La Turquie Kamaliste

Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin Propaganda Dergisi La Turquie Kamaliste'nin İlk 5 Sayısı Perspektifinden Cumhuriyet'in Tahlili

La Turquie Kamaliste

Erken Cumhuriyet modernleşmesi, salt siyasal rejimin biçimsel ve kurumsal dönüşümünü hedefleyen teleolojik bir bürokratik adaptasyon süreci olarak okunamaz. Aksine bu süreç, toplumsal formasyonun bütün maddi, zihni ve sembolik habitusunu kökten dönüştürmeyi amaçlayan bütüncül bir ontolojik ve epistemolojik kopuş projesidir. Bin dokuz yüz yirmi dokuz Dünya İktisadi Buhranının küresel kapitalist dünya sisteminin merkez ve çevre ilişkilerinde yarattığı derin yapısal kriz, Türkiye’de ulus-devlet inşasının hem iktisadi hem de kültürel stratejilerini radikalleştirmiştir. Bin dokuz yüz otuzlu yıllar, Kemalizmin kuramsal çerçevesini devletçilik, halkçılık, inkılapçılık ve laiklik ilkeleri üzerinden özgül bir modernite modeli olarak konsolide ettiği kurucu bir tarihsel eşiğe karşılık gelir.

Bu tarihsel konjonktürde, Türkiye Cumhuriyeti Dâhiliye Vekâleti Matbuat Umum Müdürlüğü uhdesinde bin dokuz yüz otuz dört yılının Haziran ayında neşredilmeye başlanan La Turquie Kémaliste dergisi (Sayı 1, Dergi s. 1–3, Arşiv PDF s. 1–3), rejimin harici dünyaya yönelik sıradan bir tanıtım bülteni veya propaganda broşürü olmanın çok ötesinde stratejik bir işleve sahiptir. Dergi, Foucaultcu anlamda bir iktidar-bilgi diskuru ve Kemalist seçkinlerin kendilerini, devrimci praksisi ve inşa ettikleri yeni toplumsal gerçekliği Batı’nın hegemonik bakışına karşı konumlandırdıkları kurucu bir kendilik temsili aygıtıdır.

Derginin Fransızca ve Almanca olarak iki dilli kurgulanması, kuşe kâğıdından tifdruk baskı tekniğine kadar dönemin Avrupa avangart grafik tasarım normlarını, Bauhaus tipografisini, konstrüktivist hatlarını ve piktoryal fotoğraf estetiğini kullanması, genç Cumhuriyetin Batı ile kurduğu ilişkinin bir çevre veya tali unsur teslimiyeti olmadığını kanıtlar. Bu yayın faaliyeti, Batı’nın rasyonel ve teknik araçlarını bizzat devralarak Batı-merkezci tahakküme meydan okuyan simetrik bir meşruiyet arayışıdır. Nitekim ilk sayının açılış levhasında Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün fraklı ve sivil bir devlet adamı olarak sunulması (Sayı 1, Dergi s. 3, Arşiv PDF s. 3), üçüncü sayının kapağında yer alan anıtsal bronz büst (Sayı 3, Dergi s. 2–3, Arşiv PDF s. 2–3) ve diğer sayılardaki klasik çini ile minyatür levhaları (Sayı 2, Dergi s. 2–3, Arşiv PDF s. 2–3; Sayı 4, Dergi s. 2–3, Arşiv PDF s. 2–3; Sayı 5, Dergi s. 2–3, Arşiv PDF s. 2–3), hem köklü bir estetik mirasın hem de tavizsiz bir çağdaşlaşma iradesinin dışavurumudur. Derginin bin dokuz yüz otuz dört ve bin dokuz yüz otuz beş yıllarını kapsayan ilk beş sayısı, bin dokuz yüz otuzlar Türkiye’sinin dikey ve yatay eksende yürüttüğü yapısal dönüşümü ampirik ve söylemsel olarak somutlaştırmaktadır.

Edward Said’in kavramsallaştırdığı üzere Şarkiyatçılık, Doğuyu eylemsizliğe, iradesizliğe, mistik bir egzotizme ve ebedi bir durağanlığa hapseden hegemonik bir temsil rejimidir. Bu rejimde Doğu, kendi adına konuşma yetisinden yoksun, ancak Batılı öznenin inceleme, betimleme ve rasyonelleştirme nesnesi olabildiği ölçüde varlık kazanan pasif bir coğrafyadır. Erken Cumhuriyet aydını ve bürokrasisi için Batı’nın Türkiye algısı, bu epistemik şiddetin ve basma kalıp Oryantalist yargıların en kristalize halidir. La Turquie Kémaliste dergisinin ikinci sayısında Matbuat Umum Müdürü Doktor Vedat Nedim Tör’ün kaleme aldığı Sensasyon başlıklı metin (Sayı 2, Dergi s. 1, Arşiv PDF s. 4), bu Şarkiyatçı habitusa yöneltilmiş en keskin epistemolojik reddiyelerden birini oluşturur.

Tör, Ankara’ya gelerek yeni inşa edilen modern kamu binalarını, hastaneleri, fen enstitülerini ve geniş bulvarları bilinçli bir biçimde görmezden gelip kadrajına sadece eşeğe binmiş köylüyü, harabe dükkânları ve pejmürde tipleri sığdıran dünyaca ünlü Batılı foto-muhabirinin tavrını açık bir ideolojik körlük ve çarpıtma olarak teşhir eder. Tör’e göre yeni Türkiye’yi Pierre Loti’nin gözleriyle görmek, kendini deforme edici ve kolonyal bir aynada seyretmeye denktir. Savaş sonrası Türkiye’sini bu köhne kalıplarla yargılamak, bin dokuz yüz otuz dört Almanya’sını bin dokuz yüz yirmi bir yılının enflasyon marklarıyla dolaşmaya benzetilmektedir (Sayı 2, Dergi s. 1, Arşiv PDF s. 4). Tör’ün söyleminde Loti edebiyatı, Osmanlı çöküş döneminin yarı-sömürge sefaletinin Batılı elitler tarafından estetikleştirilerek tüketilmesini simgeler. Kemalist elit, Doğunun romantik ve egzotik bir ceset olarak seyredilmesine dayalı bu sömürgeci tüketim ilişkisini lağvetmektedir.

