Tanzimat Fermanı ve Bâb-ı Âli Vesayeti (1841–1878)

Tanzimat Fermanı'nın Osmanlı Devleti'nde Meydana Getirdiği Hukuki, Bürokratik ve Politik Sonuçlar üzerine kaleme alınmış bir inceleme

Tanzimat Fermanı ve Bâb-ı Âli Vesayeti (1841–1878)

Giriş

Osmanlı modernleşme tarihçiliği, 3 Kasım 1839’da Gülhane Parkı’nda okunan Tanzimat Fermanı’nı uzun yıllar yüzeysel bir Batılılaşma hareketi veya dış baskıların ürünü olan bir temenni metni olarak okuma eğiliminde olmuştur. Oysa metnin sosyo-ekonomik ve idari altyapısı incelendiğinde, Karlofça sonrası tıkanan Doğu Tipi Üretim Tarzı'nın (DTÜT) ve bozulan mali dengelerin Bâb-ı Âli bürokrasisine (Kalemiye) dikte ettirdiği rasyonel bir zorunluluk olduğu görülür. Tımardan iltizam sistemine geçiş ve devletin sıcak para ihtiyacıyla sıkça başvurduğu müsadere usulü, bürokratik elitin sermaye biriktirmesini ve kurumsal otonomi kazanmasını engellemekteydi. Bu bağlamda Gülhane Fermanı; soyut bir Avrupa hayranlığından ziyade, Bâb-ı Âli’nin kendi varlığını Sultan'ın mutlak ve arızi otoritesine karşı yasal güvenceye alma arayışıdır.

Gülhane Fermanı ile Padişah Sultan Abdülmecid’in Hırka-i Şerîfe Odası’nda ant içerek ("...cânib-i hümâyûnumuzdan hilâfına hareket vukû bulmayacağına ahd ü mîsâk olunup...") koyacağı kanunlara kendisinin de uyacağını taahhüt etmesi, Max Weber’in kavramsallaştırdığı patrimonyal hükümdar tipolojisinin kırıldığı andır. Padişah hukukun kaynağı olmaktan çıkıp, kendi koyduğu rasyonel-yasal çerçevenin nesnesi haline gelmiştir. Müsaderenin ilga edilmesi ve memurlara düzenli maaş bağlanması müesseseleri, patrimonyal ganimet/arızi gelir modelini bitirmiş; kamu imkanlarını şahsi mülkü saymayan, sabit maaşlı profesyonel bürokrasiye geçişin hukuki zeminini inşa etmiştir.

Babıali Triumvirliğinin Başlangıç Noktası Üzerine Bir Görüş


Tanzimat dönemi siyasi tarihçiliğinde Bâb-ı Âli vesayetini ve Üç Paşalar Triumvirliği'nin (Mustafa Reşid, Âli ve Fuad Paşalar) iktidarını doğrudan 1839 yılıyla başlatmak metodolojik bir yanılsamadır. 3 Kasım 1839'da Gülhane Parkı'nda okunan metin, Padişahın mutlak otoritesini sınırlandıran niyet ve ilke beyanı anlamında hukuki bir eşiktir; fakat devleti sevk ve idare eden iktidar aygıtının niteliği bakımından henüz rasyonel-yasal bürokrasinin zaferini temsil etmemektedir. 1839 yılında sadaret makamında bulunan Koca Hüsrev Paşa, II. Mahmud döneminden devralınan geleneksel-patrimonyal iktidar ağlarını elinde tutan ve şahsi sadakat ilişkileriyle yöneten Eski Rejim’in son büyük figürütür. Fermanı okuyan Mustafa Reşid Paşa ile Hüsrev Paşa arasındaki iktidar mücadelesi, Hüsrev Paşa’nın 1840 yılında azledilmesi ve Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’de rüşvet suçlamasıyla yargılanarak 1841'de sürgüne gönderilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu yargılama ve tasfiye süreci, saray destekli patrimonyal sadaret vesayetinin belinin kırıldığı ve Bâb-ı Âli’nin rasyonel bürokrasi lehine yönetime el koyduğu gerçek politik milattır.

