Tanzimat Fermanı ve Bâb-ı Âli Vesayeti (1841–1878)
Tanzimat Fermanı'nın Osmanlı Devleti'nde Meydana Getirdiği Hukuki, Bürokratik ve Politik Sonuçlar üzerine kaleme alınmış bir inceleme
Tanzimat Fermanı ve Bâb-ı Âli Vesayeti (1841–1878)
Giriş
Osmanlı modernleşme tarihçiliği, 3 Kasım 1839’da Gülhane Parkı’nda okunan Tanzimat Fermanı’nı uzun yıllar yüzeysel bir Batılılaşma hareketi veya dış baskıların ürünü olan bir temenni metni olarak okuma eğiliminde olmuştur. Oysa metnin sosyo-ekonomik ve idari altyapısı incelendiğinde, Karlofça sonrası tıkanan Doğu Tipi Üretim Tarzı'nın (DTÜT) ve bozulan mali dengelerin Bâb-ı Âli bürokrasisine (Kalemiye) dikte ettirdiği rasyonel bir zorunluluk olduğu görülür. Tımardan iltizam sistemine geçiş ve devletin sıcak para ihtiyacıyla sıkça başvurduğu müsadere usulü, bürokratik elitin sermaye biriktirmesini ve kurumsal otonomi kazanmasını engellemekteydi. Bu bağlamda Gülhane Fermanı; soyut bir Avrupa hayranlığından ziyade, Bâb-ı Âli’nin kendi varlığını Sultan'ın mutlak ve arızi otoritesine karşı yasal güvenceye alma arayışıdır.
Gülhane Fermanı ile Padişah Sultan Abdülmecid’in Hırka-i Şerîfe Odası’nda ant içerek ("...cânib-i hümâyûnumuzdan hilâfına hareket vukû bulmayacağına ahd ü mîsâk olunup...") koyacağı kanunlara kendisinin de uyacağını taahhüt etmesi, Max Weber’in kavramsallaştırdığı patrimonyal hükümdar tipolojisinin kırıldığı andır
Babıali Triumvirliğinin Başlangıç Noktası Üzerine Bir Görüş
Tanzimat dönemi siyasi tarihçiliğinde Bâb-ı Âli vesayetini ve Üç Paşalar Triumvirliği'nin (Mustafa Reşid, Âli ve Fuad Paşalar) iktidarını doğrudan 1839 yılıyla başlatmak metodolojik bir yanılsamadır. 3 Kasım 1839'da Gülhane Parkı'nda okunan metin, Padişahın mutlak otoritesini sınırlandıran niyet ve ilke beyanı anlamında hukuki bir eşiktir; fakat devleti sevk ve idare eden iktidar aygıtının niteliği bakımından henüz rasyonel-yasal bürokrasinin zaferini temsil etmemektedir. 1839 yılında sadaret makamında bulunan Koca Hüsrev Paşa, II. Mahmud döneminden devralınan geleneksel-patrimonyal iktidar ağlarını elinde tutan ve şahsi sadakat ilişkileriyle yöneten Eski Rejim’in son büyük figürütür. Fermanı okuyan Mustafa Reşid Paşa ile Hüsrev Paşa arasındaki iktidar mücadelesi, Hüsrev Paşa’nın 1840 yılında azledilmesi ve Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’de rüşvet suçlamasıyla yargılanarak 1841'de sürgüne gönderilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu yargılama ve tasfiye süreci, saray destekli patrimonyal sadaret vesayetinin belinin kırıldığı ve Bâb-ı Âli’nin rasyonel bürokrasi lehine yönetime el koyduğu gerçek politik milattır.
İkinci olarak, Bâb-ı Âli Triumviratı'nın devleti Padişah'tan devralıp iktidar tekelini Bâb-ı Âli'ye kaydırmasının uluslararası ve kurumsal tescili 1841 Londra Boğazlar Sözleşmesi ile gerçekleşmiştir. Mısır Krizini ve Boğazlar meselesini askerî/sultani yöntemlerle değil, Hariciye Nezareti merkezli rasyonel bir diplomasi masasında çözen Mustafa Reşid Paşa ve ekibi, iç politikada Padişah Sultan Abdülmecid’i yalnızca alınan kararları tasdik eden sembolik bir makama indirgemiştir. 1841 itibarıyla Hariciye Nezareti, devletin iç ve dış politikasını tek elden yürüten baskın kurum haline gelmiş; bürokratik elit, dış meşruiyetini Avrupa diplomasi düzenine (Jus Publicum Europaeum), iç meşruiyetini ise rasyonel-yasal idareye bağlayarak Padişahın vesayetinden tamamen özerkleşmiştir.