Gerçek sansasyon, fesi kaldıran, teokratik hukuku ilga eden, Latin harflerini ikame eden ve denk bütçeyle fabrikalar kuran devrimci rasyonalitede aranmalıdır. Tör, Türkiye’nin alfabe inkılabı ile Arap yazısından kurtulmasını, Almanya’nın Gotik ile Latin ikiliğini bir türlü çözemeyişi ve Japonya’nın kendi karmaşık yazı labirentinden çıkamayışı ile kıyaslayarak devrimin radikal hızını küresel bir meydan okuma olarak sunar (Sayı 2, Dergi s. 1, Arşiv PDF s. 4). Bu çerçevede modernleşme, Batı’nın talep ettiği egzotik öteki rolünün kesin reddi ve tarihin kurucu, özerk öznesi olma iradesidir.

Şarkiyatçı söylemin gündelik hayat pratikleri üzerinden yürüttüğü tahakküm, derginin üçüncü sayısında Burhan Belge’nin Ne Çıkar, Olduğunuz Gibi Kalın başlıklı metninde (Sayı 3, Dergi s. 1, Arşiv PDF s. 4) derinlikli bir sosyolojik analize tabi tutulur. Belge, Türkiye’ye gelen Avrupalı seyyahların ve diplomatların aradığı geleneksel Doğu kahvesi ve otantik Şark mitini ele alır. Entarisiyle mangal başına çömelmiş kadın, sedire uzanmış koca, el değirmeni ve fincanlardan oluşan bu kartpostal dekorunun arkasındaki toplumsal gerilik ve atalet dinamiklerini deşifre eden Belge, teknolojik ilerleme ile toplumsal adetler arasındaki zorunlu ilişkiyi kurar. Nasıl ki mekanik sanayi çağı başladığında Avrupa’daki küçük geleneksel biracılar dükkânlarını kapatmış ve yerlerini milyonluk sermayelerle çalışan Hackerbräu ve Spatenbräu gibi modern fabrikalar almışsa, Türkiye’de de elektrikli kahve değirmenlerinin ve mutfaklardaki Junkers gazlı ocakların yaygınlaşması aynı tarihsel ve sosyolojik gerekliliktir (Sayı 3, Dergi s. 1, Arşiv PDF s. 4).

Belge’nin çözümlemesi, maddi kültür unsurlarındaki dönüşümü sadece bir teknolojik konfor arayışı olarak değil, kadının ev içi mekândaki ezilmişliğine ve ataerkil hareketsizliğe son veren bir özgürleşme dinamiği olarak konumlandırır. Batı’nın Türkiye’yi daimi bir folklorik panayır, etnografik bir müze ve temaşa yeri olarak tutma arzusuna karşı, Kemalist toplum mühendisliği mekanik rasyonalizasyonu ve üretim araçlarındaki çağdaşlaşmayı toplumsal ilerlemenin vazgeçilmez şartı sayar. Türk toplumu, yürüyüşünü ağır mangal ve hasır yığınlarıyla tıkamayacak, Batı’nın romantizm kisvesi altında pazarladığı edilgenliği elinin tersiyle itecektir (Sayı 3, Dergi s. 1, Arşiv PDF s. 4).

Erken Cumhuriyetin söylemsel egemenlik mücadelesinin bir diğer stratejik ayağı, Osmanlı kozmopolitizminin ve yarı-sömürgeleşmiş mekânsal odağının simgesi olan İstanbul Pera ve Beyoğlu merkezli bilgi üretim tekelinin kırılmasıdır. Beşinci sayıda Ercümend Ekrem Talu tarafından kaleme alınan Gözleri Vardır Fakat Görmezler başlıklı metin (Sayı 5, Dergi s. 1, Arşiv PDF s. 5), Türkiye aleyhine saptırıcı ve manipülatif haber geçen yabancı bir muhabirin basın kartının ve çalışma izninin iptal edilmesi üzerinden bilginin meşruiyet coğrafyasını sorgular. Talu, Beyoğlu’na yerleşip Tokatlıyan Oteli’nin vitrininden sokağı izleyen, Türkçe bilmediği için Levanten çevirmenlerin yönlendirmelerine bağımlı kalan yabancı gazeteci tipolojisini çözümler. Bu muhabirlerin kaybolan Şark cazibesi arkasından döktükleri timsah gözyaşları, aslında fesin, çarşafın ve derviş tekkelerinin değil, kapitülasyonlar düzeninin, mültezim sisteminin ve yabancı imtiyazlarının sona ermesine duyulan sınıfsal ve kolonyal hınçtan ibarettir (Sayı 5, Dergi s. 1, Arşiv PDF s. 5).

Talu’ya göre Tokatlıyan’ın camları arkasından olayları izleyenler bakmakta fakat devrimci dönüşümü görememektedir. Cumhuriyet, epistemolojik ve politik merkezini İstanbul’un Levanten salonlarından bozkırın ortasında yükselen Ankara’ya kaydırarak, devrimin ancak Ankara’daki inşa enerjisi, şantiyeler ve kamu binaları üzerinden anlaşılabileceğini ilan eder. İstanbul oryantalist fantezilerin ve geçmişin yükünün simgesiyken, Ankara geleceğin, planlı iradenin ve tam bağımsızlığın karargâhıdır.

Kemalist anti-oryantalizm, kültürel ve edebi bir tavır olmanın ötesinde, kapitalist dünya sisteminin merkez-çevre hiyerarşisine karşı verilmiş jeopolitik ve iktisadi bir hesaplaşmadır. Falih Rıfkı Atay’ın ikinci sayıdaki Thames Kıyıları başlıklı felsefi denemesi (Sayı 2, Dergi s. 6–8, Arşiv PDF s. 7–8), bin dokuz yüz otuz üç Londra Dünya İktisat Konferansı arka planında İngiliz emperyalizminin küresel sömürü mekanizmalarını deşifre eder. Atay, bir asırdır mitolojik fillerin hortumları gibi Asya medeniyetlerinin zenginliğini ve hammadde kaynaklarını içine çeken Manchester bacalarını ve bu mirası sindiren Birmingham kazanlarını teşhir eder (Sayı 2, Dergi s. 6, Arşiv PDF s. 7). Bu bağlamda Milli Mücadele, salt bir askeri muharebe değil, İngiliz dünya hegemonyasının ve kolonyal sisteminin gerileyişini başlatan küresel bir kırılma noktasıdır. Fransız tarihçi René Grousset’den aktarılan ifadelerle Sakarya’nın sadece bir Türk-Yunan savaşı değil, İngiliz emperyalizminin Doğu Akdeniz’deki stratejik yenilgisi olduğu ve Lozan’ın İngiltere’nin bin dokuz yüz on dört öncesi tüm sömürgeci imtiyazlarını elinden aldığı tespiti vurgulanır (Sayı 2, Dergi s. 7, Arşiv PDF s. 7). Böylece genç Türkiye, kendi modernitesini emperyalist dünya sisteminin dayatmalarına karşı durarak kuran, ezilen Doğu halklarına örnek teşkil eden bağımsız bir anti-kolonyal model olarak küresel vitrine yerleşir.