İkinci olarak, Bâb-ı Âli Triumviratı'nın devleti Padişah'tan devralıp iktidar tekelini Bâb-ı Âli'ye kaydırmasının uluslararası ve kurumsal tescili 1841 Londra Boğazlar Sözleşmesi ile gerçekleşmiştir. Mısır Krizini ve Boğazlar meselesini askerî/sultani yöntemlerle değil, Hariciye Nezareti merkezli rasyonel bir diplomasi masasında çözen Mustafa Reşid Paşa ve ekibi, iç politikada Padişah Sultan Abdülmecid’i yalnızca alınan kararları tasdik eden sembolik bir makama indirgemiştir. 1841 itibarıyla Hariciye Nezareti, devletin iç ve dış politikasını tek elden yürüten baskın kurum haline gelmiş; bürokratik elit, dış meşruiyetini Avrupa diplomasi düzenine (Jus Publicum Europaeum), iç meşruiyetini ise rasyonel-yasal idareye bağlayarak Padişahın vesayetinden tamamen özerkleşmiştir.

Son olarak, karar alma mekanizmalarının kurumsal yapısı 1841 yılında radikal bir dönüşüm geçirmiştir. 1839-1840 yıllarındaki hukuki düzenlemeler henüz patrimonyal Saray gölgesinde ve Hüsrev Paşa'nın bürokratik vesayetinde şekillenmişken; 1841'deki idari ve hukuki düzenlemelerle Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye, sultani iradeden bağımsız hareket edebilen bir Bürokratik Senato niteliği kazanmıştır. Bu tarihten itibaren kanun tasarıları, idari nizamnameler ve yüksek devlet politikaları Saray'da veya Sadrazamın konağında değil; Bâb-ı Âli'nin bu özerk meclislerinde ve Hariciye kadrolarınca şekillendirilmiştir. Dolayısıyla 1839 yılı bir retorik ve niyet ilanı, 1841 yılı ise Bâb-ı Âli Triumviratı’nın dizginleri fiilen ve kurumsal olarak eline aldığı gerçek periyodizasyon miladıdır.

 

1840, 1851 ve 1858 Ceza Kanunnameleri


Bâb-ı Âli bürokrasisinin Tanzimat sonrasında yürüttüğü hukuk reformları, basit birer hukuki aktarım veya edilgen taklit hareketi değildir. Cezalandırma yetkisinin şahsi ile örfi idareden alınıp yazılı bürokratik normlara devredilmesi, Bâb-ı Âli'nin iktidarını meşrulaştıran ve devletin niteliğini dönüştüren üç aşamalı bir kodifikasyon süreciyle gerçekleşmiştir.

1840 Kanunnamesi (Kanun-ı Ceza-yı Hümayun), içeriği itibarıyla şer'i ve örfi hukukun unsurlarını bünyesinde barındırmaya devam etmekle birlikte, cezalandırma yetkisini doğrudan ve münhasıran devlette merkezileştirmiştir. Padişahın ve yerel idarecilerin keyfi siyaseten katl veya örfi ceza yetkilerini sınırlamış; bürokratik aklın ürettiği yazılı normu meşruiyetin birincil kaynağı olarak tesis etmiştir. Bu metin, Osmanlı hukuk düzeninde ceza yetkisinin kişilerden arındırılarak soyut bürokratik kurala bağlanması anlamında teorik sekülerleşmenin ilk adımıdır.

1840 ile 1858 metinleri arasında bir köprü işlevi gören 1851 Kanunnamesi (Kanun-ı Cedit), rasyonalist hukukun alanını toplumsal hayatın ince detaylarına, yani mikrososyolojik suçlara doğru genişletmiştir. Bu metin, doğal hukuk geleneğinin tarihsel olarak sahiplendiği ahlaki ve toplumsal düzenleme alanını, devletin rasyonalist bürokratik çerçevesine eklemlemiştir. Doğal hukuk zemini tasfiye edilmemiş, aksine yazılı bürokratik normların dolayımıyla devlet çatısı altında yeniden üretilmiştir.

1858 Ceza Kanunnamesi (Ceza Kanunname-i Hümayunu) ise Fransız Napoléon Ceza Kanunu’nun rasyonalist kodifikasyon biçimini esas almıştır. Ancak bu metin birebir bir tercüme değil; Napoléon rasyonalizminin Osmanlı'nın kozmopolit yapısına ve İslâm hukukunun, özellikle kısas ile diyet müesseselerinin gereklerine göre yapısal biçimde esnetildiği hibrit bir metindir. Garp ile Şark hukuku arasında sıkışmış görünen bu yapı, aslında Bâb-ı Âli’nin hukuku kendi şartlarına adapte etme kabiliyetini ve kurumsal pragmatizmini gösterir.

