demokrasi, doğası gereği popülizme ve aşırı derecede kötü kullanılmaya müsait bir yönetim biçimidir. İçerisinde birçok zıt kutup barındırır; genellikle bu zıt kutupların hürriyetinin bulunması yüzünden övülen bir yönetim biçimi olsa da bu durum kötüye kullanılma ihtimalini olağanüstü derecede yükseltir. Çünkü insanlar hakikate değil, inanmak isteyecekleri şeye inanacaklardır ve her insan aynı şeye inanmayacağından dolayı hangisi kulağına iyi, konforlu gelirse ona yönelme eğilimindedir. Bu durum toplumda derin bir kutuplaşma ve bölünme yaratır; bölünme şiddetlendikçe kargaşa artar, toplumsal doku ve barış yapısı bozulur. Bu kavganın sonunda kazanan sıradan insanlar değil, mevcut statükoyu elinde tutan sistem ve profesyonel siyasetçilerdir. Kitleler sağ ve sol suni ayrımlarıyla, ideolojik kamplaşmalarla birbirini hırpalarken, gücü ve sermayeyi elinde tutanların kazancı daima baki kalır. Halkı kendi çıkarlarına bir maşa gibi kullanırlar; siyasi elitler şah rolünü oynarken, geniş halk kitleleri piyon olmaktan öteye geçemez.

Siyasetçiler halkın cehaletinden, bilgi eksikliğinden ve duygusal reflekslerinden istifade edip yelkeni kitleler için fırtınalı denizlere, kendileri için ise güvenli ve müreffeh limanlara kırarlar. İşin acı tarafı, o fırtınaya gitmeye kendi rızasıyla ikna olan, manipüle edilmiş halktan başkası değildir. Sokrat’ın Platon’a demokrasinin yapısal açıklarından bahsettiği meşhur bir diyalog vardır. O mantığı modern bir uçak analojisiyle düşünelim: Bir uçaktasınız diyelim; kokpitte bir pilot, yardımcıları ve arkada yüzlerce yolcu var. Yolcular rotayı beğenmeyip şu taraftan gitsek hava daha güzel görünüyor, oradan gidelim diye oylama yapıyor. Pilot ise teknik donanımı, meteoroloji bilgisini ve doğru yolu bildiği için bu popülist öneriyi reddediyor. Şimdi siz uçağın güvenliğini ve kendi canınızı teknik ehline mi emanet ederdiniz, yoksa çoğunluğun anlık hissiyatına ve sıradan yolcuların reyine mi? İşte, eğitimsiz ve manipülasyona açık demokrasilerin özeti budur.

Eşitlik, adalet, demokrasi gibi yüce kavramlar, çoğu zaman insanı bir kukla gibi oynatmak, rızasını üretmek için kullanılan retorik araçlardır. Tarih boyunca eşitlik maskesinin egemen sınıflar tarafından nasıl esnetildiği, genişletilip daraltıldığı zaten yeterli bir ipucu veriyor. Bir zenginin oğlu ile bir fakirin oğlu yasa önünde gerçekten eşit midir? Birinin arkasında en iyi hukuk bürolarından, uzmanlardan oluşan koca bir avukatlar ordusu varken, diğerinin doğru düzgün bir giysisi, kendini ifade edecek bir mecali bile yoktur. Mağdur olanın yoksul bir genç olduğunu varsayalım; bu çocuk, paranın satın alabildiği o devasa hukuki koruma duvarı karşısında kendini nasıl savunacaktır? Hukuk, saygı, sevgi, liyakat ve nicesi, paraya ve güce göre esner, büzülür ve yıkılır. Bir zengin çocuğunun, bir fakir çocuğunu kasten yaraladığını ve mahkemede karşı karşıya geldiklerini varsayalım. Güçlü olanın arkasında resmen bir mekanizma çalışır: Maddi güçle yönlendirilen sahte deliller, nüfuzlu avukatlar, rüşvete veya makam baskısına boyun eğerek görevini suiistimal eden muhtelif yargı mensupları süreci baltalayabilir. Diğerinin ise tek avukatı ve şahidi, mahkeme salonunun soğukluğunda titreyen yırtık pırtık kıyafetleridir. Yasa önünde mutlak ve soyut bir eşitlik, sosyo-ekonomik adalet sağlanmadığı müddetçe imkansızdır; boş bir slogandan ibaret kalır. Şöyle düşünelim: Güç dengesi tam tersine dönse, bu sefer mülk sahipleri eşitsizlikten şikayet etmeye başlar. Teori en başında burada, yani pratik alanda çürür. Eğer gerçekten ahlaki, erdemli, sınıfsal çıkarlardan bağımsız hakiki bürokratlar ve yöneticiler yetiştirilebilirse hiç olmazsa adalet sağlanabilir. Ama çoğu zaman hukuk, güçlülerin çıkarlarını koruyan kanunların lafta kalmasından ibarettir.