Burada gözden kaçırılmaması gereken temel diyalektik, söz konusu söylemsel başkaldırının diliyle ilgilidir. Eleştirel bir okuma, Batı merkezci söyleme karşı durulurken kullanılan Bauhaus tipografisinin, tifdruk tekniğinin, Fransızca neşriyetin ve avangart fotoğraf estetiğinin bizzat Batı rasyonalitesinin araçları olduğunu öne sürebilir. Ancak bu durum pasif bir taklitçilik veya epistemolojik bağımlılık olarak değerlendirilemez. Aksine rejimin benimsediği strateji, Batı’nın teknik ve rasyonel araçlarını bizzat araçsallaştırarak Batı merkezci tahakkümü silahsızlandırma, yani otokton bir rasyonalizasyon çabasıdır. Türkiye, Batı’yı taklit edilecek nihai bir üst hiyerarşi olarak değil, kendi Doğu Akdeniz ve Önasya köklerine dayanarak çağdaşlığın eşit ve kurucu bir ortağı olarak konumlandırmaktadır.

Erken Cumhuriyet iktisat politikasının bin dokuz yüz otuzlu yıllardaki evrimi, serbest piyasa mekanizmalarının ve özel sermaye birikiminin yetersizliği karşısında devletin bizzat kurucu, yatırımcı, üretici ve planlayıcı bir iktisadi özne olarak sahaya indiği kalkınmacı devletçilik aşamasıdır. Şevket Süreyya Aydemir’in ikinci sayıdaki Beş Yıllık Sanayi Planı başlıklı incelemesi (Sayı 2, Dergi s. 10–15, Arşiv PDF s. 9–11) ile beşinci sayıda yer alan Türkiye'nin Sanayileşmesi Meselesi raporu (Sayı 5, Dergi s. 10–14, Arşiv PDF s. 10–12), bu dönüşümün kuramsal ve ampirik temellerini sergiler. Osmanlı İmparatorluğu’nun serbest ticaret anlaşmaları, Baltalimanı Muahedesi ve kapitülasyonlar neticesinde açık bir pazar ve yarı-sömürge haline getirildiği, yerli zanaat ve imalatın Avrupa mamul malları istilasıyla yok edildiği tespiti yapılır. Bin dokuz yüz yirmi üç ile bin dokuz yüz otuz iki yılları arasındaki Teşvik-i Sanayi Kanunu uygulaması (Sayı 5, Dergi s. 10, Arşiv PDF s. 10), özel burjuvazi yaratma çabalarına rağmen küresel buhranın yıkıcı etkileri sebebiyle hedeflenen kalkınmayı sağlayamamış, devlet bin dokuz yüz otuz üç sonu itibarıyla Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nı radikal bir müdahaleyle yürürlüğe koymuştur (Sayı 2, Dergi s. 13, Arşiv PDF s. 10).

Devletçilik ilkesi, özel mülkiyeti veya bireysel teşebbüsü doktriner açıdan tasfiye eden sosyalist bir kolektivizm değil, milli menfaatin ve jeopolitik güvenliğin zorunlu kıldığı stratejik alanlarda üretimi doğrudan kamu eliyle örgütleyen pragmatik, anti-sömürgeci bir iktisadi bağımsızlık stratejisidir. Sümerbank ve Türkiye İş Bankası koordinasyonında yürütülen plan (Sayı 2, Dergi s. 13, Arşiv PDF s. 10; Sayı 5, Dergi s. 11, Arşiv PDF s. 11), hammaddesi yurt içinde yetişen veya çıkarılan sanayi kollarını önceliklendirerek dışa bağımlılığı kesmeyi amaçlamıştır. Plan kapsamında hedeflenen toplam yatırım tutarı kırk üç milyon dokuz yüz bin Türk Lirasıdır (Sayı 5, Dergi s. 11, Arşiv PDF s. 11). Bu kaynağın sektörel dağılımında on sekiz milyon beş yüz elli bin lira ile pamuklu dokuma sanayii ilk sırada yer alırken, bunu on milyon lira ile demir-çelik metalürjisi, dört milyon sekiz yüz bin lira ile kâğıt ve selüloz sanayii, iki milyon dört yüz bin lira ile kimya sanayii, iki milyon elli bin lira ile şişe, cam ve porselen üretimi, bir milyon yedi yüz bin lira ile kendir sanayii, bir milyon altı yüz bin lira ile yünlü kamgarn dokuma, bir milyon lira ile yarı-kok üretimi ve beş yüz bin lira ile yurt dışına gönderilecek teknik mühendis kadrolarının eğitimi takip etmektedir (Sayı 5, Dergi s. 11, Arşiv PDF s. 11).

Dış ticaret dengesinde ithalat ikamesinin gerekliliği, bin dokuz yüz yirmi sekiz ile bin dokuz yüz otuz iki yılları arasındaki ithalat istatistikleriyle gerekçelendirilmektedir (Sayı 2, Dergi s. 13, Arşiv PDF s. 10; Sayı 5, Dergi s. 10, Arşiv PDF s. 10). Bin dokuz yüz yirmi sekiz yılında elli sekiz milyon sekiz yüz yirmi bir bin lira olan genel ithalatın on üç milyon yedi yüz kırk yedi bin lirasını tekstil, beş milyon iki yüz seksen sekiz bin lirasını madeni eşya, dört milyon yedi yüz seksen iki bin lirasını kâğıt ve yedi milyon yüz seksen dokuz bin lirasını kimyevi maddeler oluşturmaktadır. Bin dokuz yüz yirmi dokuz yılında genel ithalat altmış sekiz milyon beş yüz kırk bin liraya çıkarken, yeni sanayi kapsamına giren bu dört sektörün payı otuz beş milyon beş yüz kırk yedi bin liraya ulaşmıştır. Buhran döneminde dahi plan kapsamındaki malların beş yıllık ortalama ithalat tutarı yetmiş beş milyon lirayı bulmuş ve toplam ülke ithalatının yüzde kırk ikisini oluşturmuştur (Sayı 2, Dergi s. 13, Arşiv PDF s. 10). Beş Yıllık Sanayi Planı ile hedeflenen, ülke ithalatının en az yüzde yirmi sekiz ila otuz ikisini yerli üretimle keserek ticaret bilançosundaki açığı tamamen kapatmaktır (Sayı 2, Dergi s. 13, Arşiv PDF s. 10).