1840-1858 hattında ortaya konan bu hukuki külliyatın politik ve jeopolitik arka planı çift yönlü bir stratejiye dayanır. Bir yanda Avrupa Devletler Hukukuna (Jus Publicum Europaeum) eklemlenme gayresi yatar. Bâb-ı Âli, rasyonel ceza kanunnameleriyle Batı dünyasına medenî, kanunla yönetilen ve mülkiyet emniyetine sahip bir devlet imajı sunmuştur. Buradaki temel amaç, Karlofça'dan beri süregelen dış müdahale gerekçelerini, özellikle Gayrimüslim tebeanın hukuki statüsü ile kapitülasyon iddialarını hukuki rasyonalizasyon yoluyla kesmektir.

Diğer yanda ise Şerif Mardin'in Çevre analizinde somutlaşan toplumsal gerçeklik yer alır. Bu reformlar, radikal bir toplumsal kopuş yerine Doğu-Batı dengesini gözeten yumuşak bir geçişle uygulanmıştır. Eğer Atatürk İnkılapları'ndaki gibi radikal bir tasfiye hattı izlenseydi, Çevre olarak adlandırılan geleneksel toplumsal yapı ve taşra eliti şiddetli bir reaksiyon verecek; zayıflamış olan merkezî devlet iç isyanlarla boğuşurken Batılı devletlerin açık müdahalesine davetiye çıkarılacaktı. Dolayısıyla Bâb-ı Âli’nin kurduğu hibrit hukuk, devleti çöküşten koruyan rasyonel bir Jeopolitik Denge Hukukudur.

Ancak bu pragmatik denge, devlet bünyesinde kaçınılmaz bir sistemik ikilik (düalizm) doğurmuştur. Nizamiye ve Şer'iye mahkemelerinin, Mekteb-i Mülkiye ile Medrese’nin, Bâb-ı Âli bürokrasisi ile Saray’ın yan yana varlığını sürdürmesi; sistemin kendi içinde kaçınılmaz bir gerilim alanını beslemiş, modernleşme sürecinin sonraki safhalarındaki iktidar mücadelelerinin de zeminini hazırlamıştır.

Ali Paşa'nın Ölümü ve Re-patrimonyalizasyon
Âli Paşa'nın 1871 yılındaki ölümü, Bâb-ı Âli Triumviratı'nın kurduğu bürokratik vesayet rejiminin son çözülüş noktasını işaret eder. Tanzimat reformlarının yarattığı kurumsal ikilik ve iktidar bölünmesi, mutlakiyetçi Osmanlı siyasal kültüründe insani bir aktör olarak Sultan Abdülaziz'in iktidar tekelini yeniden Saray merkezinde toplama arzusunu tetiklemiştir. Âli Paşa'nın vefatıyla doğan otorite boşluğunu fırsat bilen Sultan, Mahmud Nedim Paşa'yı sadrazamlığa getirerek Bâb-ı Âli'nin özerkliğini tasfiye etmiş ve yönetimi tekrar şahsi iradeye bağlama hamlesini (re-patrimonyalizasyon) başlatmıştır.

Bu kırılma hattı, 1876 Kanun-ı Esasî tecrübesinin ardından II. Abdülhamid'in Yıldız Sarayı merkezli kurduğu yönetim modeliyle nihai noktasına ulaşmıştır. Ancak bu yeni dönem, Tanzimat öncesinin klasik patrimonyal yapısına basit bir dönüş değildir. Bâb-ı Âli'nin kurduğu modern bakanlıklar, rasyonel ceza kanunnameleri ve kurumsal kabuk tasfiye edilmemiş; aksine aynen korunarak sultani iradenin birer yürütme aygıtına dönüştürülmüştür.

Pan-İslamizm, hilafet söylemi ve hafiye teşkilatı gibi denetim mekanizmaları üzerinden meşrulaştırılan bu yeni yapı, geleneksel özü modern devlet mekanizmasının içine sızdıran bir Neopatrimonyal Sentezdir. Böylece 1841'de Bâb-ı Âli lehine kırılan patrimonyal otorite, 1871-1878 hattında modern bürokratik aygıtı yutarak kendi bekasını modern devlet formu altında tamamlamıştır.