Kendi görüşlerimi birer dogma olarak kabul etmemek adına, bu teze karşı antitezler üretmeyi bir zorunluluk olarak görüyorum. Örneğin demokrasinin alternatifi olarak teknotrasinin yürürlükte olduğunu varsayalım; yani ülkeyi uzmanlar, ekonomistler, mühendisler ve bilim insanları yönetsin. İlk bakışta rasyonel görünen bu sistem, zamanla o uzmanların kendi sınıfsal, akademik ve profesyonel çıkarlarını toplumun genel çıkarının üstünde tutmasıyla neticelenir. Bilgi bir hegemonya aracına dönüşür ve sistem adım adım soğuk, teknokratik bir diktatörlüğe evrilir. Veyahut sadece siyaset, ekonomi, genel kültür alanlarında belirli bir testi, entelektüel barajı geçenlerin oy kullanabildiği epistokrasi modelini ele alalım. Bu sefer de o sınavı hazırlayan, soruları belirleyen merkezi güç, kendi yandaşlarını ve kendi ideolojisini sistemden geçirecek mekanizmaları kuracaktır. Nitekim tarih boyunca bu ve benzeri niteliksel oy yöntemleri yoksulların, azınlıkların ve alt sınıf olarak görülen halkların siyasetten dışlanmasında, onların haklarının gasp edilmesinde birer silah olarak kullanılmıştır. Bu tez ve antitez sarmalından sonra varılacak nihai kanım şudur: İdeal devlet, donmuş ve dogmatik kurallara sıkışmış bir yapı değil, toplumsal ihtiyaçlara ve adalete göre esneyebilen, kendi hatalarını görebilen ve sürekli değişebilen devlettir.

Ancak bu siyasi tiyatronun ve hantal devlet aygıtının arkasında, onu besleyen ve yönlendiren çok daha büyük bir ekonomik motor çalışmaktadır: Kapitalizm. Demokrasinin tıkandığı, eşitliğin lafta kaldığı her noktanın altında, kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı şu yirmi temel kriz ve çelişki yatmaktadır.