Planlı sanayileşmenin fiziki yansımaları, Anadolu kentlerine dağıtılan entegre kombinalar ve fabrikalarla somutlaşmaktadır (Sayı 2, Dergi s. 10–12, Arşiv PDF s. 9–10; Sayı 5, Dergi s. 12–14, Arşiv PDF s. 11–12). Kayseri Bez Fabrikası otuz üç bin iğ ve bin yüz otomatik tezgâh kapasitesiyle yılda otuz milyon metre pamuklu kumaş üretecek ve yıllık beş buçuk milyon kilogram yerli pamuk tüketecektir (Sayı 5, Dergi s. 14, Arşiv PDF s. 12). Nazilli Basma Fabrikası yirmi beş bin iğ ile yılda on yedi milyon metre basma dokuyacak, Ereğli Bez Fabrikası ise on beş bin iğ ile yedi milyon metre ince kumaş imal edecektir (Sayı 5, Dergi s. 14, Arşiv PDF s. 12). Bu üç dev tesis tamamlandığında Türkiye, pamuklu kumaş ihtiyacının yüzde seksenini yerli üretimle karşılayacak seviyeye ulaşacaktır (Sayı 5, Dergi s. 11, Arşiv PDF s. 11). İzmit Selüloz ve Kâğıt Fabrikası yıllık on beş bin tonluk üretim kapasitesiyle ülkenin kâğıt ihtiyacının yarısını tek başına sağlayacak (Sayı 2, Dergi s. 15, Arşiv PDF s. 11; Sayı 5, Dergi s. 14, Arşiv PDF s. 12), Keçiborlu tesisleri kükürt ithalatını bitirecek, Gemlik Suni İpek Fabrikası günde altı yüz kilogram ipek üretecek ve Karabük’te kurulacak ağır metalürji tesisleri milli sanayi ile demiryolu hatlarının çelik ihtiyacını karşılayacaktır (Sayı 5, Dergi s. 14, Arşiv PDF s. 12).

Miktar bazında gerçekleşen üretim artışları, devletçi modelin kısa sürede elde ettiği verimliliği belgeler (Sayı 5, Dergi s. 10, Arşiv PDF s. 10). Bin dokuz yüz yirmi sekiz yılında iki bin yedi yüz ton olan pamuklu kumaş ve iplik üretimi, yıllık ortalama yüzde otuzluk artışla bin dokuz yüz otuz üç yılında dokuz bin yüz tona çıkmıştır. Yünlü dokuma üretimi beş yüz doksan altı tondan iki bin iki yüz seksen bir tona, ipek üretimi on beş tondan doksan dördü tona, çimento üretimi altmış iki bin tondan yüz kırk beş bin tona, işlenmiş deri üretimi üç bin üç yüz kırk dokuz tondan dört bin üç yüz altmış tona ve tasfiye edilmiş şeker üretimi beş bin tondan altmış beş bin tona fırlamıştır (Sayı 5, Dergi s. 10, Arşiv PDF s. 10). Toplam brüt sanayi üretim değeri bin dokuz yüz otuz iki yılında yüz otuz yeti milyon dokuz yüz yirmi yedi bin lira iken, bin dokuz yüz otuz üç yılında yüzde on bir virgül sekiz artışla yüz elli dört milyon üç yüz yirmi altı bin liraya yükselmiştir (Sayı 5, Dergi s. 10, Arşiv PDF s. 10).

Tabii ki dış borçlanmadan kaçınılarak yürütülen bu devasa sanayi hamlesinin finansmanı noktasında, tarımsal fiyat denetimleri, monopoller ve dolaylı vergiler kanalıyla yükün köylünün üzerine bindiği yönünde eleştirel okumalar yapılabilir. Ancak bu durum, çevre ekonomisinin ulusal pazara entegrasyonunda ödenmesi gereken zorunlu bir tarihsel sermaye birikim bedelidir. Kayseri Bez veya Nazilli Basma fabrikaları sadece iplik üretmemiş, köylünün ürettiği pamuğu değerinde satın alıp işleyerek kır ile kenti bütünleştiren, köylüyü efendi kılma idealini sınai zeminle birleştiren yeni bir toplumsal sözleşme kurmuştur.

Erken Cumhuriyet modernleşmesinin en radikal veçhelerinden biri, Henri Lefebvre’in mekân üretimi kuramıyla açıklanabilecek olan coğrafi ve mekânsal mühendislik praksisidir. İmparatorluktan devralınan liman-merkezli ve yabancı imtiyazlı demiryolu ağı, iç pazarı doğrudan dış ticaret metropollerine bağlayan sömürge tipi bir lojistik şemaya sahipti. Cumhuriyet rejimi, demiryolunu ulusal pazarın bütünleşmesi, merkezi devlet otoritesinin tesisi ve askeri savunmanın omurgası olarak tanımlamış, demir ağlar politikasını milli bütçeden finanse edilen bir bağımsızlık davası haline getirmiştir. Sadri Ertem’in ikinci sayıdaki Anadolu'nun Yeni Çehresi başlıklı yazısında (Sayı 2, Dergi s. 8–9, Arşiv PDF s. 8) belirttiği üzere demiryolu, ulaştığı yerde derin bir kaynaşma yaratan, asırlardır uyuyan Anadolu şehirlerini ve köylerini silkeleyip ayağa kaldıran diriltici bir güçtür.

Ertem, demiryolunun ulaştığı Kırıkkale, Yerköy ve Fakıllı örnekleri üzerinden coğrafyanın nasıl yeniden inşa edildiğini açıklar (Sayı 2, Dergi s. 8, Arşiv PDF s. 8). Bin dokuz yüz on haritalarında adı dahi geçmeyen Kırıkkale; bacaları, betonu, asfaltı, tulumlu genç işçileri ve mühendisleriyle Asya’da benzeri olmayan bir sanayi ve mühimmat kentine dönüşmüştür. Yerköy İstasyonu, demiryolunun gelişiyle kerpiç kulübelerden çıkan ve sonbaharda günlük cirosu yüksek rakamlara ulaşan dükkânlarıyla Amerikan tipi bir mantar kent görünümü kazanmıştır. Fakıllı köylüleri, demiryolu sayesinde ürettikleri buğdayı doğrudan Eskişehir ve İstanbul pazarlarına sevk edebilir hale gelmiştir. Bünyan Hidroelektrik Santrali Kayseri’deki fabrikaları beslerken, Sivas Şeker Fabrikası bölge tarımına yüksek katma değer sağlamış, Turhal’ın mermeri ve antimonu dünya borsalarına demiryolu vasıtasıyla taşınmıştır (Sayı 2, Dergi s. 8, Arşiv PDF s. 8).