Tanzimat ile başlayan ve 1871-1878 hattında neopatrimonyal bir kabukla mühürlenen bu bürokratik dönüşüm, yalnızca 19. yüzyıl Osmanlı siyasal hayatını şekillendirmekle kalmamış; 20. yüzyıl modern Türk devlet aygıtına da doğrudan sirayet eden köklü bir bürokratik hafıza bırakmıştır. Bâb-ı Âli’nin rasyonel-yasal norm yaratma çabası ve Mekteb-i Mülkiye ekseninde yetişen kadrolar, II. Abdülhamid döneminin sıkı denetim mekanizmalarından süzülerek İkinci Meşrutiyet ve nihayetinde Cumhuriyet’in kurucu elitlerini inşa etmiştir.

Ancak Tanzimat’ın Doğu ile Batı arasında pragmatik bir denge kurma kaygısıyla ürettiği kurumsal ve zihniyet düzeyindeki ikilik (düalizm), Cumhuriyet kadrolarının radikal sekülerleşme hamleleriyle radikal bir kopuşa zorlanmış; Şerif Mardin’in kavramsallaştırdığı Merkez-Çevre gerilimi çağdaş Türk siyasetinin de temel aksı haline gelmiştir. Sonuç itibarıyla Tanzimat, Şahsi İdareden Bürokratik Vesayete geçişin ilk ve en radikal laboratuvarı olarak modern Türk devlet geleneğinin genetik kodlarını belirlemiştir.


Ek 1: Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu) Tam Metni ve Günümüz Türkçesine Çevirisi

I. Osmanlıca Orijinal Metin (Transkripsiyon)

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Tebâreke ellezî bi-yedihi'l-mülk ve hüve alâ külli şey'in kadîr.

Benim vezîrim;