Kapitalizm, tarihin o meşhur sonunu getirdiğini ilan ettiğinde herkes derin bir nefes almıştı. Ne de olsa artık büyük ideolojik kavgalar bitmiş, insanlık devasa alışveriş sepetleriyle o nihai huzura erecekti. Gelgelelim, bu ebedi barış yalanı kâr oranlarının düşme eğilimiyle ilk kez duvara tosladığında kimse ne olduğunu pek anlamadı. Sistem, her şeyi ama her şeyi satılık bir nesneye dönüştürme konusunda adeta şeytani bir dehaya sahip. Kutsal saydığınız ne varsa bir süre sonra barkodlanıp rafa koyulur. Marx’ın o çok sevdiği katı olan her şeyin buharlaşması durumu tam da budur işte. Bütün o ulvi değerler, borsanın açılış gonguyla birlikte nakit paranın soğuk sularında boğulur gider. Özgürlük masalını ele alalım. Sana binlerce çeşit diş macunu arasından seçim yapma özgürlüğü verilir ama iş çalışma şartlarına veya yaşam standartlarına gelince nedense o çok övülen seçenekler birden tükeniverir. Raf ömrü uzun olan şeyler özgürlükler değil, özenle tasarlanmış tüketim alışkanlıklarıdır. İnsan, kendi yarattığı nesnelerin kölesi olduğunu fark edemeyecek kadar meşgul bugünlerde. Meta fetişizmi dedikleri o garip büyü her yanımızı sarmış durumda. Sabah giydiğin ceket, bindiğin araba ya da elindeki kahve bardağı seninle konuşur sanki. Onlara atfettiğimiz o mistik değer, aslında bizim kendi çalınmış emeğimizden başka bir şey değil. Emeğimizi masaya koyup karşılığında aynaya bakarak kendimizi alkışlıyoruz. Bir de şu meşhur kriz meselesi var. Eskiden krizler kıtlıktan çıkardı; tarlada ekin biterdi, yağmur yağmazdı, aç kalırdın. Şimdi işler tam tersi bir deliliğe evrildi. Piyasada o kadar çok mal var ki, sırf bu bolluk yüzünden insanlar işsiz kalıp açlığa mahkum oluyor. Aşırı üretim krizi dedikleri bu komedi, sistemin kendi kuyruğunu yiyen obur bir yılan olduğunun en net kanıtıdır.

Fabrikaların depoları ağzına kadar doluyken sokaklarda insanların o ürünlere ulaşamaması ne tuhaf değil mi? Sorun malın olmaması değil, o malı alacak paranın senin cebinde bulunmamasıdır. Üretim kapasitesi göklere çıkarken satın alma gücünün yerlerde sürünmesi, kapitalizmin o meşhur rasyonel aklının şahikasıdır. Hakikaten muazzam bir akıl işliyor arka planda. İnsanların gerçek ihtiyaçları için değil, sırf kâr etmek için üretilen milyarlarca çöp var dünyada. İhtiyaç dediğimiz şeyin kendisi bile artık fabrikasyon bir ürün. Bir akıllı telefonun seni daha akıllı yapmayacağını gayet iyi bilirsin. Ancak reklam panoları sana aksini öyle bir fısıldar ki, cebindeki son kuruşu o cam parçasına yatırırken kendini radikal bir devrimin parçası sanırsın. Rekabet efsanesi ise sistemin en sevilen ninnilerinden biridir. Serbest piyasa denen o devasa ormanda herkesin eşit şartlarda yarışa başladığını iddia ederler. Oysa bazıları o yarışa özel jetle havalanarak başlarken, sen ayaklarındaki sınıfsal prangaları çözmekle meşgulsündür. Sonra da dönüp o tatlı dilleriyle sana yeterince çalışmadığını söylerler. Serbest rekabet eninde sonunda tekelciliği doğurur. Küçük balık büyük balığı falan yemez, büyük balık küçük balığı sadece meze yapar. Gidip o koca marketlerin raflarına bir bak. Yüzlerce farklı marka varmış gibi durur ama o ambalajların arkasına sızdığında, hepsinin sularının sadece üç beş dev holdingin havuzuna aktığını görürsün. İllüzyon ustalıkla tasarlanmıştır. Sistemin kalbinde yatan o bitmek bilmez kâr hırsı, yeryüzündeki her şeyi bir sömürü aracına çevirir. Doğa, bilançolarda sadece bedava bir hammadde deposu ve tahsis edilmiş sınırsız bir çöplüktür. İklim krizini çözmek için bile yeşil kapitalizm diye bir şey icat edip onu da satmaya kalkarlar. Dünyayı yakarken çıkan dumanı filtreleyip, o filtreyi de sana kâr marjıyla kakalarlar. Emeğin yabancılaşması dediğimiz şey sadece tozlu kitaplarda kalan bir felsefe terimi değil, sabahın köründe bindiğin o metrodaki boş bakışların ta kendisidir. İnsan kendi yarattığı ürüne, saatlerini harcadığı işine ve en nihayetinde bizzat kendisine yabancılaşır. Bir çarkın dişlisi bile sayılmazsın artık; sadece istedikleri an fişini çekebilecekleri basit bir maliyet kalemisin.