Üçüncü sayıda yer alan Yeni Demiryollarımız raporu (Sayı 3, Dergi s. 8–11, Arşiv PDF s. 8–10), bu bayındırlık hamlesinin teknik ve mali bilançosunu gözler önüne serer. Sultanların bıraktığı dörd bin seksen üç kilometrelik verimsiz ve yabancı kontrollü hatta karşılık, Cumhuriyet hükümeti bin dokuz yüz yirmi dört ile bin dokuz yüz otuz dörd arasındaki on yılda iki bin yeti kilometre yeni hattı bizzat inşa etmiştir (Sayı 3, Dergi s. 9–11, Arşiv PDF s. 9–10). Bu dönemde tamamlanan hatlar arasında üç yüz yeti sekiz kilometrelik Samsun-Sivas, altı yüz iki kilometrelik Ankara-Sivas, iki yüz elli iki kilometrelik Kütahya-Balıkesir ve yüz yeti üç kilometrelik Ulukışla-Kayseri hatları bulunmaktadır (Sayı 3, Dergi s. 8, Arşiv PDF s. 8). Doğu vilayetlerini merkeze bağlayan Fevzipaşa-Diyarbekir hattının üç yüz altmış sekiz kilometrelik Elazığ kısmı işletmeye açılmış, kalan yüz altmış üç kilometrenin tamamlanması için çalışmalar sürdürülmüştür (Sayı 3, Dergi s. 8, Arşiv PDF s. 8). Kömür havzasına bağlanan üç yüz doksan kilometrelik Irmak-Filyos-Ereğli hattı ile yedi yüz kilometrelik Sivas-Erzurum hattının inşası hızla yürütülmüştür (Sayı 3, Dergi s. 8, Arşiv PDF s. 8).

Demiryolu inşası, sarp Anadolu coğrafyasına karşı kazanılmış bir mühendislik zaferidir. Bin beş yüz metre rakımı aşan Çamlıbel Geçidi gibi zorlu arazilerde toplam yirmi sekiz bin dokuz yüz metre uzunluğunda yüz altmış bir tünel açılmıştır (Sayı 3, Dergi s. 8–9, Arşiv PDF s. 8–9). Devam eden projelerle birlikte tünel sayısı iki yüz seksen adede ve elli beş bin sekiz yüz on metreye ulaşmaktadır. Sadece Çatalağzı ile Ereğli arasındaki elli beş kilometrelik dağlık kesimde on altı bin üç yüz on iki metre uzunluğunda yeti üç tünel kazılmıştır (Sayı 3, Dergi s. 9, Arşiv PDF s. 9). İnşaatlarda kırk beş milyon metreküp taş ve toprak hafriyatı yapılmış, sekiz yüz bin metreküp taş duvar örülmüş, yüz seksen bin ton çimento ve iki bin beş yüz ton dinamit sarf edilmiştir (Sayı 3, Dergi s. 9, Arşiv PDF s. 9). Fırat Nehri üzerine bir milyon iki yüz bin liraya, Göksu Kanyonu üzerine sekiz yüz bin liraya mal olan anıtsal viyadükler kurulmuştur (Sayı 3, Dergi s. 9, Arşiv PDF s. 9). Bin dokuz yüz yirmi dört yılından itibaren demiryollarına harcanan toplam kaynak iki yüz kırk beş milyon lirayı bulmuştur (Sayı 3, Dergi s. 9, Arşiv PDF s. 9).

Mekânsal modernleşmenin doruk noktası, Hermann Jansen’in imar planı doğrultusunda bozkırda sıfırdan kurulan yeni başkent Ankara’dır (Sayı 1, Dergi s. 10–15, Arşiv PDF s. 9–11; Sayı 4, Dergi s. 22–29, Arşiv PDF s. 15–18). Dergide yer alan Ankara İnşa Ediyor fotoğraf galerileri ve dördüncü sayıda Doktor Wadler’in incelediği Ankara Sergi Sarayı (Sayı 4, Dergi s. 22–29, Arşiv PDF s. 15–18), başkentin rasyonalist ve fonksiyonalist mimari dilini somutlaştırır. Mimar Şevki Balmumcu’nun uluslararası yarışmada birinci olan ve eski bir sıtma bataklığı üzerinde betonarme kazıklarla yükselen Sergi Sarayı binası (Sayı 4, Dergi s. 23–25, Arşiv PDF s. 15–16), yatay şerit pencereleri ve kulesiyle modern mimarlığın başyapıtıdır. Açılışında düzenlenen Lozan'dan Önce ve Sonra Türk İktisadı sergisi, on yedi günde doksan bin kişi tarafından ziyaret edilmiştir (Sayı 4, Dergi s. 28, Arşiv PDF s. 18). Sergide kullanılan fotomontaj panoları, istatistiki grafik sütunları ve maketler, Osmanlı kapitülasyon esareti ile Cumhuriyetin planlı kalkınması arasındaki zıtlığı görsel bir propaganda diliyle kitlelere aşılamıştır (Sayı 4, Dergi s. 25–28, Arşiv PDF s. 16–18). Böylece Ankara, idari merkez olmanın ötesinde, genç ulusun ideolojik, teknik ve estetik meşruiyet karargâhı haline getirilmiştir.

Ankara’nın Jansen planı ekseninde inşa edilmesinde Ulus ile Yenişehir arasındaki sosyal ve mekânsal yarılmanın kentsel rantı ve sınıfsal kutuplaşmayı tetiklediği söylenebilirse de bu durum, sıfırdan kurucu bir başkent yaratmanın zorunlu mekânsal sancısıdır. Şevki Balmumcu’nun Sergi Sarayı gibi yapılar sadece elitist bir estetik sunmamış, Lozan sonrası milli iktisat sergileriyle kitlesel ve pedagojik bir yurttaşlık bilinci aşılamıştır.