Cümleye ma'lûm olduğu üzere Devlet-i Aliyyemiz'in bidâyet-i zuhûrundan beri ahkâm-ı celîle-i Kur'âniyye ve kavânîn-i şer'iyyeye kemâliyle riâyet olunduğundan saltanat-ı seniyyemizin kuvvet ve miknet ve bi'lcümle tebe'asının refâh u ma'mûriyyeti rütbe-i gâyete vâsıl olmuş iken yüz elli sene vardır ki, gavâ'il-i müte'âkıbe ve esbâb-ı mütenevviaya mebnî ne şer-i şerîfe ve ne kavânîn-i münîfeye inkıyâd ü imtisâl olunmamak hasebiyle evvelki kuvvet ve ma'mûriyyet bilakis za'f u fakra mübeddel olmuş ve halbuki kavânîn-i şer'iyye tahtında idâre olunmayan memâlikin pâyedâr olamayacağı vâzıhâttan bulunmuş olup cülûs-ı hümâyûnumuz rûz-ı firûzumdan beri efkâr-ı hürriyet-âsâr-ı mülûkânemiz dahi mücerred i'mâr-ı memâlik ve enha ve terfih-i ahâlî ve fukarâ kazıyye-i nâfi'asına münhasır ve Memâliki Devlet-i Aliyyemiz'in mevki-i coğrafisine ve arâzî-i münbitesine ve halkın kâbiliyet ü isti'dâdlarına nazaran esbâb-ı lâzımesine teşebbüs olunduğu halde beş on sene zarfında bitevfikihî te'âlâ sûret-i matlûbe hâsıl olacağı zâhir olmakla avn ve inâyet-i Hazret-i Bârî'ye itimâd ve imdâd-ı rûhâniyet-i cenâb-ı Peygamberî'ye tevessül ve istinâd birle bundan böyle Devlet-i Aliye ve Memâlik-i Mahrûsemiz'in hüsn-i idâresi zımnında bazı kavânîn-i cedîde vaz' ve te'sîsi lâzım ü mühim görünerek işbu kavânîn-i mukteziyyenin mevâdd-ı esâsiyyesi dahi emniyet-i can ve mahfûziyyet-i ırz u nâmûs u mal ve tayîn-i vergi ve asâkir-i mukteziyyenin sûret-i celb ve müddet-i istihdâmı kazıyyelerinden ibâret olup şöyle ki, dünyada can ve ırz u nâmûsdan eʼazz bir şey olmadığından bir adam onları tehlikede gördükte hilkat-i zâtiye ve cibillet-i fıtriyesinde hıyânete meyl olmasa bile muhâfaza-i can ve nâmusu içün elbette bazı sûretlere teşebbüs edeceği ve bu dahi devlet ve memlekete muzır olageldiği müsellem olduğu misillü bilakis can u nâmûsundan emîn olduğu halde dahi sıdk u istikâmetten ayrılmayacağı ve işi gücü hemân devlet ve milletine hüsn-i hizmetten ibâret olacağı dahi bedîhî ve zâhirdir ve emniyet-i mâl kazıyyesinin fıkdânı halinde ise herkes ne devlet ve ne milletine ısınamayub ve ne i'mâr-ı mülke bakamayup dâima endişe ve ıztırabdan hâlî olamadığı misillü aksi takdîrinde yâni emvâl ü emlâkinden emniyet-i kâmilesi olduğu halde dahi hemân kendi işiyle ve tevsî-i dâire-i taayyüşüyle uğraşup ve kendisinde gün-begün devlet ve millet gayreti ve vatan muhabbeti artıp ona göre hüsn-i harekete çalışacağı şübheden âzâdedir ve tayîn-i vergi maddesi dahi çünkü bir devlet muhâfaza-i memâlikiyçün elbette asker ü leşkere ve sâir masârif-i mukteziyyeye muhtac olarak bu ise akça ile idâre olunacağı ve akça dahi tebeanın vergisiyle hâsıl olacağına binâen bunun bir hüsn-i sûretine bakılmak ehemm olup gerçi mukaddemlerde vâridât zannolunmuş olan yed-i vâhid beliyyesinden lehü'l-hamd Memâlik-i Mahrûsemiz ahâlisi bundan evvelce kurtulmuş ise de âlât-ı tahrībiyyeden olup hiçbir vakitte semere-i nâfiası görülemeyen iltizâmât usûl-i muzırrası el-yevm cârî olarak bu ise bir memleketin mesâlih-i siyâsiye ve umûr-ı mâliyesini bir adamın yed-i ihtiyârına ve belki pençe-i cebr u kahrına teslîm demek olarak ol dahi eger zâten bir iyice adam değilse hemân kendi çıkarına bakıp cemî-i harekât ü sekenâtı gadr u zulmden ibâret olmasıyla bad ez-în ahâlî-i memâlikten her ferdin emlâk ve kudretine göre vergi-i münâsib tâyin olunarak kimseden ziyâde şey alınmaması ve Devlet-i Aliyye'mizin bahran ve beren masârif-i askeriye ve sâiresi dahi kavânîn-i îcâbiyye ile tahdîd ü teybîn olunup ona göre icrâ olunması lâzımedendir ve asker maddesi dahi ber-minvâl-i muharrer mevâdd-ı mühimmeden olarak egerçi muhâfaza-i vatan için asker vermek ahâlinin farîza-i zimmeti ise de şimdiye kadar cârî olduğu vechile bir memleketin aded-i nüfûs-ı mevcûdesine bakılmayarak kiminden rütbe-i tahammülünden ziyâde ve kiminden noksan asker istenilmek hem nizâmsızlığı hem de zirâat ü ticâret mevâdd-ı nâfiasının ihlâlini mûcib olduğu misillü askerliğe gelenlerin ilâ-nihâyeti'l-ömr istihdamları dahi fütûru ve kat-ı tenâsühü müstelzim olmakta olmasıyla her memleketten lüzûmu takdîrinde taleb olunacak neferât-ı askeriye içün bazı usûl-i hasene ve dört yahud beş sene müddet istihdâm zımnında dahi bir tarîk-i münâvebe vaz u te'sîs olunması îcâb-ı haldendir.