Son olarak, karar alma mekanizmalarının kurumsal yapısı 1841 yılında radikal bir dönüşüm geçirmiştir. 1839-1840 yıllarındaki hukuki düzenlemeler henüz patrimonyal Saray gölgesinde ve Hüsrev Paşa'nın bürokratik vesayetinde şekillenmişken; 1841'deki idari ve hukuki düzenlemelerle Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye, sultani iradeden bağımsız hareket edebilen bir Bürokratik Senato niteliği kazanmıştır. Bu tarihten itibaren kanun tasarıları, idari nizamnameler ve yüksek devlet politikaları Saray'da veya Sadrazamın konağında değil; Bâb-ı Âli'nin bu özerk meclislerinde ve Hariciye kadrolarınca şekillendirilmiştir. Dolayısıyla 1839 yılı bir retorik ve niyet ilanı, 1841 yılı ise Bâb-ı Âli Triumviratı’nın dizginleri fiilen ve kurumsal olarak eline aldığı gerçek periyodizasyon miladıdır.
1840, 1851 ve 1858 Ceza Kanunnameleri
Bâb-ı Âli bürokrasisinin Tanzimat sonrasında yürüttüğü hukuk reformları, basit birer hukuki aktarım veya edilgen taklit hareketi değildir. Cezalandırma yetkisinin şahsi ile örfi idareden alınıp yazılı bürokratik normlara devredilmesi, Bâb-ı Âli'nin iktidarını meşrulaştıran ve devletin niteliğini dönüştüren üç aşamalı bir kodifikasyon süreciyle gerçekleşmiştir.
1840 Kanunnamesi (Kanun-ı Ceza-yı Hümayun), içeriği itibarıyla şer'i ve örfi hukukun unsurlarını bünyesinde barındırmaya devam etmekle birlikte, cezalandırma yetkisini doğrudan ve münhasıran devlette merkezileştirmiştir
1840 ile 1858 metinleri arasında bir köprü işlevi gören 1851 Kanunnamesi (Kanun-ı Cedit), rasyonalist hukukun alanını toplumsal hayatın ince detaylarına, yani mikrososyolojik suçlara doğru genişletmiştir
1858 Ceza Kanunnamesi (Ceza Kanunname-i Hümayunu) ise Fransız Napoléon Ceza Kanunu’nun rasyonalist kodifikasyon biçimini esas almıştır
1840-1858 hattında ortaya konan bu hukuki külliyatın politik ve jeopolitik arka planı çift yönlü bir stratejiye dayanır. Bir yanda Avrupa Devletler Hukukuna (Jus Publicum Europaeum) eklemlenme gayresi yatar. Bâb-ı Âli, rasyonel ceza kanunnameleriyle Batı dünyasına medenî, kanunla yönetilen ve mülkiyet emniyetine sahip bir devlet imajı sunmuştur. Buradaki temel amaç, Karlofça'dan beri süregelen dış müdahale gerekçelerini, özellikle Gayrimüslim tebeanın hukuki statüsü ile kapitülasyon iddialarını hukuki rasyonalizasyon yoluyla kesmektir.
Diğer yanda ise Şerif Mardin'in Çevre analizinde somutlaşan toplumsal gerçeklik yer alır. Bu reformlar, radikal bir toplumsal kopuş yerine Doğu-Batı dengesini gözeten yumuşak bir geçişle uygulanmıştır. Eğer Atatürk İnkılapları'ndaki gibi radikal bir tasfiye hattı izlenseydi, Çevre olarak adlandırılan geleneksel toplumsal yapı ve taşra eliti şiddetli bir reaksiyon verecek; zayıflamış olan merkezî devlet iç isyanlarla boğuşurken Batılı devletlerin açık müdahalesine davetiye çıkarılacaktı. Dolayısıyla Bâb-ı Âli’nin kurduğu hibrit hukuk, devleti çöküşten koruyan rasyonel bir Jeopolitik Denge Hukukudur.