Kemalist modernleşmenin toplumsal boyutu, Michel Foucault’nun kavramsallaştırdığı anlamda nüfusun biyolojik varlığını korumayı, bedenleri terbiye etmeyi ve zinde bir ulus yaratmayı hedefleyen ileri düzeyde bir biyopolitika pratiğidir. Savaşlar, yoksulluk, kıtlık ve salgın hastalıklarla kırılmış Anadolu nüfusunun sıhhi olarak ayağa kaldırılması, Cumhuriyetin en hayati meşruiyet zeminini oluşturur. Üçüncü sayıda yayımlanan Sosyal Yardım ve Halk Sağlığı raporu (Sayı 3, Dergi s. 2–7, Arşiv PDF s. 5–7), Doktor Refik Saydam’ın liderliğinde yürütülen on yıllık sıhhiye seferberliğini ayrıntılı ampirik verilerle sunar. Toplam devlet bütçesinin yalnızca yüzde iki buçuğu gibi mütevazı bir kaynakla kurulan teşkilat, bin dokuz yüz yirmi üç yılında elli altı olan resmi hastane sayısını bin dokuz yüz otuz üç yılında yüz dörde, üç bin altı yüz on olan yatak kapasitesini sekiz bin seksen ikiye çıkarmış, ayrıca elli beş özel hastane açılmıştır (Sayı 3, Dergi s. 2, Arşiv PDF s. 5). Dispanser sayısı yirmi ikiden iki yüz otuz beşe yükseltilmiş, on yıllık süreçte hastanelerde beş yüz dörd bin üç yüz doksan dörd yatan hasta, polikliniklerde ise bir milyon sekiz yüz yeti sekiz bin iki yüz dörd ayakta hasta tedavi edilmiştir (Sayı 3, Dergi s. 3–4, Arşiv PDF s. 5–6).

Sıhhiye teşkilatının en büyük zaferi, Anadolu insanını asırlardır tüketen sıtma ile mücadelede elde edilmiştir (Sayı 3, Dergi s. 5, Arşiv PDF s. 6). Bin dokuz yüz yirmi beş yılında yüz otuz köyde yirmi beş bin dörd yüz on sekiz muayene ile başlayan taramalar, bin dokuz yüz otuz iki yılında üç bin yeti elli altı köyde bir milyon altı yüz yeti yeti bin dokuz yüz sekiz kişinin muayenesine ulaşmıştır. Yedi yılda toplam yedi milyon sekiz yüz yeti bir bin iki yüz altmış sekiz muayene yapılmış, iki milyon iki yüz elli üç bin dokuz yüz on altı kan tahlili gerçekleştirilmiş ve yirmi dokuz bin yüz yirmi sekiz kilogram ücretsiz kinin dağıtılmıştır (Sayı 3, Dergi s. 5, Arşiv PDF s. 6). Mücadele teşkilatı, sivrisinek üreme alanlarını yok etmek için yüz kırk üç milyon iki yüz kırk beş bin altı yüz yeti sekiz metrekare bataklığı kurutmuş ve toplam üç yüz altmış altı bin dörd yüz bir metre drenaj kanalı açmıştır (Sayı 3, Dergi s. 5, Arşiv PDF s. 6). Ayrıca Suriye sınırındaki çiçek salgınında bir milyon dörd yüz on iki bin üç yüz seksen dokuz kişi aşılanarak salgın durdurulmuş, frengiyle mücadelede yedi yüz dörd bin kişi taranmış, trahomla mücadelede otuz yeti bin üç yüz elli altı göz ameliyatı yapılmış (Sayı 3, Dergi s. 5–6, Arşiv PDF s. 6–7) ve Refik Saydam Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi aşı ve serum üretiminde tüm Ortadoğu’nun en ileri tıp merkezi haline getirilmiştir (Sayı 3, Dergi s. 2–3, Arşiv PDF s. 5).

Biyopolitik ıslahın insani ve ahlaki boyutu, dördüncü sayıda İstanbul Çocukları Koruma Evi Müdürü Kâzım Zafer’in kaleme aldığı Sokak Çocukları Koruma Evi monografisinde (Sayı 4, Dergi s. 12–19, Arşiv PDF s. 10–13) açığa çıkar. Galata ve Beyoğlu sokaklarından toplanan kimsesiz ve suça sürüklenmiş çocukların rehabilitasyonu, geleneksel cezaevi ve ıslahhane mantığından tamamen farklı, hümanist ve bilimsel bir pedagojiye dayandırılmıştır. Kurumda dayak ve şiddet kesinlikle yasaklanmış, Immanuel Kant’ın deneyimle öğrenme ilkesi ve Belçika Mulle ekolü benimsenmiştir (Sayı 4, Dergi s. 14–16, Arşiv PDF s. 11–12). Sınıflarda hiyerarşik öğretmen kürsüsü kaldırılarak yirmi kişilik U masa düzenine geçilmiş, öğretmen ile öğrenci eşit düzlemde buluşturulmuştur (Sayı 4, Dergi s. 16, Arşiv PDF s. 12). Çocuklara terzilik ve kunduracılık atölyelerinde meslek edindirilerek topluma yararlı, üreten bireyler olmaları sağlanmıştır (Sayı 4, Dergi s. 17, Arşiv PDF s. 12). İsveç jimnastiği, günlük duş, çatal-bıçak adabı ve İstiklal Marşı ile disipline edilen bu çocuklar, lümpenleşmekten kurtarılarak Cumhuriyet yurttaşı kimliğine kavuşturulmuştur (Sayı 4, Dergi s. 16–19, Arşiv PDF s. 12–13).

Söz konusu biyopolitik müdahale ilk bakışta nüfusu devletin iktisadi ve askeri ihtiyaçlarına göre terbiye eden hiyerarşik bir toplum mühendisliği gibi durabilir. Ancak dönemin Avrupası'ndaki faşist veya öjenist uygulamaların aksine, Türkiye’deki biyopolitika koruyucu, kuratör ve hümanist bir nitelik taşır. Amacı bedeni öjenik tasfiyeye uğratmak veya kışlalaştırmak değil, asırlardır ihmal edilmiş insan kaynağını sıtmadan ve lümpenlikten kurtararak kamusal alana dahil etmektir.

Toplumsal dönüşümün en radikal halkası, kadının kamusal ve siyasal alandaki konumunun eşitlenmesidir. Dördüncü sayıda Falih Rıfkı Atay, Türk Kadını başlıklı yazısında (Sayı 4, Dergi s. 1–3, Arşiv PDF s. 4–5), beş Aralık bin dokuz yüz otuz dörd tarihinde kadınlara tanınan milletvekili seçme ve seçilme hakkını tahlil eder. Henüz bin dokuz yüz on yeti yılında İstanbul’da bir kadının lokantada yemek yiyebilmek için yabancı şapkası ödünç almak ve Fransızca konuşmak zorunda kaldığı istibdat günlerinden, Fransız kadınlarında dahi olmayan siyasal hakların kazanıldığı bin dokuz yüz otuz dörd yılına geçiş, inkılabın ulaştığı seviyeyi gösterir (Sayı 4, Dergi s. 1, Arşiv PDF s. 4). Atay, kadın haklarının yapay bir lütuf olmadığını, tarlada erkekle eşit çalışan ve İstiklal Harbi’nde cephe gerisini tek başına sırtlayan Anadolu kadınının fiili emeğinin hukuki tescili olduğunu vurgular (Sayı 4, Dergi s. 3, Arşiv PDF s. 5). Kadın; hâkim, avukat, doktor, mühendis ve mebus olarak kamusal hayatın merkezine yerleşmiştir.