İşçi, ürettiği o devasa değerden sadece hayatta kalmasını ve ertesi gün tekrar üretim bandına dönmesini sağlayacak kadar kırıntı alır. Geri kalan o devasa artı-değer, patronun kasasına doğru sessizce süzülür. İşin en komik tarafı, patron bunu yaparken sana büyük bir lütufta bulunuyormuş gibi davranır. Seni çalıştırarak sana iş verdiğini iddia eder. Oysa o masadaki tüm değeri sıfırdan yaratan sensindir. Bir de şu parlak modern plaza hayatı var tabii. Mavi yakalıların sömürüsü yetmezmiş gibi beyaz yakalıları da birer excel tablosu kölesine çevirdiler. Unvanlar şatafatlıdır; havalı ingilizce terimler havada uçuşur. Ama ay sonu geldiğinde o şatafatlı unvanların yüksek kirayı ödemeye yetmediğini, cebindeki paranın alay ettiğin işçininkinden pek de farklı olmadığını acı bir şekilde fark edersin. Çalışma saatleri sözde düştü, teknoloji hayatımızı kolaylaştıracaktı hani? Eskiden insanlar haftada belirli bir saat çalışırken, şimdi akıllı telefonlar ve mailler sayesinde yedi gün yirmi dört saat patronun cebindesin. Teknolojik ilerleme sana daha fazla boş zaman kazandırmak yerine, seni daha verimli ve kesintisiz sömürmenin o zarif yollarını icat etti. İşsizlik, sistemin bir hatası veya eksikliği değil, tam tersine özenle koruduğu bir özelliğidir. O kapıda bekleyen yedek sanayi ordusu olmasa senin maaşını nasıl düşük tutacaklar? Sen içeride aman işimden olmayayım diye tir tir titrerken, dışarıda senin işini daha ucuza yapmaya dünden razı devasa bir kalabalık bekler. Bu işsiz kalma korkusu, sistemi ayakta tutan en sağlam çimentodur. Finans sektörü ise tamamen ayrı bir varoluşsal komedi sunar. Reel dünyada hiçbir değer üretmeden, sadece paradan para kazanmanın o akıl almaz büyücülüğü. Fabrikalar kapanır, tarlalar kurur ama borsalar rekor üstüne rekor kırar. Gerçek hayatta hiçbir fiziksel karşılığı olmayan o hayali değerler üzerinden milyarlarca dolar el değiştirir. Biz de hep beraber bu devasa sanal kumarhanenin çökeceği günü bekleriz.

Wall Street'teki o parlak çocuklar bilgisayar ekranlarında birkaç tuşa basarak bütün bir ülkenin ekonomisini tek hamlede yerle bir edebilir. Ürettikleri tek kalıcı şey periyodik krizdir. Ama o balon patladığında nedense bedelini o takım elbiseliler değil, maaşından kesinti yapılan, işinden atılan sıradan insanlar öder. Kazançlar her daim özeldir, zararlar ise nedense hep ustalıkla toplumsallaştırılır. Paranın doğası artık gerçeklikten o kadar koptu ki, sistem sadece kitlesel bir inanç ayinine dönüştü. Dünyanın öbür ucunda bir spekülatörün sabah kahvesini yudumlarken verdiği bir tuş kararı, senin akşam sofrandaki ekmeğin fiyatını değiştiriyor. Bu görünmez diktatörlüğün estetik adı serbest piyasadır. Kimse sana zorla bir şey yaptırmaz ama herkes görünmez bir kırbacın altında o muazzam hizaya girer. Eğitimi ele alalım mesela. Okullar, bireyleri özgürleştiren aydınlanma yuvaları falan değil, piyasanın anlık ihtiyaçlarına göre uysal iş gücü yetiştiren fabrikalardır. Sana nasıl bağımsız düşüneceğini değil, o raporları zamanında nasıl teslim edeceğini öğretirler. Sistem sorgulayan veya isyan eden insan istemez; çarkları döndürecek, kredi kartı ekstresini ödemek için her şeye boyun eğecek yetkin teknisyenler arar. Sağlık da bu metalaşma furyasından nasibini alır elbette. Hasta bir insan kapitalizm için tedavi edilmesi gereken bir özne değil, faturası kesilecek potansiyel bir müşteridir. Hastalık ne kadar kronikse müşteri o kadar sadıktır. Seni tamamen iyileştirmek yerine seni sürekli ilaca bağımlı kılan o dev sektör, kâr marjını bu sayede maksimize eder. Sağlık satılan bir hizmete dönüştüğünde, yaşamak cüzdanı kabarık olanlara has bir ayrıcalık olur.