Ve'l-hâsıl bu kavânîn-i nizâmiye hâsıl olmadıkça tahsîl-i kuvvet ve ma'mûriyyet ve âsâyiş ü istirâhat mümkün olmayup cümlesinin esası dahi mevâdd-ı meşrûhadan ibâret olduğundan fi-mâ-bad ashâb-ı cünhanın davâları kavânîn-i şer'iyye iktizâsınca alenen ber-vech-i tedkik görülüp hükm olunmadıkça kimse hakkında hafi vü celî idâm ü temsîm mu'âmelesi icrâsı câiz olmamak ve hiç kimse tarafından diğerinin ırz u nâmûsuna tasallut vukû'bulmamak ve herkes emvâl ü emlâkine kemâl-i serbestîyle mâlik ve mutasarrıf olarak ona bir tarafdan müdahale olunmamak ve farazâ birinin töhmet ve kabâhati vukû'unda onun veresesi ol töhmet ve kabahatten berî'üz-zimme olacaklarından onun malını müsâdere ile veresesi hukûk-ı irsiyyelerinden mahrum kılınmamak ve tebe'a-i saltanat-ı seniyyemizden olan ehl-i İslâm ve milel-i sâire bu müsâ'adât-ı şâhânemize bilâ-istisnâ mazhar olmak üzre cân ve ırz ve nâmus ve mâl maddelerinden hükm-i şerî iktizâsınca kâffe-i memâlik-i mahrûsemiz ahâlisine taraf-ı şâhânemizden emniyet-i kâmile verilmiş ve diğer hususlara dahi ittifak-ı ârâ ile karar verilmesi lâzım gelmiş olmağla Meclis-i Ahkâm-ı Adliye a'zâsı daha lüzûmu meretebe teksir olunarak ve vükelâ ve ricâl-i Devlet-i Aliyyemiz dahi bazı tâyin olunacak eyyâmda orada ictimâ ederek ve cümlesi efkâr u mütâla'âtını hiç çekinmeyüp serbestçe söyleyerek işbu emniyet-i cân ve mâla, ta'yîn-i vergi hususlarına dâir kavânîn-i mukteziye bir taraftan kararlaştırılıp ve Tanzîmât-ı askeriye maddesi dahi Bâb-ı Seraskerî dâr-ı şûrâsında söyleşilüp her bir kânun karargîr oldukca ilâ-mâşâallâhu teʼâlâ düstûru'l-amel tutulmak üzre bâlâsı hatt-ı hümâyûnumuz ile tasdik ve tevşîh olunmak için taraf-ı hümâyûnumuza arzolunsun ve işbu kavânîn-i şer'iyye mücerred dîn ü devlet ve mülk ü milleti ihyâ için vaz' olunacak olduğundan cânib-i hümâyûnumuzdan hilâfına hareket vukû bulmayacağına ahd ü mîsâk olunup Hırka-i Şerîfe Odası'nda cemî-i ulemâ ve vükelâ hazır oldukları halde kasem-i billâh dahi olunarak ulemâ ve vükelâ dahi tahlîf olunacağından ona göre ulemâ ve vüzerâdan ve'l-hâsıl her kim olur ise olsun kavânîn-i şer'iyyeye muhâlif hareket edenlerin kabahat-ı sâbitelerine göre te'dîbât-ı lâyıkalarının hiç rütbeye ve hatır ve gönüle bakılmayarak icrâsı zımnında mahsûsan cezâ kânunnâmesi dahi tanzîm ettirilsin ve cümle memûrînin el-hâletü hâzihî mikdar-ı vâfi ma'aşları olarak şâyed henüz olmayanları var ise onlar dahi tanzim olunacağından şer'an menfûr olup harâbiyyet-i mülkün sebeb-i a'zâmı olan rüşvet mâdde-i kerîhesinin fi-mâ-ba'd adem-i vukû'ı maddesinin dahi bir kânun-ı kavî ile tekîdine bakılsın ve keyfiyyât-ı meşrûha usûl-i atîkayı bütün bütün tağyîr ü tecdîd demek olacağından işbu irâde-i şâhânemiz Dersa'âdet ve bilcümle Memâlik-i Mahrûse'miz ahâlisine i'lân ve işâ'a olunacağı misillü düvel-i mütehâbbe dahi bu usûlün inşâallâhu te'âlâ ile'l-ebed bakâsına şâhid olmak üzre Dersa'âdetimiz'de mukîm bi'l-cümle süferâya dahi resmen bildirilsin. Hemân Rabbimiz teâlâ hazretleri cümlemizi muvaffak buyursun ve bu kavânîn-i müessesemin hilâfına hareket edenler Allâhu te’âlâ hazretlerinin la'netine mazhar olsunlar ve ile'l-ebed felâh bulmasınlar. (Âmîn)

Fî 26 Şaban 1255 (3 Kasım 1839)

II. Günümüz Türkçesine Sadeleştirilmiş Metin

RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH'IN ADIYLA
Mülk elinde olan Allah yücedir ve O, her şeye kadirdir.

Benim Vezirim;

Herkesin bildiği üzere, Yüce Devletimizin kuruluşundan beri Kur'an'ın yüce hükümlerine ve şeriat kanunlarına tam olarak uyulduğundan, saltanatımızın gücü, büyüklüğü ve bütün tebamızın refahı ile kalkınması en üst dereceye ulaşmıştı. Ancak son yüz elli yıldır, birbirini izleyen sıkıntılar ve çeşitli sebepler yüzünden ne yüce şeriata ne de koyulan kanunlara uyulmadığından, önceki güç ve kalkınma yerini zayıflık ve fakirliğe bırakmıştır. Oysa şeriat kanunlarıyla yönetilmeyen ülkelerin varlığını sürdüremeyeceği açıktır.