Bu toplumsal seferberlik, birinci sayıda Şevket Süreyya Aydemir’in sunduğu eğitim verileriyle desteklenir (Sayı 1, Dergi s. 4–9, Arşiv PDF s. 6–8). Bin dokuz yüz yirmi üç yılında elli bin olan ilkokul kız öğrenci sayısı bin dokuz yüz otuz ikide yüz doksan beş bine, ortaokullarda beş yüz olan kız öğrenci sayısı yedi bin beş yüze on beş kat artışla, liselerde iki yüz elli olan kız öğrenci sayısı bin yedi yüz elliye yedi kat artışla çıkmıştır (Sayı 1, Dergi s. 8, Arşiv PDF s. 8). Bin dokuz yüz yirmi sekiz Harf İnkılabı ve Millet Mektepleri sayesinde, bin dokuz yüz yirmi yeti nüfus sayımında altı yüz seksen beş bin olan okuryazar sayısı bin dokuz yüz otuz iki yılında iki milyon on üç bin iki yüz elli beşe ulaşmış, sekiz yüz bin yetişkine yeni harflerle okuma-yazma diploması verilmiştir (Sayı 1, Dergi s. 8–9, Arşiv PDF s. 8). Karma eğitim ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim laikleştirilmiş ve imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış kitle ideali somutlaştırılmıştır.

Erken Cumhuriyet rejiminin ulusal kimlik inşasında araçsallaştırdığı en hayati kuramsal omurga, Türk Tarih Tezi doğrultusunda şekillenen arkeoloji, müzecilik ve antropoloji politikasıdır. Ulus-devlet, kendi tarihsel ve meşruiyet zeminini Osmanlı Hanedanı’nın dinsel ve saray merkezli sınırlarının ötesine taşıyarak, Anadolu’nun binlerce yıllık kadim medeniyet katmanlarını Türk kültürünün organik, kesintisiz bir parçası olarak sahiplenmiştir. Birinci sayıda Doktor Reşit Galip, Türk Tarihi Etrafında Yeni Araştırmalar başlıklı yazısında (Sayı 1, Dergi s. 1–3, Arşiv PDF s. 4–5), Osmanlı’nın benimsediği İslamcı ve ümmetçi tarih okumasının Türk’ün milli şuurunu körelttiğini, koca bir ulusal tarihi dörd yüz çadırlık aşiret mitine indirgediğini vurgular. Cumhuriyet’in pedagojik ve bilimsel hedefi, Türk tarihini İslam öncesi Orta Asya köklerinden başlatarak Selçuklu ve Anadolu uygarlıklarıyla bütünleştirmektir.

Bu tarihsel süreklilik tezi, yabancı ve Türk arkeologların yürüttüğü bilimsel kazılarla ampirik zemine oturtulmaktadır. Dördüncü sayıda Chicago Üniversitesi Doğu Enstitüsü adına Alişar Höyüğü kazılarını yöneten Doktor Hans Henning von der Osten (Sayı 4, Dergi s. 4–12, Arşiv PDF s. 6–10), Yozgat’taki otuz dokuz metre yüksekliğindeki höyükte tespit ettiği on dokuz ana kültür tabakasını anlatır. Kalkolitik Çağ’dan başlayarak Bakır Çağı, Erken Tunç Çağı, Asur Ticaret Kolonileri, Hitit İmparatorluğu, Frigya, Kimmer, Pers, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Türkmen yerleşimlerine uzanan bu stratigrafi, Anadolu’nun dünya medeniyetinin kesintisiz beşiği olduğunu gösterir (Sayı 4, Dergi s. 4–12, Arşiv PDF s. 6–10). Osten, asırlarca savaş ve istilalarla harap olan bu topraklara, tren hattı ve pullarındaki Kamâl Atatürk resmiyle simgelenen Cumhuriyet’in nihai barışı ve güvenliği getirdiğini vurgular (Sayı 4, Dergi s. 12, Arşiv PDF s. 10).

Beşinci sayıda Alman Arkeoloji Enstitüsü Başkanı Profesör Doktor Kurt Bittel (Sayı 5, Dergi s. 14–19, Arşiv PDF s. 12–14), Boğazköy-Hattuşa ve Yazılıkaya kaya kabartmalarını inceleyerek Hitit sanatının evrensel değerini ortaya koyar. Yazılıkaya’da yer alan tanrılar alayı ve karşılıklı karşılaşma sahneleri, asırlar sonra Atina Parthenon Tapınağı’ndaki Panathenaia frizlerine öncülük eden muazzam bir kompozisyon dehasıdır (Sayı 5, Dergi s. 17, Arşiv PDF s. 13). Mısır Firavunu İkinci Ramses ile Hitit Kralı Üçüncü Hattuşili arasında imzalanan Kadeş Barış Antlaşması’nın gümüş mühür metninde tarif edilen tanrının kralı kucaklaması tasvirinin Yazılıkaya’daki Şarruma ve Tuthaliya kabartmasıyla birebir örtüşmesi, Hitit sanatının Mısır ve Mezopotamya’dan çok daha derin insani duyguları yansıttığını belgeler (Sayı 5, Dergi s. 18, Arşiv PDF s. 14). Benzer şekilde ikinci sayıda Remzi Oğuz Arık (Sayı 2, Dergi s. 21–27, Arşiv PDF s. 14–17), Osmanlı döneminin son yüz yılında Anadolu’da sadece kırk kazı yapılmışken, Cumhuriyet’in ilk on yılında yeti kazı gerçekleştirildiğini ve bunların on ikiden fazlasının bizzat Türk heyetlerince yönetildiğini açıklar (Sayı 2, Dergi s. 22, Arşiv PDF s. 15). Ankara Karalar kazısında bulunan Galat Kralı Deiotaros yazıtı ve kubbeli mezar odaları, Türk arkeologların kendi vatanlarının tarihini aydınlatma yetkinliğine ulaştığını kanıtlar (Sayı 2, Dergi s. 26, Arşiv PDF s. 17).