Ancak bu pragmatik denge, devlet bünyesinde kaçınılmaz bir sistemik ikilik (düalizm) doğurmuştur. Nizamiye ve Şer'iye mahkemelerinin, Mekteb-i Mülkiye ile Medrese’nin, Bâb-ı Âli bürokrasisi ile Saray’ın yan yana varlığını sürdürmesi; sistemin kendi içinde kaçınılmaz bir gerilim alanını beslemiş, modernleşme sürecinin sonraki safhalarındaki iktidar mücadelelerinin de zeminini hazırlamıştır.
Tanzimat ile başlayan ve 1871-1878 hattında neopatrimonyal bir kabukla mühürlenen bu bürokratik dönüşüm, yalnızca 19. yüzyıl Osmanlı siyasal hayatını şekillendirmekle kalmamış; 20. yüzyıl modern Türk devlet aygıtına da doğrudan sirayet eden köklü bir bürokratik hafıza bırakmıştır. Bâb-ı Âli’nin rasyonel-yasal norm yaratma çabası ve Mekteb-i Mülkiye ekseninde yetişen kadrolar, II. Abdülhamid döneminin sıkı denetim mekanizmalarından süzülerek İkinci Meşrutiyet ve nihayetinde Cumhuriyet’in kurucu elitlerini inşa etmiştir.
Ancak Tanzimat’ın Doğu ile Batı arasında pragmatik bir denge kurma kaygısıyla ürettiği kurumsal ve zihniyet düzeyindeki ikilik (düalizm), Cumhuriyet kadrolarının radikal sekülerleşme hamleleriyle radikal bir kopuşa zorlanmış; Şerif Mardin’in kavramsallaştırdığı Merkez-Çevre gerilimi çağdaş Türk siyasetinin de temel aksı haline gelmiştir. Sonuç itibarıyla Tanzimat, Şahsi İdareden Bürokratik Vesayete geçişin ilk ve en radikal laboratuvarı olarak modern Türk devlet geleneğinin genetik kodlarını belirlemiştir.
I. Osmanlıca Orijinal Metin (Transkripsiyon)
II. Günümüz Türkçesine Sadeleştirilmiş Metin
-
Can emniyeti ile ırz, namus ve malın korunması,
-
Vergilerin adil bir şekilde belirlenmesi,
-
Asker alımının usule bağlanması ve hizmet süresinin tayin edilmesi.
-
Bundan sonra suç işleyenlerin davaları şeriat kanunlarına göre açıkça incelenip hükme bağlanmadıkça kimse hakkında gizli veya açık idam ve zehirleme işlemi uygulanamayacaktır.
-
Hiç kimse bir başkasının ırz ve namusuna saldıramayacaktır.
-
Herkes malına ve mülküne tam bir serbestlikle sahip olacak, buna dışarıdan müdahale edilmeyecektir.
-
Bir kişinin suçu olduğunda, mirasçıları o suçtan sorumsuz sayılacak; suçlunun malı müsadere edilerek (devletçe el konularak) mirasçılar haklarından mahrum bırakılmayacaktır.
-
Müslüman olsun veya olmasın, bütün tebamız bu şahane kolaylıklardan istisnasız yararlanacaktır.

BİBLİYOGRAFYA
Aydın, M. Âkif. (2002). Türk Hukuk Tarihi. İstanbul: Beta Yayınları.
Berkes, Niyazi. (2012). Türkiye'de Çağdaşlaşma. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Divitçioğlu, Sencer. (2003). Asya Tipi Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu (ATÜT/DTÜT). İstanbul: Ceylan Yayınları.
İnalcık, Halil. (1964). "Sened-i İttifak ve Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu". Belleten, 28(112), 603-622.
İnalcık, Halil. (1998). Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Çağ (1300-1600). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Mardin, Şerif. (1973). "Center-Periphery Relations: A Key to Turkish Politics". Daedalus, 102(1), 169-190.
Mardin, Şerif. (2010). Türk Modernleşmesi. İstanbul: İletişim Yayınları.
Ortaylı, İlber. (2008). İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı. İstanbul: Timaş Yayınları.
Tanör, Bülent. (2010). Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Weber, Max. (2019). Sosyoloji Yazıları (Çev. H. Parla). İstanbul: İletişim Yayınları.