Devletin sınıflar üstü ve tarafsız olduğu masalı da çok tutar. Devlet, sanki bütün o kavganın dışında yüce bir hakemmiş gibi davranır. Oysa o meşhur hukuk mekanizmaları, vergi yasaları ve gerektiğinde inen o polis copu, günün sonunda her zaman kutsal mülkiyeti korumak için oradadır. Sistem sıkıştığında devlet hemen devreye girer, batan bankaları halkın parasıyla kurtarır ama evine haciz gelen vatandaşa dönüp piyasanın acımasız kuralları der. Bir kriz anında büyük holdinglerin devasa vergi borçları tek bir gece yarısı kararnamesiyle siliniverir. Senin maaşından ise daha sen parayı eline almadan vergiyi tıkır tıkır keserler. Adalet heykeli gözü kapalı bir şekilde o meşhur teraziyi tutar ama nedense o terazi her zaman cüzdanı kalın olanın, arkası sağlam olanın tarafına doğru ağır basar. Hukuk, gücün ve paranın yazdığı bürokratik bir şiirden ibarettir aslında. Demokrasi ve kapitalizmin el ele yürüdüğü yalanı da ayrı bir trajedidir. Sandığa gidip o zarfı attığında sistemi kökünden değiştirebileceğine inandırılırsın. Oysa önündeki seçeneklerin sınırları çoktan o devasa holdingler, medya patronları ve lobiler tarafından çizilmiştir. Farklı ambalajlara sarılmış aynı ekonomik politikaları seçme özgürlüğüdür sana sunulan. Sermayenin görünmez vetosu her zaman halkın masum oyunu bozar. Küresel eşitsizlik ise bu yapının üzerine inşa edildiği devasa bir mezarlıktır. Merkez ülkelerin o şatafatlı refahı; çevrenin, güneyin, o isimsiz coğrafyaların iliklerine kadar sömürülmesiyle ayakta durur. Senin indirimden ucuza aldığın o renkli tişörtün maliyetini, dünyanın bir ucunda havasız atölyelerde günde on dört saat çalışan çocuklar öder. Birilerinin aydınlık cenneti, ötekilerin karanlık cehennemi üzerine kuruludur. Emperyalizm artık eskisi gibi haritalar çizip asker göndererek yapılmıyor. Uluslararası kredi kuruluşları, yapısal uyum programları ve devasa dış borçlandırmalar çok daha steril ve temiz bir işgali sağlıyor. Bir ülkeyi tankla tüfekle işgal etmelerine gerek kalmaz; onları dolarla ve yüksek faizle tek kurşun atmadan hizaya getirirler. Bağımsızlık dedikleri o bayrak sallama ritüelleri, küresel fonların kapısında kredi dilenirken anlamını çoktan yitirir. Medya bu modern sirkte harika bir illüzyonist rolü oynar. Sana ne düşünmen gerektiğini açıkça dayatmazlar belki ama ne hakkında düşünmen gerektiğini kusursuzca belirlerler. Sistemin temel çelişkileri, o derin gelir uçurumları hiçbir zaman ana haber bültenlerinde tartışılmaz. Onun yerine suni gündemler, ucuz magazinsel kavgalar ve korku senaryolarıyla zihnin sürekli bir uyuşukluk halinde tutulur.