Ulus-devlete köklü bir tarihsel meşruiyet ararken antropolojik ve arkeolojik bulguları araçsallaştıran bu hamlenin icat edilmiş bir gelenek olduğu düşünülebilirse de bu tez, Batı'nın Türkler medeniyet yıkıcı göçebelerdir şeklindeki Oryantalist klişesini bizzat Batılı bilim insanlarınca hazırlanan kazı raporlarıyla çürüten ve Anadolu topraklarını insanlık mirasının beşiğine oturtan hümanist, anti-sömürgeci bir sentezdir.

Müzecilik alanında beşinci sayıda Halil Edhem Eldem (Sayı 5, Dergi s. 2–9, Arşiv PDF s. 6–9), İstanbul Arkeoloji Müzelerinin Paris, Londra ve Berlin müzelerinden sonra Avrupa’da üçüncü sırada yer aldığını belirtir (Sayı 5, Dergi s. 2, Arşiv PDF s. 6). Eski Şark Eserleri Müzesinde korunan altmış bin adet çivi yazılı tablet arşivi ile dünyanın en zengin Hitit koleksiyonu bu topraklardadır (Sayı 5, Dergi s. 4, Arşiv PDF s. 7). Eldem, Bizans sanatının Türkler tarafından tahrip edildiği yönündeki Avrupa önyargılarını çürüterek, asıl büyük yıkımın bin iki yüz dörd Dördüncü Haçlı Seferinde bizzat Latin Haçlılar tarafından yapıldığını, Türklerin ise fetihten sonra şehri imar ettiğini tarihi vesikalarla ispatlar (Sayı 5, Dergi s. 3, Arşiv PDF s. 6). Topkapı Sarayı, Çinili Köşk ve Evkaf Müzesindeki halı, minyatür ve porselen koleksiyonları, Türk milletinin yüksek estetik zevkini sergiler (Sayı 5, Dergi s. 6–9, Arşiv PDF s. 8–9).

Bu evrensel kültür anlayışı, beşinci sayıda yer alan Ankara Sergi Sarayındaki Sovyet Sanatı Sergisi ile taçlandırılır (Sayı 5, Dergi s. 22–28, Arşiv PDF s. 16–19). Başvekil İsmet İnönü tarafından açılan sergide Brodski, Deyneka, Petrov-Vodkin, Samohvalov ve Vera Muhina gibi on dörd Sovyet sanatçısının yeti sekiz eseri sergilenmiştir (Sayı 5, Dergi s. 24–25, Arşiv PDF s. 17). Burjuva salon sanatının şık tipleri yerine dokuma tezgâhındaki işçileri, uçakları selamlayan gençleri ve tarladaki köylüleri merkezine alan bu sergi, Kemalist Türkiye’nin emekçi ve halkçı sanat anlayışıyla bütünleşmektedir (Sayı 5, Dergi s. 28, Arşiv PDF s. 19). Derginin her sayısının sonunda yer alan İstanbul gece ve Boğaziçi fotoğraf portfolyoları (Sayı 2, Dergi s. 32–35, Arşiv PDF s. 20–21; Sayı 3, Dergi s. 29–34, Arşiv PDF s. 18–20; Sayı 4, Dergi s. 32–34, Arşiv PDF s. 20–21; Sayı 5, Dergi s. 31–34, Arşiv PDF s. 21–22) ile arka kapaktaki yalın Ankara mührü (Sayı 1, Arşiv PDF s. 21; Sayı 2, Arşiv PDF s. 23; Sayı 3, Arşiv PDF s. 21; Sayı 4, Arşiv PDF s. 22; Sayı 5, Arşiv PDF s. 23), rejimin iki başkentli estetik ve politik kurgusunu tamamlar. İstanbul, tarihin ve tabiatın dünya çapındaki korunan vitrini iken, Ankara, geleceğin, planlı sanayinin, bilimin ve inkılabın sarsılmaz irade merkezidir.

La Turquie Kémaliste dergisinin ilk beş sayılık külliyatı üzerinden gerçekleştirilen bu bütüncül analiz, bin dokuz yüz otuzlu yıllar Türkiye’sinin kendisini dünyaya nasıl takdim ettiğini ve hangi maddi temeller üzerinde yükseldiğini açıkça ortaya koymaktadır. Genç Cumhuriyet, Batı karşısında bir çevre ülkesi ezikliği veya taklitçiliği taşımamakta, aksine Batı’nın Oryantalist klişelerini, sömürgeci iktisat modellerini ve epistemik tahakkümünü radikal bir özgüvenle reddetmektedir. Rejim, modernleşmeyi kendi öz kaynaklarına dayanan, bağımsızlığını Sakarya ve Lozan ile tescillemiş otokton bir rasyonalite olarak inşa etmiştir.

Bu modernite modeli üç temel taşıyıcı sütun üzerinde yükselmektedir. İlki, Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı, Sümerbank kombinaları ve demiryolu inşası ile somutlaşan kalkınmacı devletçilik ve milli sanayi hamlesidir. Türkiye, küresel buhranın yıkıcı etkilerini planlı iktisat ve ithalat ikamesi ile aşarak kendi kendine yeten entegre bir pazar kurmuştur. İkincisi, sıtma, frengi ve trahomun kökünü kazıyan halk sağlığı teşkilatı, dayaksız hümanist çocuk ıslah pedagojisi, karma eğitim ve kadınlara tanınan tam siyasal haklarla somutlaşan biyopolitik insan mühendisliğidir. Üçüncüsü ise Türk Tarih Tezi, Boğazköy ve Alişar kazıları ile İstanbul müzelerinin zenginliği üzerinden temellendirilen, Anadolu’yu dünya medeniyetlerinin beşiği ilan eden seküler kültür sentezidir.

Netice itibarıyla bin dokuz yüz otuz dörd ve bin dokuz yüz otuz beş yıllarının Türkiye’si, bozkırın ortasında iradeyle yükselen Ankara merkezli yeni bir uygarlık projesidir. La Turquie Kémaliste sayfalarına yansıyan fabrikalar, barajlar, viyadükler, modern okullar, pırıl pırıl sıhhiye pavyonları, antik Hitit kabartmaları ve çalışan hür kadın portreleri, çökmüş bir imparatorluğun enkazı üzerinde akıl, bilim ve tam bağımsızlık idealiyle kurulan çağdaş ulus-devletin somut, ampirik ve felsefi anıtlarıdır.