Uğurlu tahta çıktığımız ilk günden beri, hürriyet anlayışıyla dolu düşüncelerimiz yalnızca ülkenin imarı, halkın ve fakirlerin refaha kavuşturulması amacına yöneliktir. Yüce Devletimizin coğrafi konumuna, verimli topraklarına ve halkın yeteneğine bakarak gerekli adımlar atıldığı takdirde, beş-on yıl içinde Allah'ın izniyle istenen sonucun elde edileceği açıktır. Bu sebeple Yüce Allah'ın yardımına güvenip Peygamberimizin ruhaniyetine sığınarak, bundan böyle Yüce Devletimizin ve ülkemizin iyi yönetilmesi için bazı yeni kanunların koyulması gerekli ve önemli görülmüştür.

Söz konusu kanunların esas maddeleri şunlardır:

  1. Can emniyeti ile ırz, namus ve malın korunması,
  2. Vergilerin adil bir şekilde belirlenmesi,
  3. Asker alımının usule bağlanması ve hizmet süresinin tayin edilmesi.
Şöyle ki: Dünyada can, ırz ve namustan daha değerli bir şey yoktur. Bir insan bunları tehlikede gördüğünde, doğasında kötülük olmasa bile canını ve namusunu korumak için elbette her yola başvuracaktır. Bu durumun devlete ve memlekete zarar verdiği bilinen bir gerçektir. Aksine, canından ve namusundan emin olan bir kimsenin doğruluktan ayrılmayacağı, işinin gücünün devletine ve milletine hizmet etmek olacağı açıktır.

Mal güvenliği olmadığında ise kimse devletine ve milletine ısınamaz, ülkenin kalkınmasıyla ilgilenemez; daima endişe ve üzüntü içinde yaşar. Ancak malından ve mülkünden tam olarak emin olduğunda, kendi işiyle ve geçimini genişletmekle uğraşır; kendisinde günden güne devlet, millet gayreti ve vatan sevgisi artar.

Vergi konusuna gelince: Bir devlet, ülkesini korumak için elbette askere ve diğer masraflara muhtaçtır. Bu masraflar parayla, para da tebanın ödediği vergilerle karşılanır. Bu yüzden verginin adil bir usule bağlanması çok önemlidir. Daha önce tekel zararlarından halkımız kurtulmuş olsa da, yıkıcı araçlardan olan ve hiçbir yararı görülmeyen zararlı iltizam (vergi ihalesi) usulü hâlen sürmektedir. Bu usul, bir ülkenin siyasi ve mali işlerini tek bir adamın keyfine, hatta baskı ve zulmüne teslim etmek demektir. O kişi iyi biri değilse, kendi çıkarına bakıp bütün davranışlarında zulme başvuracaktır. Bundan böyle ülke halkından her bireyin mülküne ve gücüne göre uygun bir vergi belirlenmeli, kimseden fazlası alınmamalıdır. Devletimizin kara ve deniz askeri masrafları ile diğer harcamaları da kanunlarla sınırlandırılıp buna göre uygulanmalıdır.

Askerlik maddesi de yukarıda belirtildiği gibi önemli konulardandır. Vatanı korumak için asker vermek halkın borcu ise de, şimdiye kadar uygulandığı gibi bir şehrin nüfusuna bakılmaksızın kiminden gücünün üzerinde, kiminden az asker istenmesi kargaşaya; tarım ve ticaretin bozulmasına sebep olmaktadır. Ayrıca askere gelenlerin ömür boyu hizmette tutulması, bezginliğe ve nüfusun azalmasına yol açmaktadır. Bu sebeple her bölgeden gerektiğinde çağrılacak askerler için iyi bir usul konulmalı, dört veya beş yıllık hizmet süresi için bir nöbetleşe değişim sistemi kurulmalıdır.