Eğlence endüstrisi de o büyük kültürel uyuşturucudur işte. Bütün gün bedensel veya zihinsel olarak sömürüldükten sonra eve gelip bir ekrana bakarak beynini nadasa bırakırsın. Sana sunulan o pırıltılı popüler kültür ürünleri, aslında gerçeğin ne kadar acı ve çirkin olduğunu unutturmak için tasarlanmış renkli ağrı kesicilerdir. Gülersin, ağlarsın, izlersin ve ertesi sabah alarm çaldığında tekrar o çarkın içine girersin. Sistem, kendisine yönelen o haklı öfkeyi bile şık bir şekilde paketleyip satmayı başarır. En radikal devrimcinin silüetini tişörtlere basıp lüks mağazalarda yüksek kâr marjıyla satmak, kapitalizmin o arsız dehasının en estetik örneğidir. Sisteme başkaldıran müzik grupları bile günün sonunda milyarlarca dolarlık plak şirketlerinin en kârlı gelir kalemleri haline gelir. İsyan etmek bile barkodu olan ve raf ömrü bulunan ticari bir metadır artık. Sürekli büyüme takıntısı dünyanın sonunu getiriyor ama o koca geminin kaptan köşkünde kimsenin frene basmaya niyeti yok. Her mali çeyrekte bir öncekinden daha fazla büyümek, daha fazla yeryüzünü kazmak ve daha fazla satmak zorundalar. Sonsuz bir iştahla, sınırları belli olan bir gezegeni kemiren bu mantık, biyolojideki bir kanser hücresinin çalışma mantığıyla birebir aynıdır. Kanser de yerleştiği bedeni öldürene kadar amansızca büyür.

Bu devasa ve soğuk mekanizma içerisinde birey, kendi varoluşsal krizleriyle bir başına bırakılır. Yaşadığın o derin mutsuzluğun sistemsel bir sorun değil, tamamen senin kişisel yetersizliğin olduğuna ikna edilirsin. Eğer borç batağındaysan veya tükenmişlik sendromu yaşıyorsan sistemin yapısal bir çöküşü yoktur; sen o sabah beş uyanma rutinlerini yapmamış, kişisel gelişim kitaplarını yeterince içselleştirememişsindir.Başarı miti, sokaktaki yorgun insanı oyalayan en büyük ve en lezzetli havuçtur. Herkes günün birinde o yüzde birlik zengin kesime katılabileceği umuduyla koşturur. Milyoner olma hayali satan yılbaşı biletleri gibi, sistem de sana bir gün o büyük masada yerin olacağı yalanını satar durur. Ama o masadaki sandalyelerin sayısı hiçbir zaman değişmez ve sen sadece hayatın boyunca onlara garsonluk yaparsın.  Kadın emeği üzerindeki çifte sömürü bu yapının en ikiyüzlü yanlarından birini oluşturur. Hem evde ücretsiz yeniden üretim işini omuzlarlar hem de piyasada ucuz iş gücü olarak konumlandırılırlar. Sözde eşitlik ve güçlendirme naraları atılırken, sistem kadının o görünmez emeği üzerinden devasa bir ekonomik tasarruf sağlar. Kapitalizm, en ilerici göründüğü anlarda bile o eski ataerkil sistemle gayet uyumlu bir şekilde vals yapar.