Özetle, bu düzenleyici kanunlar çıkmadıkça güçlenmek, kalkınmak, huzur ve rahatlığa kavuşmak mümkün değildir. Bütün bu esasların uygulanması için:

  • Bundan sonra suç işleyenlerin davaları şeriat kanunlarına göre açıkça incelenip hükme bağlanmadıkça kimse hakkında gizli veya açık idam ve zehirleme işlemi uygulanamayacaktır.
  • Hiç kimse bir başkasının ırz ve namusuna saldıramayacaktır.
  • Herkes malına ve mülküne tam bir serbestlikle sahip olacak, buna dışarıdan müdahale edilmeyecektir.
  • Bir kişinin suçu olduğunda, mirasçıları o suçtan sorumsuz sayılacak; suçlunun malı müsadere edilerek (devletçe el konularak) mirasçılar haklarından mahrum bırakılmayacaktır.
  • Müslüman olsun veya olmasın, bütün tebamız bu şahane kolaylıklardan istisnasız yararlanacaktır.
Can, ırz, namus ve mal konularında ülkemizin bütün halkına tarafımızdan tam bir güvence verilmiştir. Diğer hususlarda da oy birliğiyle karar verilmesi gerektiğinden, Meclis-i Ahkâm-ı Adliye (Adalet Meclisi) üyeleri gerektiği kadar artırılacaktır. Devlet adamlarımız ve bakanlarımız belirlenecek günlerde orada toplanarak fikirlerini çekinmeden, serbestçe söyleyeceklerdir. Can ve mal emniyeti ile vergi konularına dair gerekli kanunlar kararlaştırılacaktır. Askerlik düzenlemesi de Seraskerlik (Savaş Bakanlığı) Konseyi'nde konuşulacaktır.

Hazırlanan her kanun kabul edildikten sonra, sonsuza kadar geçerli kalmak üzere üzerlerine hümayun hattımız (padişah imzası) yazılarak onaylanması için tarafımıza sunulacaktır.

Bu şeriat kanunları din, devlet, ülke ve milleti canlandırmak için koyulacağından, tarafımızdan aksine bir hareket yapılmayacağına söz verip ant içiyoruz. Hırka-i Şerif Odası'nda bütün ulema ve devlet adamlarının huzurunda Allah adına yemin edilecek, ulema ve devlet adamları da yemin ettirilecektir. Rütbesine veya makamına bakılmaksızın, kanunlara aykırı davranan kim olursa olsun cezasını çekmesi için özel bir Ceza Kanunu da çıkarılacaktır.

Bütün memurlara yeterli maaş bağlandığından (henüz bağlanmayanlar da düzenleneceğinden), dinen çirkin görülen ve ülkenin yıkımına yol açan rüşvet hastalığının bir daha ortaya çıkmaması için güçlü bir kanun yapılacaktır.

Bu sayılan hususlar eski usulleri tamamen değiştirmek ve yenilemek anlamına geldiğinden, bu kararlarımız İstanbul'a ve bütün memleketimize duyurulacaktır. Ayrıca dost devletlerin de bu sistemin sonsuza kadar sürmesine şahit olmaları için, İstanbul'daki bütün elçilere resmen bildirilecektir.

Cenab-ı Hak hepimizi muvaffak buyursun. Bu kurulan kanunların aksine hareket edenler Allah'ın lanetine uğrasınlar ve sonsuza dek kurtuluş bulmasınlar. (Amin)

26 Şaban 1255 (3 Kasım 1839)



Tanzimat Fermanı'nın Osmanlıca Metni 

BİBLİYOGRAFYA 

Aydın, M. Âkif. (2002). Türk Hukuk Tarihi. İstanbul: Beta Yayınları. 

Berkes, Niyazi. (2012). Türkiye'de Çağdaşlaşma. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. 

Divitçioğlu, Sencer. (2003). Asya Tipi Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu (ATÜT/DTÜT). İstanbul: Ceylan Yayınları. 

İnalcık, Halil. (1964). "Sened-i İttifak ve Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu". Belleten, 28(112), 603-622. 

İnalcık, Halil. (1998). Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Çağ (1300-1600). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. 

Mardin, Şerif. (1973). "Center-Periphery Relations: A Key to Turkish Politics". Daedalus, 102(1), 169-190. 

Mardin, Şerif. (2010). Türk Modernleşmesi. İstanbul: İletişim Yayınları. 

Ortaylı, İlber. (2008). İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı. İstanbul: Timaş Yayınları. 

Tanör, Bülent. (2010). Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. 

Weber, Max. (2019). Sosyoloji Yazıları (Çev. H. Parla). İstanbul: İletişim Yayınları.