Toplumsal dayanışma ağları bilinçli ve sistematik bir şekilde parçalanır. Bireysellik öylesine zehirli bir dozda pompalanır ki, yan komşunun işsiz kalması veya açlığı senin için sadece istatistiksel, soğuk bir veri haline gelir. Herkesin kendi paçasını kurtarması gerektiği felsefesi toplumsal genlerimize kazınır. Örgütlenmekten, yan yana durmaktan korkan yığınlar, o devasa sermayenin karşısında tek başlarına ve çırılçıplak kalırlar. Göçmen ve mülteci krizleri, bu küresel çürümenin en somut yansımalarından biridir. Sermaye dünyanın her yerinde sınırlar ötesine özgürce ve saniyeler içinde dolaşırken, o sermayenin dolaylı yarattığı krizlerden kaçan insanlar beton duvarlara ve jiletli tellere takılır. En ucuz, en güvencesiz emek olarak sömürülecekleri güne kadar o kapıların arkasında bekletilirler. Sınırlar sadece para için kalkmıştır, nefes alan insanlar için değil. Teknolojinin otomasyona doğru evrilmesi, insanlığın kurtuluşu olabilecekken piyasa mantığı içinde büyük bir tehdide dönüşür. Robotların senin üretim bandındaki yerini alması demek senin daha çok dinlenip sanata vakit ayırman anlamına gelmez; o senin doğrudan aç kalman anlamına gelir. Çünkü üretimi yapan o teknolojik araçlara sahip olanlar sen değilsindir. Makine verimliliği devasa oranda artırır ama o artan zenginlik hiçbir zaman senin maaş bordrona yansımaz. Zaman kavramımız bile tepeden tırnağa metalaşmıştır. Gündüz vakti patrona satılık bir emtia, gece ise ertesi günkü sömürüye fiziksel olarak hazırlanmak için verilmiş zorunlu bir dinlenme molasıdır. Hayatın ritmi mevsimlere veya doğaya göre değil, vardiya saatlerine ve mesai çizelgelerine göre ayarlanır. Boş zaman dediğin o kısa aralık bile aslında yeni baştan kurgulanmış bir tüketim zamanıdır. Sistemin dışına çıkıp hiçbir şey yapmadan sadece durmak, neredeyse suç işlemeye eşdeğer bir eylem gibi hissettirilir.

Ahlak ve erdem dediğimiz kavramlar, piyasanın acımasız kurallarına göre yeniden yazılır. Dolandırıcılık çok büyük ölçekte, yasal kılıflarla ve holdingler aracılığıyla yapıldığında bunun adı vizyoner girişimcilik olur. Küçücük bir hırsızlık yaparsan hapsi boylarsın ama milyonlarca insanın emeğini yasal boşluklarla çalarsan seni yılın iş insanı seçip dergilere kapak yaparlar. Sistemin ahlak terazisi, sadece o ağırlığı tartabilecek kadar kalın cüzdanlarla çalışır. Kentler, insanların bir arada huzurla yaşayacağı mekanlar olmaktan çıkıp tamamen ranta dayalı, nefes alınmayan beton yığınlarına dönüşür. O eski mahalle kültürü yerini yüksek güvenlikli, steril sitelere bırakır. İnsanlar birbirlerinden devasa duvarlarla, kameralarla ve güvenlik görevlileriyle ayrılır. Şehirler devasa birer anonim şirket gibi yönetilir; sokaklar birer reklam vitrini, vatandaş ise o koca alışveriş merkezinin içindeki sıradan bir müşteridir artık. Gelinen son noktada kapitalizm kendi yarattığı o muazzam çöplüğün ve krizlerin içinde debeleniyor. Durdurulamayan küresel ısınma, devasa gelir eşitsizlikleri, sürekli patlak veren finansal balonlar ve yükselen toplumsal öfke, bütün bunlar sistemin o örtülemez iç çelişkilerinin dışavurumudur. Kendi mezar kazıcılarını bizzat kendi elleriyle yaratmaya inatla devam ediyor; sadece o mezarın tam anlamıyla kazılması hepimizin beklediğinden biraz daha uzun sürüyor. Sonuçta her tarihsel sistemin, her sosyo-ekonomik yapının bir miladı vardır. Kapitalizm de ebedi bir doğa kanunu değil; bir gün tarih kitaplarında tıpkı kölelik veya feodalizm gibi insanlığın çok tuhaf, vahşi ve akıl dışı bir dönemi olarak okutulacak. O zamana kadar bu devasa komediyi izlemeye ve bu çarkın içinde kendimizi irili ufaklı yalanlarla avutmaya devam edeceğiz. Fakat o yaldızlı vitrin camlarının ardındaki derin çürüme, artık hiçbir parfümle saklanamayacak kadar keskin ve gerçek bir şekilde kokuyor.